Dr. Anıl Aba
Küreselleşmeyle birlikte gelen finansallaşma dalgası tüm dünyadaki dengesizlikleri arttırdı. Ülkeler arası gelir dağılımı eşitsizliği, özellikle Çin ve Hindistan’ın son 10-15 yıldaki hızlı büyüme oranlarının katkısıyla, biraz azalıyor olsa da ülkeler içindeki gelir grupları arasındaki eşitsizlik sürekli artıyor. Piketty ve grubunun araştırmalarında gösterdiği üzere, sadece gelir dağılımında değil servet dağılımında da eşitsizlik rekor düzeylere ulaşmış durumda. Ekonomik krizlerin sıklığı ve toplumlar üzerindeki olumsuz etkileri de giderek büyüyor. Yapısal işsizlik uzun vadede artan bir trend takip ediyor. Özellikle genç ve eğitimli kesimdeki işsizlik, sadece ülkemizde değil, gelişmekte olan çoğu ülke için korkutucu oranlara ulaşıyor. 21. yüzyılda kapitalizm, bir yandan insanlığın ilerlemesine katkıda bulunurken diğer yandan yeni yoksunluk, yeni yoksulluk, yeni yabancılaşma, yeni işsizlik ve yeni güvencesizlik çeşitleri yaratıyor. Teknolojinin sebep olduğu eksik/yetersiz tüketim sistemin altını da kazıyor. Yaşadığımız yüzyılın bir gerçeği olan ve çoğu insanın heyecanla karşıladığı dijitalleşme ise bu ateşe körükle gidiyor.
Vahşi rekabetin sonunda kazanan her şeyi alır
Sanayi devriminin ilk dönemlerinde yaşayan Adam Smith, kendi çıkarı doğrultusunda üretim yapan küçük esnaf sayesinde toplumun refahının maksimize edileceği, yani herkesin kazandığı bir ekonomi tasavvur etmişti. Fakat Smith, bu küçük girişimcilerin günün birinde Apple, Amazon, J&J, ExxonMobil, Facebook, Microsoft, General Electric veya JPMorgan Chase gibi dev şirketler haline geleceklerini öngörememişti. Geldiğimiz noktada biz görüyoruz ki kapitalist sistem, Smith’in çıkarımında olduğu gibi sınıfların birbirleriyle uyum içinde yaşadığı değil Marx’ın çıkarımında olduğu gibi kazananın her şeyi aldığı (winner-take-all) tekelci bir yapıya dönüşmüş durumda.
İnternet ekonomisinin büyük bir kısmı, “süper platformlar” diye nitelendirdiğimiz, Amazon, Alphabet (Google), FaceBook, Alibaba, Netflix, Booking, Tencent, Expedia ve Paypal tarafından ele geçirilmiş durumda. Bugün dünyadaki bütün aramaların %90’ından fazlası Google üzerinden, Amerika’da internet üzerinden yapılan alışverişlerin yaklaşık %40’ı Amazon’dan yapılıyor. Dijital reklam piyasasının %40’a yakını Google, %22’si Facebook üzerinden geçiyor. Booking ve Expedia online seyahat acentesi piyasasının yaklaşık %80’ine, PayPal online ödeme piyasasının %55’ine hâkim. Dijital sektörde ihracat yapan şirketlerin tepedeki %1’i toplam ihracatın %60’ını, en büyük 10 şirket ise %40’ını gerçekleştiriyor?
GAFAM diye kısaltılan Google, Apple, Facebook, Amazon ve Microsoft’tan hiçbiri kendi başına büyümedi. Bu zamana kadar Amazon 85, Facebook 79, Apple 89, Alphabet/Google 236, Microsoft ise 225 satın alma yaptı. Ön plana çıkan satın almalar arasında Microsoft’un 26 milyar dolara LinkedIn’i, Amazon’un 14 milyar dolara Whole Foods’u, Alphabet’in 12 milyar dolara Motorola’yı, Apple’ın 3 milyar dolara Beats’i ve Facebook’un 22 milyar dolara WhatsApp’i almasını sayabiliriz. Bu mega şirketler satın almaların çoğunu rakip uygulamalarla rekabet edemedikleri için yapıyorlar. Yani aslında Facebook, WhatsApp veya Instagram’la rekabet edecek ürünler çıkar(a)madığı için onları satın alma yoluna gitti. Aynı şekilde Apple, üst düzeyde rekabet edecek bir kulak üstü kulaklık geliştiremediği için Beats’i satın aldı. Tüm bu yatay ve dikey satın almalar bir ekosistem yaratma maksadıyla yapılıyor.
Başta gençler olmak üzere pek çok kişi bu şirketlerin hizmet ve uygulamalarını memnuniyetle kullanıyor. Apple ekosistemine girenler bilgisayarından tabletine, telefonundan kalemine her şeyi birlikte kullanıyorlar. Medyada da parayı veren düdüğü çaldığı için ana-akım medya da teknoloji şirketlerinin popülerliğine çanak tutuyor. Bir ara liberal iktisatçı ve kanaat önderleri Türk Telekom, TÜPRAŞ ve THY’nin toplam piyasa değerinin basit bir yazılımdan ibaret olan WhatsApp kadar etmediği tespitinden yola çıkarak bizim de böyle yeni teknolojiler üretmemiz gerektiğini söylüyorlardı. Doğru ama bu tespit içinde ciddi bir çelişki de barındırıyor.
Dijital ekonomi istihdam yaratmıyor
Dijital evrendeki şirketler çok büyük katma değerler yaratıyor olmalarına karşın bunu çok az kişiyle paylaşıyorlar. Hepsinin sadece birkaç sermayedarı ve benzer ekonomik değerdeki sanayi şirketlerine kıyasla, az sayıda işçisi var. Örneğin WhatsApp’ta 55 kişi çalışıyor. Instagram’da, Facebook tarafından satın alınmadan evvel, 13 (yazıyla on üç) kişi çalışıyordu; şimdiyse 400 kişi çalışıyor. Twitter’da 3300, YouTube’da 2000 civarında kişi çalışıyor. Öte yandan THY 60 bin, TÜPRAŞ 6 bin, Türk Telekom 34 bin işçiye istihdam sağlıyor. Yani WhatsApp ayarında ancak 1090 şirket olursa bir THY kadar istihdam yaratılmış oluyor. Kaldı ki network etkisinin olduğu dijital uygulamalarda 1090 değil 90 WhatsApp’a bile yer yok. Herkes WhatsApp kullandığı için herkes WhatsApp kullanıyor zaten. Ya da herkes Facebook’ta olduğu için herkes Facebook’ta… Yani WhatsApp veya Facebook ile aynı işi yapan 20 tane uygulama ile rekabetçi bir sektör yaratmanın hiçbir mantığı yok. Zira hem ekonomik verimlilik açısından hem de kullanım pratikliği açısından mantıklı olduğu için bu sektörde tekelleşme oluyor. Buradaki esas problem tekelleşme değil, tekellerin özel şirketler olması.
Öte yandan telefonlarınızda çok fazla uygulama yüklü olabilir ama düzenli olarak kullandıklarınız iki elin parmaklarını geçmez. WhatsApp, Twitter, Facebook, Messenger, YouTube, Instagram, Netflix ve belki birkaç oyun… Bu yüzden “işte bizim de böyle şeyler üretmemiz lazım” söyleminin pek bir anlamı ve gerçekçiliği yok. Köşeler ilk girenler tarafından kapılmış, pazar büyük oranda doymuş durumda. Yeni bir uygulama çıktığında dev tekeller ya hemen onu satın alarak yutuyor ya da, satmıyorlarsa, onun özelliklerini kopyalıyorlar. Snapchat’in bütün yenilikleri Facebook ve Instagram tarafından kopyalandı. Aynı şekilde Twitter, Spaces ile Clubhouse uygulamasını kopyaladı.
Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansının (UNCTAD) 2018 senesindeki Ticaret ve Kalkınma Raporu’na [1] göre, yazılım ve bilgi sektörünün tepesindeki %1’de bulunan şirketlerin pazar payı 1996 yılında %27’den 2015 yılında %52’ye gelmiş. Buna mukabil, tepedeki %1’lik şirketin istihdam içindeki payı %25’ten sadece iki puanlık bir artışla %27’ye çıkmış, neredeyse değişmemiş. Demem o ki dijital ekonomi, yarattığı ekonomik değere göre istihdam yaratan bir ekonomi değil. Bugün Türkiye’nin önündeki en büyük sorunlarından biri genç işsizlik. Bunu bir sorun olarak ortaya koyup işsizliğin artmasına belki de en çok katkı yapan faktör olan dijital teknolojilere yönelmeyi tavsiye etmek temel bir çelişki. Bu demek değildir ki dijital ekonomiye yatırım yapılmasın veya teşvikler verilmesin. Elbette büyüyen bu yeni ekonomide biz de varlık göstermeye çalışmalıyız ama bunun Türkiye’nin temel sorunlarının çözümü olmadığının farkında olarak.
ÇİFT İRLANDALI HOLLANDA SANDVİÇİ
Dijitalleşme sayesinde vergi kaçırmak da kolaylaştı. 2017 senesinde 19 milyar dolar kâr yazan Google, bu kârın vergiye tabi kısmı olan %35’ini Amerikan gelir idaresine ödememek için şirketin merkezini İrlanda’ya kurup defter üzerinde satışlarını oradan yapıyor. Yani Google’ın, bütün operasyonel işleri Kaliforniya’da yapılıyor olsa da, kâğıt üstünde hâsılatı İrlanda’da tutuluyor. Bunun sebebi İrlanda’da kurumlar vergisinin Amerika’dakinden daha az, %12,5 olması. Fakat İrlanda yasalarına göre (sormayın neden) eğer şirket başka bir ülkeden yönetiliyorsa, kârlar o ülkenin yasasına göre vergilendiriliyor. Bunun üzerine Google, bu %12,5 vergiyi de ödememek için, İrlanda menşeli ama yönetimi Bermuda’ya kayıtlı bir paravan şirket kuruyor. Çünkü Bermuda’da kurumlar vergisi oranı %0 (yazıyla sıfır). Ardından, İrlanda’daki merkez şirketin kârıyla, lisans ödemesi kisvesi altında, paravan şirketten 19 milyar dolarlık bir alım yapıyor. İrlanda’daki orijinal şirketteki kâr sıfırlandığı için, herhangi bir vergi ödemesi olmuyor. İkinci şirket de Bermuda’dan yönetildiği için Bermuda’nın yasalarına göre vergi oranı yüzde sıfır… Ancak, İrlanda devleti bu farazi alışverişten %20’lik bir stopaj vergisi kesiyor. Bunu da ödememek için Google gidip Hollanda’da başka bir paravan şirket daha açıyor.
Şimdi özetlemek için başa saralım… Google, İrlanda’da orijinal şirketteki kârını, lisans ödemesi kisvesiyle, Hollanda’daki paravan şirkete gönderiyor. Daha sonra bu şirketteki parayı, yine lisans ödemesi olarak, İrlanda’daki Bermuda’ya kayıtlı olan paravan şirkete gönderiyor. Çünkü AB anlaşması gereği üye ülkeler arası fikrî mülkiyet (patent, lisans, marka vs.) ödemelerinden stopaj kesintisi yapılmıyor. Böylece Google ne Amerika’da ne İrlanda’da ne Hollanda’da ne de Bermuda’da vergi ödemiş oluyor. İşte bu sihirbazlığa yüksek finans ortamlarında çift İrlandalı Hollanda sandviçi deniyor.
Bu gerçek örneği Google üzerinden aktardım ama Amazon, Facebook, Apple, Microsoft, Netflix, Spotify, Starbucks, Gap, IKEA vesaire gibi S&P 500 listesindeki devasa şirketlerin çoğu bu veya buna benzer finansal el çabukluklarıyla her sene yüzlerce milyar dolar vergi kaçırıyorlar. Mesela Chiquita ve Del Monte’nin Guatemala’da muz tarlaları var. Rekolteyi önce Cayman Adaları’ndaki paravan şirkete satıyorlar, oradan da Amerika’ya… Tabii bu işlem sadece kâğıt üzerinde gerçekleşiyor. Yoksulluktan kırılan Guatemala bu saçmalıklardan her sene en az 500 milyon dolar kaybediyor (bkz. The Price We Pay [2], 2014). İşin komiği, kâğıt üzerinde her şeyin yasal olması. Her şey yasal olduğu için buna vergi kaçırma (tax evasion) değil, yüksek finans jargonuna hâkim olduğu her halinden belli olan Kızılay Başkanı Kerem Kınık’ın da dediği gibi, vergiden kaçınma (tax avoidance) deniyor.
TÜRKİYE EKONOMİSİ DİJİTALLEŞMENİN NERESİNDE?
Çoğu basit bir yazılımdan ibaret olan bu uygulamaları geliştirmek pek zor değil. Esas zor olan bu uygulamaları pazarlayıp tüm dünyada kullanılabilir kılmak. Tabii bu noktada devreye siyasi güç giriyor. Mesela en büyük 50 internet şirketinin çoğu Amerika ve Çin menşeli şirketler. İlk 50’de Fransa, İtalya, İspanya, İrlanda, Finlandiya, Hollanda, Belçika, Norveç, İsviçre ve Danimarka’dan hiçbir şirket yok. Almanya, İngiltere, Japonya, İsveç ve Rusya’dan da sadece birer şirket var.
Norveç, Fransa, İsviçre gibi gelişmiş ülkeler bu sektöre giremezken Türkiye gibi bir ülkede gençlere “yazılım öğrenin” tavsiyesi vermek hayal tacirliğinden başka bir şey değil. Küresel ölçekte iş yapacak olanlar zaten gider Silikon Vadisi’nde yapar. Yerelde yapan Yemek Sepeti, Trendyol, N11, Obilet, Gezimanya gibiler de yerelde kalır. Peak Games, Getir vb. birkaç örnek var tabii ama o kadar… Biz, internetteki bu uygulamaların ve cihazların yerli muadillerini üretebiliriz tabii. Türkiye’nin bunu yapacak alt yapı ve eğitimli iş gücü var. En nihayetinden Gitti Gidiyor veya Yemek Sepeti de yerli birer muadil sayılır. Ama burada bizim üzerinde durmamız gereken mesele bunların kamucu yapılması. Hali hazırda, maalesef, bunların üretileceği kurumlarda meziyetli ve yetkin kadrolar değil yandaş kadrolar istihdam edildiği için daha ziyade papaz eriğini imam eriğine çeviren projeler destekleniyor.
Yine de kamucu bir iktidar belki yerli teknoloji konusuna daha gerçekçi ve ciddi bir şekilde eğilebilir. Fakat bu birtakım radikal kararlar ve siyasi tercihler gerektirir. Mesela herkesin WhatsApp kullandığı bir ortamda, hem network etkisinden hem kalite farkından dolayı, kimse bunun yerlisini kullanmak istemeyecektir. Ya da herkesin iPhone satın aldığı bir ortamda kimse yerli telefonu tercih etmeyecektir. Yani yerli üretimi tetiklemek için öncelikle ithal ürünlerin ülkeye girmesini kota ve vergilerle kısıtlamak gerekir. Bu da korumacı politikalara geçiş demektir. Ancak daha evvel yapılan Gümrük Birliği vb. uluslararası ticaret anlaşmaları sebebiyle yerli üreticiyi teşvik etmek için vergileri düşürüp ona rakip ithal ürünlere yüksek vergi koyamıyorsunuz. Ya da 1994’te tüm Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) üyelerinin imzaladığı ve 1995’te yürürlüğe giren Ticaret Bağlantılı Fikri Mülkiyet Anlaşması (TRIPS) gereği fikri mülkiyet ve patent yasalarına uymadığınız takdirde ciddi yaptırımlara maruz kalıyorsunuz. Dolayısıyla yerli teknoloji üretimine yönelmek için IMF, DB, Gümrük Birliği, DTÖ vs. gibi uluslararası serbest ticaret kurum ve antlaşmalarından çıkmak, yani merkezden bir şekilde kopmak, belki alternatif bölgesel birlikler oluşturmak gerekir. Türkiye’de herhangi bir ana-akım siyasi partinin bu hamleleri yapabilecek iradesi var mı? Emin değilim. Ama önümüzdeki zamanlarda meselenin biraz bu taraftan tartışılması gerektiğini düşünüyorum.
NOTLAR
[1] UNCTAD (2018), Trade and Development Report, https://unctad.org/webflyer/trade-and-development-report-2018
[2] Senaryosu Brigitte Alepin’in “La Crise fiscale qui vient” kitabına dayanan, yönetmenliğini Harold Crooks’un yaptığı, çok uluslu şirketlerin vergi kaçırmalarını konu edinen 2014 Kanada yapımı belgesel.

