Dijitalleşme ve sınıfın yeni dönem yolu: Nedir bu dijitalleşme?

Dergi Dosya Sayı 6 (Ağustos 2021)

Deniz Olcay

Uzunca bir süredir beyaz yakalı çalışanların gündeminde hep aynı konu var: “Dijitalleşme”. İş süreçlerinde ulaşılabilir, öngörülebilir, dolaylı veya dolaysız olarak süreçleri etkileyebilir tüm bilgilerin bir bilgisayar tarafından okunmasını sağlayabilmek dijitalleşme için yapılabilecek tanımlardan biridir. Dijitalleşmenin tek başına iş süreçlerine doğrudan bir faydası bulunmamaktadır fakat dijitalleştirilen bilgilerin veri analizi yöntemleriyle işlenerek karar vericiler için kolaylaştırıcı bilgiler çıkartılması bu süreçleri doğrudan etkilemektedir. Bu yazıda bahsedeceğimiz şeyler bir karar verici için dijitalleşmenin ve veri toplama/veri analiz etme yöntemlerinin faydaları olmayacak tabii. Bununla birlikte bu konuların da neler olduğuna kısaca değinerek işçi sınıfının karşısında ne bulduğunu veya ne bulacağını değerlendirmeye çalışacağız.

Üretim, hizmet, eğitim, sağlık vs. gibi aklınıza gelecek her çalışma alanında karar vericilerin (patronlar, yöneticiler, bir kısım beyaz yakalılar vb.) en önemli dertlerinden biri ortaya çıkartılan ürün veya hizmetin devamlılığını verimli(!) bir şekilde sağlamaktır. Verimlilik; az emekle yüksek kalitede çıktıların maksimum faydaya dönüştürülmesi olarak açıklanabilir. Şirketlerin kâr etme stratejileri her zaman aynı olmayabilir. Bazen pazarda daha fazla yer edinmek, bazen yeni bir ürün veya hizmet için pazar yaratmak, bazen rakipleri ortadan kaldırmak temel strateji olabilir. Dolayısıyla her şirketin kendi stratejisini destekleyecek güce yani bilgiye ulaşmasının da önemi yüksektir. Bilgi temel olarak verilerin işlenmesi (toplanması, analiz edilmesi ve yorumlanması) ile ortaya çıkar. Bu yüzden iş dünyasında neredeyse bir klişe olarak yeni çağın petrolü, yeni çağın elektriği gibi yakıştırmalar sıklıkla yapılır.

Bu yaklaşımda toplanması gereken verilerin hangileri olduğu, bunların ne şekilde toplanacağı, saklanacağı, nasıl işleneceği, nasıl analiz edileceği ve daha önemlisi nasıl yorumlanacağına dair çalışma alanı da gittikçe büyümektedir. Nesnelerin İnterneti (IoT) kavramı burada önemli bir yere sahiptir. Aklınıza gelen her şeyden; makine, cihaz, insan, ortam vs. bilgilerin toplanmasını sağlayan bir yaklaşım olan Nesnelerin İnterneti (IoT)’nde sensörler ve yazılımlar sayesinde bütün nesnelerin birbiri ile ya da farklı veya büyük sistemlerle haberleşmesi sağlanır. Bu sayede herhangi bir makine parkında bir iş makinesinin ne zaman ne şekilde hareket ettiği, bir üretim bandından kaç ürün geçtiği, bir çalışanın hangi anda nerede durduğu gibi her olaya ait bilgi toplanabilir. Yapay zekâ teknolojisinin gelişmesi ile kameralardan gelen bilgilerin işlenmesi, nesnelerden veya iş süreçlerinden gelen verilerin zamanlandırılmış veya anlık olarak analiz edilmesi ile de bir çıktı oluşur. Bu bilgilerin işlenmesiyle örneğin sürücüsüz bir arabanın çalışması sağlanabileceği gibi bir satış ofisinde çalışanların müşterileriyle ne zaman ilgilenmeleri gerektiği tespit edilerek yönlendirilmeleri de sağlanabilir. Dolayısıyla “içeriye gelen müşteri ile ilgilenildi mi?”, “çalışanlar birbirleri ile sosyal mesafeyi koruyorlar mı?”, “iş makinesinin çevresinde tehlike yaratacak bir malzeme var mı?”, “baretini giymeyen var mı?”, “en hızlı siparişi kim hazırlıyor?”, “siparişleri dağıtan kurye ’aylaklık’ ediyor mu?” gibi onlarca çıktı patronların, yöneticilerin ve karar vericilerin önüne anında serilebilir hale geliyor.

BÜYÜK BİRADER İŞ BAŞINDA

Yukarıda bahsettiğimiz teknolojilere her iş yerinin ulaşması, kullanması bugünün koşullarında pek kolay değil. Bu teknolojilerin görece yeni olması, sensörlerin ve yazılım maliyetlerinin yüksek olması, kullanımını pek yaygın kılmasa da maliyetleri düşüren “bulut bilişim” gibi yeni teknolojiler sebebiyle yaygınlaşması gün geçtikçe hızlanıyor. Yine yukarıda bahsettiğimiz ve sayfalarca yenisini ekleyebileceğimiz çıktıları elde eden şirketlerin bu çıktıları faydaya dönüştürmesi diğer şirketler için de bu maliyetleri katlanabilir kılarak yaygınlaşmayı hızlandırıyor. Tabi bu teknolojilerin yaygınlaşması, bu teknolojileri kullanan şirketlerdeki çalışanlar için yepyeni zorlukları/mücadele alanlarını da açıyor.

HER TEKNOLOJİK YÖNELİM YENİ BİR ÇAĞ AÇAR MI?

Yapay zekâ ve otonom iş makineleri için tartışmalar son birkaç yılda artsa da sensörlerin kullanımı, verilerin işlenerek bilgiye dönüşmesi ve süreçlerin daha verimli(!) hale getirmesi birkaç on yıldır revaçta. Özellikle fordist üretim biçimini neredeyse yeni baştan yaratan bu yaklaşım zamanla diğer üretim biçimleri ve hizmet süreçleri içinde de kendisine yer buluyor. Sanayi Devrimi’ni takip eden teknolojik ilerlemelerin kilometre taşı olarak adlandırılabilecek her ivmelenme döneminde “yeni bir devrim mi?” tartışması da açılıyor. Mobil cihazların hayatımızda yer bulması ve neredeyse her işi telefon ve tabletlerle yapmaya başladığımız dönemlerde “mobil çağı”, işin lokasyonunda verileri bulundurma ve işleme ihtiyacını ortadan kaldıran bulut teknolojiler geliştiğinde “bulut çağı”, otonom araçlar, öğrenen algoritmalar çalışılmaya başlandığında “yapay zekâ çağı” kavramları ortaya atılıyor. Önümüzdeki günlerde de “robot çağı” kavramını konuşmaya başlayacağımız da neredeyse kesin gibi. Bu kavramların ortaya atılmasının sebeplerinden biri hiç şüphesiz sürekli yeniyi ve “fütürizm” adıyla geleceğe dair bir vizyon inşa etmeye çalıştığını iddia eden karakterler. Bunların bazıları yatırımcı, bazıları beyaz yakalıların elit kesiminden “altın yakalı” (buyurun ben de yeni bir tanım ortaya attım), bazıları da “altın yakalı” olmaya çalışan beyaz yakalılar. Sosyal medyada çok yazıp çok konuşmanın yeni bir buluş yapmak, yeni bir yaklaşım geliştirmekten daha değerli olduğunu anlayan internetin “az ünlüleri” dikkat çekerek bundan olabildiğince faydalanmaya çalışıyor ve haliyle neredeyse her üç beş yılda bir karşımıza yeni bir “devrim” çıkıyor.

SANAYİ DEVRİMİ VE DİJİTALLEŞME

Ortada duran şey aslında basitleştirilerek yorumlanabilir. Üretim araçlarının çalışma biçimleri değişiyor. Buharla çalışanın yerine elektrikle çalışan, birkaç kişi tarafından çalıştırılan makineler yerine bir kişinin çalıştırdığı ya da kendi kendine çalışan makineler geliyor. Önce yeni bir iş alanı ortaya çıkıyor, sonra bu iş alanına dair arz talep dengesi optimum bir noktaya ulaşıyor, bu iş alanında farklı şirketler boy gösteriyor, kârlılık kısmi olarak düşmeye ya da pasta öngörülemez oranda büyümeye başlıyor, oyunculardan biri diğerlerinin boy ölçüşemeyeceği oranda teknolojik yatırım yaparak pazardan ciddi bir pay alıyor, bu paya ortak olmak için diğer oyuncular teknolojik yatırım yapmaya başlıyor, teknoloji ucuz ve ulaşılabilir hale geliyor ve farklı sektörler için de yeni olanaklar açıyor. Burada resmettiğimiz senaryo çok ilkel olmakla birlikte genel olarak teknolojinin piyasada nasıl kullanıldığını ve nasıl olgunlaştığını anlamamız için yeterli. Burada üretim aracı olarak (mal veya hizmet için olduğu fark etmeksizin) kullanılan cihazın ve/veya teknolojinin temel olarak yaygınlaşması, özel olarak iletişimi kolaylaştırması, günlük zorluklarımızın bir kısmını ortadan kaldırması, yeni ihtiyaçlar yaratması, yani kısaca hayatımızın içine girmesi daha önceki dönemle karşılaştırdığımızda ortaya çıkan farkı devrim olarak adlandırmamızı tabii ki gerektirmez. Kimi dönemlerde sadece bir ürününün ortaya çıkması bile “devrim” olarak adlandırılabiliyor. Cep telefonları veya sürücüsüz arabaların kullanımı bu duruma bir örnek.

Tabii konu bu kadar sığ değil, fakat başta söylediğimiz gibi anlaşılması ve kökenine inerek tartışmayı kolaylaştırmak için basitleştirmeye çalışıyorum. Buradan devam edelim öyleyse. Otomasyonun artması, giderek yaygınlaşması, analiz yöntemlerinin baştan uca bir döngüye sokularak bilgisayarların karar verme süreçlerinde insanların yerini alması ile “Endüstri 4.0” kavramı da artık gündemimize giriyor.

Temel olarak daha az enerji, daha az çevresel etki, daha az “insan” ile daha yüksek kapasiteli üretimin gerçekleşmesini ifade eden bu kavram genel olarak “insansızlık” kısmı üzerinden tartışılmakta. İnsanlı çalışma ortamlarında ihtiyaç duyulan iklimlendirme, aydınlatma, dinlenme, yeme/içme vb. bir dizi ihtiyacın ortadan kaldırılmasının aslında daha az enerji ve daha az çevresel etkiyi de beraberinde getirecek olmasının düşünülmesi de tartışmanın buradan devam etmesinin sebeplerinden biri. Ancak günümüzde yaşanan sanayi kaynaklı ekolojik sorunların, enerji ihtiyacının giderilmesi için yürütülen faaliyetlerin çevresel etkilerinin görmezden gelinerek üretimde insan faktörüne bu sorumluluğun atılması tam bir ikiyüzlülük. Üretimde yaşanan aksamaların insan hatası yüzünden olduğu, iş kazalarının ihmalden kaynaklandığını, bunları da ortadan kaldıracak bu yeni üretim tarzının verimliliğinin oldukça yüksek olacağı da söyleniyor tabii. İnsan yoksa tatil de yok, zam da yok, hak da yok. Dolayısıyla insansızlaştırılmış üretim süreci sermayedarlar için hayli cazip. Özellikle seri üretim yapılan iş kollarında kol gücüne dayalı emeğin ortadan kalkmasının bir işsizlik yaratacağı herkes tarafından kabul ediliyor. Gittikçe büyüyen çağrı merkezleri, taşımacılık vb. birçok sektörün orta vadede tarihe karışacağına dair bir beklenti de var. İşsizliğin artacağına dair kaygılar ise teknolojik gelişimin yeni iş kolları yaratacağı ve çok daha fazla insanın istihdam edileceğine dair söylemlerle yatıştırılmaya çalışılıyor.

Oysa dünya üzerinde azalan doğal kaynaklar, mevcut kaynakların yine sermayenin kâr hırsı sebebiyle verimli kullanılmaması, nüfus artışının önüne geçilememesi gibi faktörlerin, yeni iş alanlarının ortaya çıkmasının mevcut iş alanlarının sönümlenmesiyle paralel olmayacağına dair veriyle birlikte işlendiğinde işsizliğin artacağı ya da emeğin maddi değerinin azalacağına ilişkin bir gerçek ortaya çıkıyor. Burada sermaye için iki tip verimlilik(!) var; birincisi üretim sürecinde insansızlaştırma ile kârı arttırmak, ikincisi ise artan işsizlikten faydalanarak ihtiyacı olan az iş gücünü de minimum maliyetle çalıştırmak. Tabii tartışmayı burada uçlaştırmak gerekebilir. Yapay zekâ kullanımın üssel artışı, bu teknolojinin daha hızlı gelişmesi, robotik teknoloji ile bütünleşmesi ve insansız üretimin beklenilenden hızlı ve keskin yaygınlaşması dev bir işsizliği beraberinde getirirse üretilen malları kim tüketecek? Zincirin kırılmaması için vatandaşlık maaşı verilmesi mümkün olabilir mi?

KİMİN PARASINI KİME VERİYORSUNUZ?

Bu soruların yanıtlarını verebilmek ve daha derinlemesine tartışabilmek için konuyu yine basitleştirmeye çalışalım. Teknolojinin yaygınlaşması ve maliyetlerin sürdürülebilir olduğu bir anda (ki böyle olacağına dair yaygın bir kabul var) ağır kol emeği gerektiren işlerde insanın olmadığı, karar verme süreçlerinde mümkün olduğunca insanın çıkarıldığı, bantlarda tekrarlanan işlerin robotlar tarafından yapıldığı, hava, deniz ve kara taşımacılığının otonom araçlarla yapıldığı vs. diye devam eden yeni çalışma koşullarında insanlar ne yapacak? Sorunun yanıtı basit aslında. İnsanlar yeni teknolojiler geliştirmek, toplumun refahını arttıracak çalışmalar yapmak, sanat, spor, doğa ve felsefeyle ilgilenerek yeni bir uygarlık mı geliştirecekler? Evet ancak bunları üretim araçlarına yani yeni teknolojilere, robotlara, yazılımlara, sensörlere sahip bir avuç insan yapacak. Hem de öyle toplum, insanlık falan için değil kendi mutlulukları için. Temel yanıt işte tam burada. Bahsettiğimiz bütün bu varlıklar (yeni teknolojiler, robotlar, yazılımlar, sensörler vs.) bir üretim aracından ibaret ve bu üretim aracına sahip ayrıcalıklı azınlık bu işin konforunu yaşamaya devam edecek. Büyük çoğunluk yani işçiler, köylüler, işsizler için ise yeni bir dönem beraberinde gelecek. Artık ya makinelerle yapmanın daha maliyetli olduğu nitelik gerektirmeyen işleri ya da bütün bu teknoloji ve makineleri yapmayı gerektiren yüksek nitelikli işleri yoğun olarak yapmak zorunda kalacaklar. Ekmeğe mi ihtiyacın oldu, bas telefonundan iki üç tuşa otonom hava ya da kara aracı tak diye getirsin evine. Nakliyeci artık işsiz, esnaf artık işsiz, kurye artık işsiz… Sokak mı temizlenecek; zaten belediyenin otonom araçları gece silip süpürecek her yanı. Bu senaryo tabi makinelerin üretimi için yeterli kaynağın temin edileceği ve teknolojinin gelişeceği kabulüyle bir bilim kurgu filmini andırıyor. Bu kadar uçlaşmasa da yine de işsizlik oranının yüksek boyutta artması kaçınılmaz. Bu durumda artan işsizliğin bir isyana dönüşmemesi ve bir taraftan tüketim zincirinin kırılmaması için bir sus payı verilmesi ve insanların asgari koşullarda (ölmeyeceği ama sürüneceği) yaşamlarını devam ettirebileceği bir vatandaşlık maaşı tartışması başlıyor; varlığın dağıtılması ve düzenin devamı için. Şimdilik liberaller “ne vatandaşlık maaşı” diye ortalığı velveleye vermiyor ama konu ısındıkça “bizim varlığımızı dağıtamazsınız”, “onlar da yazılım öğrenseydi, robot yapsaydı” (Özgür Demirtaş henüz bu noktada değil) demeye başlayacaklar. Vatandaşlık maaşını savunmak muhtemelen yine “Aman Ali Rıza Bey, tadımız kaçmasın” kafasındaki sosyal demokratlara düşecek. Tabi yine dünyanın vampiri haline gelen kapitalizmin daha gelişkin olduğu ve farklı coğrafyaların varlıklarını sömüren ülkelerde olacak bu tartışma. Yer altı zenginliklerine sahip Afrika ve Orta Doğu ülkelerinde ise gündem silahlı insansız pikaplarla din ve mezhep savaşlarının ötesine ise geçemeyecek ne yazık ki. Bill Gates, Elon Musk ve benzeri şürekânın kuracakları vakıflarla çocukların susuzluktan ölmesini engellemelerini, benzer vakıflarla medyayı ve akademiyi kendi çıkarları için fonlamaları ve toplumu yönlendirmelerinin takdirle karşılanmasını bekleyecek sahtekârlar da varlıklarını koruyacaklar.

İŞTE BU YÜZDEN YENİ BİR ŞEY LAZIM!

Robottu, yazılımdı, dinciydi, faşistti falan derken her dönemde karşımıza çıkan “yeniciler” basit haliyle dijitalleşme ile başlayan ve yukarıda uçlaştırdığımız bu dönüşüm yolculuğunda yine türküyü söyleyerek “yeni bir şey lazım” safsatasını emekçilere yutturmaya çalışacaklar. Önce Tayyip gitsin, önce robotlar gitsine, sağ sol demeyelim, insan robot demeyelime dönüştürecekler belki de. Fakat yukarıda bahsettiğimiz temel sorunu, yani üretim araçlarının mülkiyetinin el değiştirmesi sorununu hep kaçıracaklar. Bizim ise ısrarla “yeni bir şey lazım değil” diyerek üretim araçlarının mülkiyeti üzerinden mücadeleye devam etmemiz gerekmektedir. Dijitalleşmenin sadece üretim araçlarına dair yeni bir yaklaşım veya olgu olduğunu, bunun yeni birtakım tüketim ürünlerini ortaya çıkartabileceğini, bu ürünlerin yeni teknolojilerle bezeli olmasının onların birer ürün olduğu gerçeğini değiştirmediğini bilmemiz gerekiyor. Ürün bazen bir cihaz veya araç iken bazen bir web sitesi veya hizmet olabilir, hiç önemli değil. Temel sorunların tamamı yine bu ürünlerin çıktığı cihazlara, bu cihazların üretiminde kullanılan yer altı ve yer üstü zenginliklere kimin sahip olduğu ile ilgilidir.

“Bize yeni bir şey lazım değil” dedik ama değişen koşullarda güncel mücadele araçları ve belki güncel sloganlara da ihtiyacımız olacak. Bir gün “halk için dijitalleşme” ve “veriler, robotlar her şey emeğin olacak” dememiz gerekebilir. “Yeni” ile kastettiğimiz şeyin sınıf uzlaşmacılığı olduğu anlaşılmıştır umarım.

Related Posts