Irmak Ildır
Antik Roma’nın para sikkelerinin üzerinde kendine yer bulan ikonik bir figür vardır: Janus. İki yüzlü olarak tasvir edilen Janus, bir yüzü geriye, bir yüzü ileriye doğru bakar ve “Roma’nın kapılarını” korur.1 Başlangıçların ve sonların tanrısı olarak bilinen Janus, etimolojik açıdan da “Ocak” ayının isimsel kökenini simgelemektedir.2 Başlangıcın ve sonun tanrısı olan Janus, iki yüzü ile insanlara geçmişin ve geleceğin bir süreklilik içinde olduğunu hatırlatır.
Aynı zamanda Janus, Roma mitolojisindeki Ay tanrıçası olan Jana ile de bütünleşik bir biçimde bulunur. Jana, Janus gibi iki yüzlü değildir ama kemerlerin, sınırların koruyucusu olarak tasvir edildiği de iddia edilen, Janus ile birlikte anılan bir tür “ruh ikizi”dir. Bu mitolojik birliktelik ve tamamlama öyküsü bize sınıf mücadelesi açısından da güzel bir benzerlik sunmaktadır. Janus’un geleceğe ve geçmişe bakan iki yüzü veya Jana ile Janus’un aslında bütünlüğün iki yüzünü oluşturan birliktelikleri bize bugünün sınıf mücadelesinin aldığı görünümün ve özün yaşadığı darboğazları, bu darboğazların önündeki yeni ufukları da aynı anda simgelemektedir.
Janus’un yüzleri nereyi gösteriyor?
Söz konusu günümüzde, hele hele Türkiye gibi zayıf halka adayı olan bir ülkede, sınıf mücadelelerinin aldığı görünümü, içinde barındırdığı potansiyelleri ve zayıflıkları yazmak olunca; Janus’un iki yüzü ile konuyu yorumlamanın en doğrusu olduğunu düşünüyorum.
Genel olarak, sınıf mücadelesinin bir görünümünün, potansiyeli ya da zayıflıklarının, ele alındığı yorumların hâkim görüşü yansıttığını belirtmek gerekir. Hatta daha ileri giderek, günümüzde sınıf mücadelesinin “neden olanaksız” olduğunun teorisinin baskın bir form kazandığının, bunun karşısına konulan düşüncelerin ise haddinden fazla yüke sahip olduğunun altını çizmek gerekir. Batı Marksizminin 1930’lardan beri yaşadığı “strateji” krizinin altında yatan neden; bir öznenin varlığının reddine dayanan “sınıf mücadelesi” tanımlarından kaynaklanmaktadır. Bunun altında yatan nedenleri tartışmak ve karşıya aşmak başka bir yazının konusu olsa da Marks’ın sınıf mücadelesine ilişkin görüşlerinin nasıl yorumlanacağı açısından değerli bazı sonuçlar verecektir.
Söz konusu “sınıf mücadelesinin” bugününe dair yorumu olduğunda, bu mücadelenin teorik çerçevesinin belirlenmesinde Marks’ın adının anılmaması mümkün değildir. Öte yandan, bu teorik çerçevenin bir tür “teorik arkeolojinin” konusu haline getirilmesinin, Marks’ın kendi döneminde geliştirdiği ve sonrasında sınıf mücadelesine ışık tutan analizinin temel ruhuna aykırı olduğunu iddia etmek yanlış sayılmaz.
Böyle bir arkeolojik kazı arayışının “bütünlük” tutkusundan kaynaklı olmadığını söylemek gerekir. “Bütünlüklü” bir dünya görüşüne yapılacak bir vurguda Lukacs’ın, bazı batılı Marksistlerin “genç Marks ve olgun Marks” ayrımında gözlemledikleri okuma biçiminin Lukacs için daha uyumlu olduğunu düşünüyorum, “Tarih ve Sınıf Bilinci”nde ortaya koyduğu tezlerin, “özne-nesne” birlikteliğine yaptığı vurgu bu anlamda az sayıdaki “bütünlük” arayışının örneği olarak görülmelidir.3 Lukacs’ın teorik kökenleri sorunlu bir bütünlük arayışının eseri olsa da, ihtilalci bir dönemin ürünü olarak çıktığı için sonuna kadar “yetkin” bir çerçeve sunar. Ancak bu kadar ile sınırlı kalır. Sonrasındaki tüm arayışlar, analitik çerçevedeki sınıf mücadelesi yorumları dahi, Lukacs’ın gördüğü “özne” sorununun etrafından dolanır. Strateji buhar olur, özne ise sınıf mücadelesinin “Kaf dağının ardındaki Anka kuşu” haline gelir.
Bu yazıda yukarıda sözünü ettiğimiz başlıklara yeni ve köktenci bir çözüm öne sürmeyeceğiz. Ancak iki şeyden kaçınmaya çalışacağız: i) Sınıf mücadelesindeki darboğaz ve ufukları birbirinden ayırmaya, ii) Öznesiz bir nesnellik değerlendirmesinin dışında kalmaya. O yüzden yazının birinci arayışı “olanaksızlıkların olanağının” ne olduğunun yanıtını aramak üzerinedir, ikinci arayışı ise öznenin bu noktada nereye yerleşeceği ile ilgilidir. İki arayış arasındaki bağın neler olduğunu tartışmaya çalışacağız.

Sınıf mücadelesinde iki darboğaz
Mevcut duruma dair yukarıda çizdiğimiz teorik çerçeve, sınıf mücadelesinin iki yüzüne ilişkin bir ayna tutmayı sağlıyor. İlk olarak aynayı darboğazları gösteren yüze çevirelim. Günümüzün siyasal koşullarında farklı ülkelerde, farklı biçim ve araçlar ile kendini gösteren sınıf mücadelesinin, son yıllardaki en büyük darboğazının genel bir siyasal mücadeleye etkisinin sınırlı biçimlerde kalmasıdır. Elbette siyasal mücadelede sınıf izinin görülmesi yalnızca seçimlere ya da kitle hareketlerine etkisiyle gözlemlenemez. Her türlü siyasal mücadele biçimi, kitle hareketi, seçimler, grevler vb.., sınıf hareketinin yansımalarını üzerinde taşır. Ancak bu izin gölgesinin reel sosyalizm sonrası dünyada kısaldığını tespit etmek gerekmektedir.
Bu kısalmanın tarihsel bir kırılma olarak sosyalizmin yaşadığı mevzi kaybında aramakta bir sorun bulunmuyor. Öte yandan, Dünyanın farklı ülkelerinde ve Türkiye’de görülen sınıf hareketinin genel düzeyinin siyasal mücadeleye etkisinin zayıflaması, sınıf hareketinin örgütsel kapasitesinin zayıflamış olmasına işaret etmektedir. Daha 80’li yıllarda Batı Marksizm’inin yaşadığı kriz döneminde Analitik Marksizmin öne sürdüğü “çelişkili sınıf konumu” önermesi ile sınıf hareketinin nesnel olarak örgütsel kapasite kaybına uğrayacağı öngörülmüştü. (4)
Ancak buradaki önermenin tahmini, “çelişkili sınıf konumunda bulunanların” bir kısmının zamanla kolektif işçi sınıfının bir parçası haline gelmesi ile suya düşmüştür. Böylece esas belirleyenin görünürdeki sınıf konumları olmadığı, sınıf mücadelesinin “ilişkisellik” boyutunun önemli olduğu ortaya çıkmıştır. Gerçekten de, “geleneksel” sayılmayacak bazı emek kesimlerinin, moto kuryeler, taşeron işçiler gibi, günümüzde şaşırtıcı bir eylemsellik içine girmesi, “çelişkili” konumun bir hayli sarsıldığının göstergesidir. Emperyalizmin küresel fabrikası çalışmayı sürdürmektedir. İşçi sınıfı farklı kesimleri içine alarak büyümekte ve yeni biçimlerde eylemler geliştirmektedir.
Öte yandan, bu noktada, geçmişten farklı olarak harekete geçen bazı kesimlerin sınıf mücadelesinin örgütsel kapasitesinin artışında sınırlı bir etki yarattığını da kabul etmek gerekiyor. Bu örgütsel kapasitenin sürekliliği, etkisi ve zamanla siyasal hayatı belirlemesindeki bazı köşe taşları, şaşırtıcı bir biçimde silikleşmiş durumdadır. İşçi sınıfı hareketinin farklı kesimlerinin dinamik bir özellik kazanması bir kaldıraç görevi henüz göstermemiş durumda. Tersine, Türkiye de dahil olmak üzere, orta gelişkinlikteki kapitalist ülkelerde henüz kalıcı bazı mevziler kazanılmış durumda değildir. Dolayısıyla söz konusu siyasal darboğaz bizi aynı zamanda “yeni ufukların” neler olacağını da tartışmaya zorlamaktadır.
“Fırsatlar penceresinden” sınıf mücadelesini okumak
Aynanın diğer yüzüne doğru yüzümüzü çevirdiğimizde, yukarıda sözünü ettiğimiz darboğazın aynı zamanda içinde barındırdığı bazı potansiyelleri de görmeye başlıyoruz. Geleneksel olarak bildiğimiz sendikal yapıların bugün hem siyasal hem de ekonomik olarak gücünü ve anlamını yitirmiş olması, yeni sınıfsal örgütlenmelerin de önünü açacak imkanları ortaya çıkarmaktadır.
Bugünün Türkiye’si, en güçlü denilebilecek her türlü sendikal yapının, Türk-Metal, Hizmet-İş, Genel-İş, Lastik-İş gibi, sendikadan daha çok düzenin insan kaynakları ofisine benzemesi dikkat çekmektedir. Dolayısıyla sermaye-siyaset-devlet üçlüsü ile güçlendirilmiş bir sendikal alanın, sınıf hareketi açısından herhangi bir belirleyiciliğinin kalmamış olması dikkat çekicidir. Bu kurumların “kâğıttan kaplan” olduğunu iddia etmemiz mümkün değil. Ancak örgütlü bir siyasal sınıf hareketinin, bu tür oluşumlar karşısında “yeterli” yanıtı üretebilmesi, düne göre çok daha mümkündür.
Örnek mi arıyorsunuz?
İşte son on yılda yaşanan bazı kitleselleşmiş sınıf mücadelesi örneklerine bakalım. 2015’teki metal fırtınanın yaratmış olduğu dalga, yıkılmaz sanılan sendikal bürokrasinin ciddi bir sarsıntı yaşamasına neden olmuştu. Aynı şekilde 2017’de 90 Trakyalı cam işçisinin yürüyüşünü düşünelim. OHAL şartları altında önemli bir sessizliği bozmuş, sınıf mücadelesinde yeni bir dönemin başlayacağının işaretlerini vermiştir. Gene aynı şekilde 2022’den itibaren başlayan özel öğretmenler sendikasının verdiği fiili meşru mücadeleyi hatırlayalım. Depolarda yükselen, işyeri işyeri örgütlenen Nakliyat-İş örneğini düşünelim. Olmaz denileni olduran, 2017’den itibaren şantiyeleri fiili bir mücadele alanı haline dönüştüren İYİ-SEN’in yarattığı dalgalanmayı bir kenara yazalım. Bütün bu olanları üst üste koyup bir halka gibi dizin ve son halkanın Bağımsız Maden İş’in adım adım örgütlediği maden eylemleri olduğunu görürsünüz.
Elbette yukarıdaki örnekler sadece sınırlı bir örneklemi barındırıyor. Burada yazamadığımız daha onlarca örnek var. Ama bütün bu örnekleri ortaklaştıran en önemli şey; kaskatı kesilmiş sendikal örgütlenme tarzının ötesinde bir tarzın da mümkün olduğunu göstermesidir. Yasal sınırlamalara takılmadan, fiili-meşru mücadeleyi esas alan, ama daha önemlisi siyasal hedefleri barındıran bir tarzın “etkili” bir sonuç elde etmesi mümkün oluyor. İşte ortadaki en büyük potansiyel de buradadır.
Bugün Doruk Madencilik’te de benzer bir durumu görüyoruz. Sayıca sınıfın sınırlı bir kesimini oluşturan madencilerin, yoksullaşmayı ve hak gasplarını temel alan fiili ve meşru mücadelesinin sonuç alıcı olduğu ortaya çıkmıştır. Bu önemli bir kazanımdır.
Öte yandan öznenin kendisini nereye konumlandıracağını da burada yazmak gerekiyor. Çünkü mevcut potansiyelin bir harekete dönüşmesi, ancak aktarıcı bir mekanizma varsa mümkündür. Bu aktarıcı mekanizmanın siyasetle kendisini hemhal etmesi zorunluluktur. Evet, bugün işçi sınıfının siyasete, siyasetin de işçi sınıfına ihtiyacı vardır. Ancak herkesin bildiği gibi, öznenin burada süreklileşmiş bir müdahalesi olmadan yukarıda sözünü ettiğimiz örgütsel kapasitenin arttırılması da mümkün olmayacaktır. Bağımsız sosyalist hattın, bu kapasitenin arttırılmasında kaldıraç rolü üstleneceğini biliyoruz.
Bugünün Türkiye’sinde bu anlamıyla sınıf mücadelesi bir dizi darboğazı içinde barındırdığı gibi potansiyeli de taşımaktadır. Janus’un iki yüzüne bakıp anlayanlar, sınıf hareketinin de geleceğini ortaya çıkaracaktır.
Kaynaklar
(1) Kadıoğlu, Y., Başı Sonu Olmayan Tanrı:Janus (Sine Fine Janus), erişim tarihi: 04.06.2026, https://www.soylentidergi.com/basi-sonu-olmayan-tanri-janus-sine-fine-janus/
(2) Etymonline, (2026), Janus, Erişim tarihi: 04.06.2026, https://www.etymonline.com/word/Janus
(3) Lukacs, G., (2014), Tarih ve Sınıf Bilinci, çeviri: Yılmaz Öner, 3.baskı, Belge Yayınları
(4) Bu önermenin ilk hali 1982 yılında Sınıflar adlı kitabındaki Erik Olin Wright tarafından geliştirilmiş olması bir hayli dikkat çekici. Wright’ın temel önermesi, sınıfın içindeki kırılmaların, uzmanlar, profesyoneller, kendi hesabına çalışanlar, gibi, ortak bir sınıf bilinci geliştirme noktasında engeller yarattığı üzerinedir. Teorik olarak çekici olsa da, genel kapitalist üretim tarzı içerisinde Wright’ın önermesi bir hayli sorunlu. Bunu ilerideki yazılarda açacağız.

