Alpagut Olayı: Ekmek ve onurumuz için

Hafıza-i Beşer Sayı 35 (Mayıs-Haziran 2026)

“Ama bitti o devir! Biz bu ocağa sadece bedenimizi değil, aklımızı ve irademizi de koyduk. Dediler ki, ‘İşçi ne anlar yönetmekten, işçi ne anlar işletmeden?’ İşte gördüler! Mühendis kaçtı, patron kaçtı, devlet elini çekti ama ocak durmadı. Kömür yine çıkıyor, çarklar yine dönüyor. Demek ki neymiş? Asıl olan paranın gücü değil, emeğin gücüymüş!”

Hikmet Yaman

Türkiye işçi sınıfı mücadele tarihinin en özgün ve öğretici eylemlerinden biri olan 1969 tarihindeki Alpagut Olayı, yalnızca bir ücret pazarlığı değil, sermayenin sömürü mekanizmalarına karşı bir çıkışı, rüşeym halinde de olsa bir emekçi yönetimi açısından yol gösterici bir hareket olarak önemlidir.

Çorum’un Dodurga ilçesindeki bir linyit madeninde filizlenen bu hareket, 1960’lı yılların sonu, Türkiye’de toplumsal muhalefetin yükseldiği, Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) Meclis’te olduğu ve 6. Filo protestolarıyla anti-emperyalist bilincin yükseldiği bir dönemin içinde gelişir. 

1945 yılında kurulmuş Alpagut Linyit İşletmesi, o dönemde Madeni Çorum İl Özel İdaresi’nden kiralayan müstecirler (kiracılar) olan Haydar ve Suat Duygun ( bazı kaynaklarda Duran) kardeşlere aitti. Bölge arazilerinin önemli bir bölümü tarıma elverişli değildir. Bu durumu bir fırsata çeviren sermaye, tarıma elverişli olanları da dâhil ettiği pek çok araziyi istimlak ederek büyük bir arazide linyit kömürü madeni açtı. Bunun sonucu olarak da havzada yaşayanlar aileleriyle birlikte Linyit işletmesine bağlı hale geldi. 

1970’lere gelinirken 707 haneden oluşan üç köydeki (Alpagut, Tutuş, Çiftlik) yetişkin erkeklerin neredeyse tamamının madende çalıştığı görülmektedir

Vahşi Kapitalizm ve Ödenmeyen Alın Teri

1960’lı yılların sonuna doğru, Türkiye’de egemenlere karşı toplumsal muhalefetin yükseldiği, Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) Meclis’te olduğu ve gençlik ve emekçi sınıfların emperyalistlerin dünyada ve ülkemizdeki kanlı planlarına karşı direnişi yükselttiği bir dönemde ortaya çıkan ve Türkiye işçi sınıfının mücadele tarihi içerisinde “Alpagut Olayı” olarak anılan bir direniş ve madene el koyma gerçekleşti.

13 Haziran 1969 günü iki ayı aşkın süredir ücretlerini alamamış olan maden işçileri işletmeyi işgal etti. 

Ocakların son derece sağlıksız koşullarda kötü işletilmesi, çalışanların iş güvencesinin sağlanmaması, ücretlerinin düzenli ödenmemesi, giderek artan baskılar, özel idarenin siyasal kayırmacılıkla bazı özel işletmelere veresiye kömür vermesine rağmen okullara vermemesi gibi artan olumsuzluklar işçiler için dayanılmaz noktadaydı.

“İşletme her yıl yüz binlerce lira kâr etmesine rağmen işçilerine kömür dağıtmadığı gibi, köyün ilkokuluna bile kömürü ancak parayla veriyordu. İşçilerin ücretleri öylesine düşüktü ki, maden tozlarının öldürücü etkilerini bir ölçüde de olsa azaltan yoğurt almak bile işçiler için hemen hemen olanaksızdı. Ücretlerin parça parça ödenmesi karşısında iyice zor duruma düşen işçiler, işverenden ücretlerini artırmasını ve bir defada ödenmesini, 73 gündür ödenmeyen ücretlerinin derhal ödenmesini ve teknik kadroların ve donanım yetersizliklerinin bir an önce giderilmesini talep ettiklerinde, işverenden, üretimin düşük olması bahanesiyle ret cevabı aldılar.”1

İşgal bir “fiili durum” yaratır. Ekmek mücadelesi beraberinde “ süreci yönetme iradesi” olarak tezahür eder. 

İşgalci işçiler işletmenin üretimini kontrolleri altına almış ve yönetmeye başlamışlardır. İçeride kalan maaşlarını almak için yola çıkan işçiler için süreç,   işçilerin oluşturduğu bir “ ihtilal konseyi” adını verdikleri bir komite tarafından işletmenin yönetilmesi olarak sürdürülür. 

Artık olay sadece bir işgal ve grev olarak üretimin durdurulması değil, aksine üretimin sürdürüldüğü, ancak tüm sürecin işçilerce kontrol edildiği bir süreçtir.

“Bu ihtilal konseyi yetkilisi durumu şöyle anlatıyor: bu bir grev değil, ocaklar çalışıyor, vardiyalar devam ediyor. Artık işçi ocağı kendi malı gibi değerlendiriyor, bu emeği de para olarak değerlendirildiğinden durumundan memnun. ‘Ne zaman ki ocak TKİ’ye devredilir ve devlet maaşı verir o zaman işgal kalkar’2

İşçilerin madene el koyduktan hemen sonra kurdukları komite fonksiyonel bir yönetim aygıtı olarak çalışır.

Alpagut’ta örgütlü olan sendika Bağımsız Çorum Ahalisi ve Maden İşçileri Sendikası’dır. Sendika, başlangıçta yalpalasa da işletmenin işçi liderlerinden Mehmet Kocatüfek ve önde gelen işçilerin etkisi ile görünür olmuştu.

Komite üyeleri, her vardiyadan temsilcilerin seçilmesiyle oluşturuldu. Kararlar oy çokluğu ile alınıyordu. Mühendisler ve teknisyenlerin bir kısmı görevlerine devam etti ancak, direktifleri İşletme Komitesi’nden aldı.

Üretilen kömür, çevre köylere ve şehirlere doğrudan satıldı. Elde edilen gelirle önce işçilerin birikmiş maaşları ödendi, ardından işletmenin giderleri karşılandı.

Direnişin Bitişi Ve Tasfiye

Siyasi iktidar, bu “tehlikeli gidişata son vermek” için müdahale kararı aldı.

Korktuğu asıl şey “işçilerin fabrikaları yönetebileceği” fikrinin yayılmasıydı.

34 günün sonunda Jandarma madene girdi. İşçi liderleri ve sendikacılar gözaltına alındı. 

Müdahaleden sonra üretim azalsa da direniş hemen kırılmaz. 

“17 Temmuz 1969’dan “itibaren Alpagut Linyit İşletmesi’nde bütün işleri normal yönetimin gerektirdiği şekilde görevlilerine devredilmiş, bu arada işçiler de, tam bir düzen içerisinde vardiya saatlerine göre çalışmalarına devam etmişlerdir.”3

Bu haber gerçekleri tam yansıtmaz Arkadaşlarının işe alınmasını ve taleplerinin karşılanmasını isteyen işçiler jandarmanın baskısına rağmen işe başlamazlar. 

Maden İşçileri Sendikaları Federasyonu’nun genel başkanı ve aynı zamanda Türk-İş 6. Bölge Temsilcisi olan Kemal Özer verdiği beyanatta “işçileri zorla madene soktuk” der. 

Sonraki süreçlerde de gerek sınıf bilincinin artışı, gerek sermaye iktidarlarının sömürü ve baskıları ülkenin birçok erinde olduğu gibi Alpagut madenlerinde de grev ve direnişlerin sürdürdüğü yerlerden biri oldu.

Sonuç Yerine

“Alpagut Olayı” işçi sınıfının mücadelesinin içerisinde elbette önemli bir yere sahiptir. 15-16 Haziran büyük işçi direnişlerinin arifesinde sadece ekmek değil bir onur mücadelesi olarak da tarihsel bir uğraktır.

Alpagut’taki bu 34 günlük süreç, Türkiye’de işçilerin sadece “pazarlık yapan” değil, “yöneten”  de olabileceğini gösteren bir örnek olarak değerlendirilebilir. Ancak sermayenin iktidar olduğu bir yerde “özyönetim” “otonomi” gibi kavramlarla işçi sınıfının iktidar mücadelesinin önünü kesen kavramları kullanarak bir analiz yapılması yanlıştır.  

Alpagut’un görünür kıldığı şey, yönetme gücü bir tanrısal vakfetme olarak egemenlerin değil, işçinin kollarında, aklında olmasıdır. 

“Bakmayın ellerimizin karasına, yüreğimiz ak bizim! Biz Alpagut’un yer altından kömürü söke söke alanlarız. Yıllar yılı kazmayı biz salladık, ciğerimizi bu kara toza biz verdik. Ama yukarıdakiler… O sıcacık odalarında oturanlar, bizim kanımızla, bizim terimizle palazlandılar. Bize düşen neydi? Açlık, sefalet, bir de her an tepemize çökecek olan o kapkara ölüm kokusu!

Ama bitti o devir! Biz bu ocağa sadece bedenimizi değil, aklımızı ve irademizi de koyduk. Dediler ki, ‘İşçi ne anlar yönetmekten, işçi ne anlar işletmeden?’ İşte gördüler! Mühendis kaçtı, patron kaçtı, devlet elini çekti ama ocak durmadı. Kömür yine çıkıyor, çarklar yine dönüyor. Demek ki neymiş? Asıl olan paranın gücü değil, emeğin gücüymüş!

Bu sadece bir ekmek kavgası değil a dostlar, bu bir insanlık kavgası! Biz burada sadece kömürü değil, kendi onurumuzu, kendi geleceğimizi kazıyoruz yerin altından. Alpagut artık sadece bir köyün, bir madenin adı değil; Alpagut, işçinin ‘Ben de varım, ben de insanım!’ dediği yerin adıdır!”4

 

[1] Sosyalizm ve Toplumsa Mücadeleler Ansiklopedisi C.7 Sf.2152
[2] Çorum Ekspres, 8 Temmuz 1969
[3] Yeni Gün, 18 Temmuz 1969
[4] Alpagut Olayı – Haşmet Zeybek

Related Posts