Prof. Dr. Gamze Yücesan-Özdemir
Dijitalleşmeyle iktisadi, siyasi ve ideolojik yapılarda ani ve köklü değişimlerin gerçekleştiği bir dönemden geçiyoruz. Yaptığımız iş, yaşadığımız kent ve toplumsallaşma biçimlerimiz değişip, dönüşüyor. Bizler de anlamaya ve anlamlandırmaya çalışıyoruz: 21. yüzyılda dijitalleşme ve işçi sınıfı nasıl şekilleniyor? Dijitalleşme emek ve yaşam için ne ifade ediyor?
Dijitalleşme ve toplum tartışmalarında burjuva sosyal bilimlerin bakış açısının çok belirleyici olduğu açık. Bunun adı da teknolojik determinizm ya da teknolojik belirlenimcilik. Teknolojik determinizme göre teknoloji kendine özgü bir mantık içerisinde doğrusal bir gelişim gösterir. Bilim adamları, toplumsal sistemden bağımsız olarak, teknolojiyi yenilerler. Teknoloji, toplumsal dönüşümün baş aktörü olarak, toplumsal dönüşümün diğer unsurlarını (iktisadi, siyasi ve ideolojik) dönüştürür. Bu bakış toplumsal değişimin temeline teknolojik gelişmeleri koyar, teknolojinin değiştirme potansiyelini her şeyin üzerinde görür ve onu “engellenemez bir güç” olarak algılar.
Teknolojik determinist bakış açısı, bugünü değerlendirirken, dijitalleşmeyle işçi sınıfının yok olacağına işaret ediyor. Üretimden tüketime hayatın her alanını robotlar, yapay zekâ, insansız fabrikalar ve siborglar (yarı insan yarı makine yaratıklar) kaplayacak ve işçi sınıfı yok olacak. Bu iddia burjuva bilimleri için gayet anlaşılırdır ama ya sol iddiasında olanlar için…
Sol liberaller de dijitalleşmeyle işçi sınıfının yok olacağına dair seslerini yükseltmeye başladılar: “Robotlar geleceği şekillendirecek”, “İşçilerin yaptıklarını robotlar yapacak”, “Proletaryanın olmadığı bir geleceğe ilerliyoruz.” Teknolojik determinizm tezini sahipleniyorlar. Dijitalleşmeyi tarihsiz, sınıfsız ve tarafsız bir kavram olarak ele alıyorlar. Oysaki esas olan burjuva sosyal bilimlerin epistemolojisini ve yöntemini aynen kabul edip “sol” olduğunu iddia etmemektir. Walter Benjamin’in de dediği gibi, “hâkim sınıfın aleti durumuna düşmemek” ve “onların günahlarına ortak olmamak” gerekir.
Dijitalleşme ve toplum ilişkisine sınıfsal bakış açısının iddiası ise şöyledir: Teknoloji taraflıdır. Teknoloji üretiminden tüketimine kadar olan tüm süreçlerde sınıf ilişkileri tarafından biçimlenen bir mücadele alanıdır. Teknoloji toplumsal yaşamın ve sınıf ilişkilerin içinde şekillenir ve yapılanır. Teknolojik gelişme sermayenin iktisadi, siyasal ve ideolojik çıkarlarına göre yönlendirilmekte ve kapitalist teknoloji bu çıkarlara göre biçimlenmektedir.
Teknoloji taraflıdır ve bugün kapitalist toplumlarda yaşanan dijitalleşme sermayenin artı-değer üretme güdüsünden ayrı düşünülemez. Robotları, yapay zekâyı, süper otomatları, siborgları yaratan işçilerin emeği değer üretmektedir. Ne sermaye ne de kapitalizm bundan vazgeçemez. Dolayısıyla, dijitalleşme ve işçi sınıfı ilişkisini değerlendirebilmek ancak burjuva olmayan bir teoriyle mümkündür: Marksizm.
Marksizm dijitalleşme ve işçi sınıfı ilişkisini emek değer teorisi ve göreli artı nüfus tartışmalarıyla anlama, açıklama ve değiştirme gücüne sahiptir. Son dönemde, dijitalleşme süreçlerini anlama ve açıklama çabası Marksizm içi tartışmalara da yol açtı. Yaşanılanları açıklamak üzere iki yaklaşımın ortaya çıktığını söyleyebiliriz: bilişsel kapitalizm ve dijital kapitalizm. Bu tartışmalar Marksizmden uzaklaşmalara yol açacak bulanıklıkları da içeriyor. “Marx tarafından kullanılan ‘sınıf’, ‘meta’ ve ’emek’ terimlerini de kapsayan en temel kavramlara yeni tanımlar bulmamız gerek gibi görünüyor” tespitini bu tartışmalarda sıklıkla duymak mümkündür. Emek değer teorisinin geçerliliği, üretken emek-üretken olmayan emek ayrımı, proletaryanın yerine prekaryanın önerilmesi bu alanın en sıcak tartışmalarıdır. Bu tartışmalardaki bulanıklığa karşı net bir pozisyon alınması önemlidir, zira kapitalist toplumsal formasyonu diğer toplumsal formasyonlardan ayıran özellikler “bulanıklaştırıldığında”, bugünü ve geleceği gerçeğe uygun biçimde açıklama gücünü kaybeder. Bu yazının ilk iki alt başlığında bilişsel ve dijital kapitalizm tartışmalarına yer vereceğim.
Yazının son bölümünde ise Teorinin Gücü adı altında emek değer teorisinin ve göreli artı nüfusun bugünü ve yarını açıklamaktaki öneminin altını çizeceğim. Teorinin gücü sahip olduğu kavramların toplumsal gerçekliği açıklamasında yatar. Kavramlar farklı zaman ve mekânlardaki görünümlere göre değişmezler, bilakis bu görünümleri açıklamak için oradadırlar.
BİLİŞSEL KAPİTALİZM: ARTI-DEĞERİN BULANIKLAŞMASI
Bilişsel kapitalizm tartışması asıl olarak otonomcu Marksistler tarafından yürütülüyor. Michael Hardt ve Antonio Negri’nin İmparatorluk (2003) kitabıyla açılan yolda Nick Dyer-Witheford ve Carlo Vercellone’nin çalışmalarıyla ilerliyor. Bilişsel kapitalizm kapitalizmin uzun dönemli dinamiklerinde kritik bir dönüşüm yaşandığını ve kapitalizmin bir devrinin kapanıp yenisinin başladığını iddia ediyor. Dijital teknolojilerle değişen emek, ekonomi ve toplum örgütlenmesine işaret ediyor. Bilişsel kapitalizmle birlikte kritik iki kavram da dolaşıma giriyor: gayri maddi emek ve genel zekâ.
Gayri maddi emek “bilgi, enformasyon, iletişim, ilişkiler veya duygusal ifade gibi maddi olmayan ürünler üreten” emek olarak tanımlanıyor. Bu emek dijitalleşmenin ve bilişsel alanın içine gömülüdür. Gayri maddi emek derken emeğin ortaya çıkardığı ürünlerin maddi olmamasına atıf yapılıyor. Asıl olarak entelektüel diyebileceğimiz, problem çözme, sembolik ve analitik görevler gibi emek türlerini ifade ediyor. İşçi sınıfının niceliksel olmasa bile niteliksel olarak en ilerici parçası olarak görülüyor. Gayri maddi emek gruplar, geniş kitleler (çağrı merkezleri, vb.) biçiminde olabileceği gibi ileri derecede vasıflı, kendini programlayabilen bireyler olarak da var olabiliyor. Büyük bir bölümü hep dijital ağın içindeler. Gayri maddi emek bir yandan ağı ve sermayenin gereksinimi olan hizmet ve ürünleri üretiyor. Diğer yandan ise kendisini ve toplumu, sermayenin egemenliği altında tutan ilişkileri üretiyor.
Bilişsel kapitalizm son dönemde “genel zekâ” tartışmasını da gündeme taşıyor. Marx, Grundrisse‘nin VII. Defterinde kol emeğinin işlevleriyle donanmış makinayı ortaya çıkaran ve bu süreçte bilim ve doğa güçlerinden yardım alan “genel zekâ”dan bahseder. Genel zekâ, toplumsal üretimin merkez üssünü oluşturan ve yaşamın tüm alanlarını önceden kuran bilgileri ifade eder. Marx’ın genel zekâ tanımı, teknolojinin ve bilimin bir toplumdaki verili bilgi düzeyini yansıttığını ve bunun da sermayenin emrine verilmiş olduğunu belirtir.
Bilişsel kapitalizmde daha önceki dönemlere göre genel zekânın makinaya tabi olmayan ve doğrudan sermayenin denetimine girmeyen daha farklı bir konumda olduğunu belirtiliyor. Diğer bir deyişle, genel zekâ sermaye tarafından çitlenemediği için toplumsal muhalefetin örgütlenebileceği bir alan olarak da işaret ediliyor. Dolayısıyla, toplumsal birikimin ürünü olan genel zekânın, sınıfsız, sömürüsüz, devletsiz komünist topluma geçişin maddi zeminini de biçimlendirdiği iddiaları bulunuyor.
Bilişsel kapitalizmin genel zekâ tartışması ve artı-değeri hayatın her alanına yayma eğilimiyle emek değer teorisinden uzaklaştığı açıktır. Emek-sermaye ilişkilerini her yere yayarken kapitalizmin işleyişini açıklayacak teorik zemini kaybettikleri endişesi yüksektir. Bu süreçte özellikle “sınıf” kavramının “çokluk” lehine terki de bu endişeyi artırmaktadır.
DİJİTAL KAPİTALİZM: MADDİ HAYATIN ÜRETİMİNİN BULANIKLAŞMASI
Dijital kapitalizm tartışmalarını Triple C dergisinden ve Christian Fuchs’un çalışmalarından izlemek mümkün. Dijital kapitalizm dijital teknolojilerin üretim, dağıtım ve tüketim alanlarını tartışmanın merkezine alıyor. Her gün konuşmak, yazmak, dinlemek ve izlemek için kullandığımız internete, sosyal paylaşım sitelerine, telefonlara, bilgisayarlara kazınmış bir emperyalizm ve sömürü ilişkisine vurgu yapıyor. Dijital alan içine gömülü emeği tarih ve coğrafya bilgisiyle arıyor. Tarih bilgisi kapitalizmin güncel bir evresinden geçmekte olduğumuzu söylüyor. Coğrafya bilgisi ise kapitalizmin birleşik ve eşitsiz gelişimi temelinde üretimin dünya üzerindeki değişimini ve dağılımını hatırlatıyor. Dolayısıyla bilişsel alanın emek biçimlerinin, kapitalizmin uluslararası işbölümü içerisindeki yerini ve rolünü görmemize olanak tanıyor.
Tarih ve coğrafya bilgisiyle bakarsak dijital ürünler, farklı işçiler tarafından farklı zaman ve farklı mekânlarda üretilmektedir. Diğer bir deyişle dijital emek, içindeki farklılıklarla birlikte dijitalleşme için gerekli olan kolektif emek gücüdür. Bu kolektif emek gücü içinde maden işçileri, donanım-montaj işçileri ve bilgi işçileri yer alıyor.
Maden işçileri bilişim endüstrisinde gerekli olan madenlerin çıkarılması sürecinde yer alıyorlar. Bu madenlerin önemli bir bölümü Afrika coğrafyasında bulunuyor. Bu madenlerin çıkarılması, yüksek derecede sömürülen Afrikalı işçilerin emeğine dayanıyor.
Montaj işçileri bilişim ürünlerinin imalatı ve montajında yer alıyorlar. Bilgisayar imalatı ve montajında Çin önemli bir yer tutuyor. Çin’de sektör, yabancı şirketlerin egemenliği altındadır. “Foxconn intiharları” ile gündeme gelen Foxconn şirketi, Apple şirketinin ürünlerinin de montajını da yapan Tayvanlı bir şirkettir. Çin’in dokuz şehrinde on beş fabrikası bulunuyor. Bu fabrikalarda, çoğunluğu kırsal kesimlerden gelen genç göçmen işçiler çalışıyor. Ocak ve Ağustos 2010 tarihleri arasında Foxconn’da çalışan işçilerden on yedisi Foxconn binalarından atlayarak intihar ettiler. On yedi ile yirmi beş yaş arasındaydılar. Uzun çalışma saatlerine, fazla mesailere ve tekdüze çalışma ritmine dayanamadılar. Buna karşın bilişsel illüzyon öyle bir noktaya ulaşmış durumdadır ki, bugün dünyada herkes Steve Jobs’un ismini bilirken, bu on yedi Çinli işçinin ismi kimse tarafından bilinmemektedir.
Bilişim endüstrisinde bir başka emek biçimi ise bilgi işçileridir. Bilişim endüstrisinin içeriğini, yazılımını gerçekleştiren bilgi işçilerini ikiye ayırmak mümkün: alt düzey bilgi işçileri ve üst düzey bilgi işçileri. Alt düzey bilgi işçileri bütün yazılım yaşam döngüsünü içeren karmaşık yazılım üretiminde değil de düşük seviyede kod yazma, yazılım tasarlama ve test etme gibi süreçlerde istihdam ediliyorlar. Hindistan’da yüksek eğitim almış, İngilizcesi iyi ve düşük ücretler alan gençler alt düzey bilgi işçileri olarak emek güçlerini satıyorlar.
Bilişim endüstrisinde işçi aristokrasisini ise üst düzey bilgi işçileri oluşturuyor. Silikon Vadisi ve Google gibi örneklerde gözlemlediğimiz bu kesim, işçi sınıfının esnek çalışan, son dönemin popüler “orta sınıf” kodlarına uyan, iyi ücretler alan ve yaratıcılıklarını kullanabilmeleri için her türlü denetimden azade olan bir bölümüne denk düşüyor.
Dijital kapitalizm tartışmaları dijital alanın üretimini ve tüketimini analizinin merkezine alırken dijital alan dışındaki maddi üretim alanlarını gölgede bırakıyor. Diğer bir deyişle, bu yaklaşımın kapitalizmin maddi hayatı üreten bütünselliğini görme de bulanıklıklar içerdiğini belirtebiliriz.
TEORİNİN GÜCÜ: EMEK DEĞER TEORİSİ VE GÖRELİ ARTI NÜFUS
Bugün içinde yaşadığımız dijitalleşme sürecinde hiçbir düşüncenin, hiçbir yaklaşımın bize gelişmiş kapitalist ekonomide değerin yegâne kaynağının emek olduğu tezinin ötesine geçmek için ilham vermediği açıktır. Yapay zekâ, dijitalleşme, bilişsel kapitalizm ve dijital kapitalizm gibi kavramlar üzerinden emek ve değer ilişkisini yeniden yorumlamaya çalışanların bilimsel anlamda ortaya koyduğu yeni bir iddia yoktur.
Emek değer teorisine göre kapitalist belirli bir miktar emekle harekete geçirdiği üretim araçlarının (ölü emek) üzerinden değer birikimi sağlayan kimsedir. Son dönemde dijitalleşmenin ve dijital buluşların yaptığı şey de emek verimliliğini artırmaktır. Bu anlamda her birim makinanın ihtiyaç duyduğu emekçi sayısı sürekli olarak azalmaktadır. Sonuç sabit sermaye (ölü sermaye) miktarının artması ve kâr oranlarındaki düşme eğiliminin tetiklenmesidir. Bu eğilim karşısında üretilen ürünlerin daha hızlı satılması kâr oranlarında düşme eğilimini azaltır. Yukarıda bahsettiğimiz formül tüketim toplumunun da anahtarını verir.
Dijitalleşme sürecinde de emeğin kaynağı değerdir. Diğer bir deyişle robotu da, yapay zekâyı da, süper otomatı da, siborgları da yaratanlar işçilerdir. Ve bu işçilerin emeği değer üretmektedir. Ama bu emeğin ürünleri değer üretmemektedir.
“Dijitalleşmeyle işçi sınıfı kompozisyonunda ne gibi değişiklikler olacak?” tartışması için ise Marx’ın göreli artı nüfus kavramı oldukça açıklayıcıdır. Göreli artı nüfusu, Marx, kapitalist üretim biçimine özgü bir nüfus yasası olarak tanımlar. Göreli artı nüfus kapitalist birikim sürecinde sermayenin genişlemesi için gerekli olandan daha fazla emekçi nüfus ile kendisini durmadan üretmesidir. Her an sömürülmeye hazır bu artı nüfus kapitalist üretimin kaldıracıdır. Kapitalist üretimin bir varlık koşuludur. Dijitalleşmeyle emek verimliliğinin artması daha az işçiye ihtiyaç duyulması anlamına geliyor. Bu da göreli artı nüfusun artmasıdır.
Göreli artı nüfusun iki bileşeni vardır: yedek işgücü ordusu ve çalışamayacak durumda olanlar. Kapitalist birikim hızına göre yeni istihdam olanakları yaratmakta ama aynı zamanda büyük bir işsizler ordusu, diğer bir deyişle yedek işgücü ordusu da yaratmaktadır. Dijitalleşme yedek işçi ordusunu da artıracaktır.
Emekçiler dijitalleşmeyle ve değişen yatırım alanlarıyla kâh işten atılacak kâh tekrar işe alınacaktır. Son dönemde yaşanan dönüşüm düşünüldüğünde işçi sınıfının özellikle vasıflı, nitelikli kesiminin yedek işçi ordusunda daha uzun süreli ve daha artan sayılarda yer alacağı belirtilebilir. Emekçiler istihdamın dışına daha kolay çıkabilecek ve görece daha uzun dönemler yedek işçi ordusu içerisinde yer alacaklardır.
Göreli artı nüfus içinde yer alan diğer bileşen ise çalışamayacak durumda olanlardır. Bunlar, üretime çekilemeyecek durumdakilerdir. Dijitalleşme gerektirdiği yeni vasıflarla, birçok emekçiyi yedek işçi ordusuna dahi dâhil olamayacak duruma getirecektir. Dijitalleşmenin hem daha az emeğe hem de belirli vasıflara ihtiyaç duyması, çalışamayacak durumda olanların da artacağına işaret etmektedir.
Sonuç olarak kapitalizmde dün olduğu gibi bugün de emek değer üretmekte, göreli artı nüfus sermayenin yatırım kararlarına göre varlık göstermektedir. Dolayısıyla kapitalizmde sömürünün dijital yüzüne son verecek olanlar yine işçi sınıfıdır. İşçi sınıfına vurgu yapmak, “determinist”, “indirgemeci” ve “özcü” olmak değil; toplumsal gerçekliği kavrayacak burjuva olmayan bir epistemolojiyi kabul etmektir. Genel olarak insanlığın elindeki bilimsel ve teknolojik birikim, tüm insanların zihinsel üretimini toplumsal çıkarlar için örgütleyebilmesine imkân tanıyor. Tüm insanları ilgilendiren bilginin açık ve kolay erişilebilir olması, insanların kendi kendilerini yönetmeleri konusunda, geçmişte var olmayan bir imkâna da işaret ediyor. Bu ise ancak sınıf mücadelesi perspektifiyle mümkündür. Zira toplumsal muhafelet alanı ancak sınıf mücadelesi olarak örüldüğünde, “Devrim internetten yayınlanacak.”

