Erkin Öztok
Afganistan son dönemde tekrar dünyanın ve özellikle Türkiye’nin gündemine oturmuş durumda. Son 40 yıldır hem yaşanan iç savaşla hem de emperyalist müdahalelerle gündemde kendine sık sık yer bulan Afganistan, bu sefer ABD öncülüğündeki NATO güçlerinin başarısızlığı sonucu ülkeyi ve muhtemelen bölgeyi daha büyük çatışmalara sürükleyecek şekilde apar topar çekilmesiyle ülkedeki başat cihatçı unsur Taliban’ın ülkenin çoğunluğunda kontrolü sağlaması sonucu gündemin tekrar ilk sıralarına yerleşti. Türkiye için ise yoğun mülteci akını, AKP iktidarının ABD sonrası bölgede yer edinme çabaları ile gündemin en sıcak konularından.
Altta uzun uzadıya bahsedeceğimiz üzere; çok sayıda gücün bulunduğu, savaş sahasında ve güçlerin dengesinde hızlı değişimlerin yaşanabildiği, çok sayıda uluslararası gücün çeşitli müdahalelerde bulunduğu bir ülke olan Afganistan, uzun erimli kesin yorumlar yapmamıza izin verir durumda değil. Bu yüzden mevcut durumu tarihsel ve coğrafi arka planıyla tahlil edip, gidişatın gösterdiği olası senaryolar ve Türkiye’nin hamlelerinin arka planına odaklanacağım.
CİHATÇILARIN EMPERYALİZM TARAFINDAN DESTEKLENMESİNDEN ABD İŞGALİNE AFGANİSTAN
20. yüzyılda ciddi bir modernleşme geçiren ve yüzyılın başlarında İngilizlerden tam bağımsızlığını elde eden Afganistan, 1970’lerde siyasi olarak monarşinin devrildiği ve devrimci güçlerin iktidara geldiği bir süreç yaşadı. 27 Nisan 1978 tarihinde Afganistan Demokratik Cumhuriyeti kuruldu. Afganistan Demokratik Halk Partisi’nin iktidara geldiği, Nisan Devrimi ya da Sevr Devrimi’nin ardından Afganistan’da kadınlara eşit haklar tanınması, evrensel eğitim sisteminin kabulü ve toprak reformu gibi önemli bir toplumsal dönüşüme girişildi. Fakat parti içinde yaşanan mücadeleler ve kişisel ikbali önceleyen bazı kadroların yönetimde olması dönüşümlerin zayıf kalmasına ve ülkede gerici odakların gücünü artırmasına sebep oldu. Emperyalizm tarafından desteklenen mücahitler ülkede pek çok bölgeyi ele geçirdi. Bunun üzerine Sovyetler, halkçı iktidarı desteklemek için ülkeye girdi. ABD emperyalizmi ise bu duruma Siklon Operasyonu’nu başlatarak karşılık verdi. Pakistan’la birlikte kurulan binlerce medresede cihatçılar yetiştirildi, ardından savaşması için ülkeye geri yollandı, Arap ülkelerinden sayısının 40 bini bulduğu ifade edilen cihatçılar ülkeye sokuldu. Yaklaşık 10 yıl süren bu dönem, genel itibariyle güçten düşmüş olan ve Perestroyka ihanetini yaşayan Sovyetlerin ülkeden çekilmesiyle son buldu. Sovyetler dağılana kadar Afganistan’daki halkçı iktidarı desteklemeye devam etti, fakat Sovyetler’in dağılmasıyla destekten mahrum kalan halkçı iktidar, emperyalizmin desteğindeki cihatçılara kısa sürede yenildi ve 1992 yılının Nisan ayında ülkede İslami yönetim kuruldu.
Buradan itibaren ülke farklı egemenlik alanlarına sahip çoğunluğu cihatçı grupların iç savaş sahasına döndü. 1994 yılında Sovyetler’e ve Afganistan’da halkçı hükümete karşı Pakistan’da bulunan medreselerde eğitilen cihatçılar tarafından Taliban (öğrenciler) örgütü kuruldu. Bu grubun en büyük destekçisi ve yapılanmayı ayağa kaldıran Pakistan istihbarat teşkilatı (ISI) idi. Örgüt kısa sürede medreseler kaynaklı diğer grupları ve çeşitli radikal cihatçı grupları bünyesine kattı. Kısa sürede Pakistan sınırına yakın Kandahar şehrini ele geçirdi. Bu örgüt büyük ölçüde, sınırın Pakistan tarafında da kalabalık bir etnik grup olan Peştunlara dayanıyordu. Taliban diğer gruplardan farklı olarak ele geçirdiği bölgelerde düzeni ve emniyeti tekrar tesis etmek üzere hareket etti. Diğer gruplar ise aralarında kanlı çatışmalar yaşıyordu. Sadece Kabil’de 1992’den örgütün şehri ele geçirdiği 1996’ya kadar 50 binden fazla kişinin bu çatışmalarda öldürüldüğü belirtiliyor. Düzeni ve emniyeti tesis etme, kanunsuzlukların önüne geçme iddiasındaki Taliban 1996 yılında, ikinci büyük saldırısında Kabil’i ele geçirmeyi başardı. Afganistan Demokratik Cumhuriyeti’nin son devlet başkanı Muhammed Necibullah sığınmış olduğu Birleşmiş Milletler binasından zorla çıkarılarak idam edildi. Burada ilginç bir nokta, daha önce karşılıklı savaştıkları, o dönem Kabil’in savunmasını üstlenen Ahmed Şah Mesud’un, Necibullah’a Taliban şehri ele geçirmeden önce onu şehirden kaçırmayı teklif etmesidir. İlginç bir olay olmakla birlikte bunun altında hızla güç kaybeden Ahmet Şah Mesud’un tarafının hem daha fazla kitleden destek aramak istemesi, hem de Rusya ile Orta Asya ülkelerinden daha fazla destek görme amacı gösterilebilir. Sonuç olarak Necibullah bu teklifi reddetmiştir.
Kabil’i ele geçirmesi sonrası; Pakistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan, Taliban’ı resmen tanıdı. Bu vakitten sonra Taliban, Pakistan’ın bölgesel çıkarlarına bir yandan hizmet ederken, diğer taraftan Siklon Operasyonunun hedeflerinin devamı niteliğinde bölgede Sünni İslamcı bir odak ve çekim merkezi oluşturmaya başladı. Çin’in de Taliban’la o güne kadar gelen yakın ilişkileri sonucu Taliban’ı tanıyacağı iddia edilmektedir. Fakat Taliban’ın artan aşırılıklarının ve Budizm’in tarihi varlığına saldırmasının Çin’i böyle bir adımdan uzak tuttuğu söylenebilir.
Kabil’i ele geçirmek Taliban için bir dönüm noktası oldu. Hızla radikalleşen örgüt, hayalindeki Hanefi İslam Devleti’ni kurmaya girişti. Kadınlar sosyal hayattan hızla dışlandı, peçeye mahkûm edildi. Erkeklere takke ve sakal zorunluluğu getirildi, namaz vakitleri camiye gitmeyenler ağır şekilde cezalandırıldı. Görsel yayın ve müzik yasaklandı, okullar medreseye çevrildi. İslam devletine karşı gelenler hain ilan edilerek doğrudan idam edildi. Özellikle farklı mücahit gruplara mensup kişiler, yakalandıklarında şer ve fesat hükmü ile idam edildi. Diğer taraftan sadece Peştun etnisitesine ayrıcalık tanındı, Peştu dili tek resmi dil oldu. Liste daha uzayıp gider fakat modern zamanların en karanlık günlerini yaşadı Afganistan. İşte AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ters yanımız yok dediği Taliban böyle bir ülke kurdu.
Taliban karşıtı gruplar Kabil’in kaybedilmesinden sonra Kuzey İttifakı adıyla Taliban karşısında durmaya devam etti ve Mezar-ı Şerif’i başkent ilan ettiler. Büyük bir güç haline gelen Taliban’ı Mezar-ı Şerif önünde yenen Kuzey İttifakı, örgütün kadrolarına ciddi bir zarar verdi. Bu süreçten itibaren El Kaide, Taliban içinde hızla güç kazanmaya ve kadrolarını kendi militanlarıyla doldurmaya başladı. Bir yıl sonra gücünü toplayıp tekrar Mezar-ı Şerif’e saldıran örgüt burayı ele geçirdi ve ülkenin %90’ına hâkim hale geldi. Kuzey İttifakı’ndan kalan unsurlar ise Ahmed Şah Mesud komutasında Pencşir vadisine çekildi. Bu bölgede 2001 yılına kadar Ahmed Şah Mesud komutasındaki unsurlar direnmeyi başardı. 11 Eylül saldırılarından sadece iki gün önce 9 Eylül 2001’de Ahmed Şah Mesud şaibeli bir şekilde, Batı’dan geldiklerini iddia eden Belçika pasaportlu ve Fas asıllı iki kişinin intihar saldırısı sonucu hayatını kaybetti.
AFGANİSTAN’IN ETNİK, SİYASİ YAPISI VE ABD İŞGALİ SONRASI TALİBAN’IN TEKRAR GÜÇLENMESİ
Afganistan çok sayıda etnik gruba ev sahipliği yapan, bu grupların birbirinden farklı bölgelerde yoğunlaştığı bir ülkedir. Ülkenin güney ve batı bölgelerinde etnik olarak Peştunlar hâkim durumda olup ülke nüfusunun %42’sini oluşturmaktadır. Peştunlar aynı zamanda Taliban’ın en çok destek gördüğü grup olarak öne çıkmaktadır. Peştunlardan sonra en kalabalık grup %27 ile Tacikler, özellikle zamanın Kuzey İttifakı’nın en çok destek bulduğu gruptur. Tacikler ülkenin daha çok nüfusun %9’unu oluşturan Özbeklerle birlikte kuzey kesimlerinde bulunmakla birlikte, ülkenin kuzeybatısında Herat çevresinde ve Pençşir Vadisi üzerinden Kabil yakınlarına kadar hâkim durumda olan etnik gruptur. Ülkenin orta kesimlerinde %9 kadar İran’a yakınlık gösteren Şii Hazaralar bulunmaktadır. Bu etnik unsurların dışında çok sayıda daha küçük etnik grup bulunmaktadır. Yukarıda belirttiğim oranlar ise aslında yaklaşık değerleri ifade etmektedir; uzun süren çatışmalar tam bir istatistiki çalışma yapmayı engellemekte, diğer taraftan ülkeden dışarıya yoğun göçler ve çeşitli etnik kıyımlar bu tabloda değişiklik yapabilmektedir.
2001 yılında gerçekleşen 11 Eylül saldırıları sonrası, ABD saldırılardan sorumlu tuttuğu El Kaide ve ona barınak sağlayan Taliban’a karşı saldırı başlattı. ABD desteğiyle toparlanan Kuzey İttifakı kısa sürede ABD ve İngiliz güçleriyle birlikte Taliban’ı deyim yerindeyse haritadan sildi. Karzai liderliğinde bir hükümet kuruldu. 2014 itibariyle ise iktidar halen devlet başkanı olan Eşref Gani’ye geçti.
Taliban ve El Kaide’nin aldığı bu büyük yenilgiye ve liderlerini kaybetmelerine rağmen ABD işgali ve yeni yönetim ülkede istikrarı sağlayamadı. Ülkede kurulan yönetimler hızla yolsuzluk batağına düştü, ülke halen yolsuzluk endekslerinde dünyada ilk sıralara oynamakta. ABD işgali zaten iç savaş ve peşi sıra Taliban yönetimi altında ekonomisi/altyapısı mahvolmuş olan ülkenin ekonomisini ve altyapısını geliştirmek yerine daha büyük zararlar verdi. Ülkeyi kalkındıracak ciddi bir adım atılmadı. Yerel güçler tekrar başına buyruk ve kanunsuz şekilde hareket etmeye başladı. Ülkede afyon üretimi artmaya devam etti, ABD’nin bu konuda ciddi bir müdahalesi olmadığı gibi uyuşturucu üretimi Taliban’ın ana gelir kalemlerinden biri olmaya devam etti. Hükümet güçlerinin keyfi davranışları, karıştıkları yağma, tecavüz, haraç alma gibi olaylar halkın yoğun tepkisine sebep oldu. Ülkeye gelen zaten kısıtlı miktardaki fonu göstermelik işlerle cebine indiren yöneticiler aynı zamanda hayalet ordu olarak ifade edilen, Afgan ordusunu kuracak bütçeleri de hiç etti ve ülkeyi Taliban gibi unsurlara karşı zayıf durumda bıraktı. ABD öncülüğündeki koalisyon güçlerinin sivillere verdiği zararlar ise Taliban’a kolay bir propaganda alanı sundu. Eşref Gani ile Abdullah Abdullah arasında seçimlere hile karıştırılması sonucu yaşanan siyasi çekişme ve hükümetlerin uzunca bir süre kurulamaması toplumda belirsizliği artırdı. Bütün bunların üstüne ABD’nin oldukça zayıf durumda olan Afgan güçlerine 2014 yılından itibaren güvenliği teslim etmesiyle ülke ciddi bir otorite boşluğuna düştü. Bütün bu süreçlerde politik olarak başarılı hamleler yapan, ittifaklarını genişleten ve daha ılımlı görüntü çizen Taliban sürekli güç kazandı. Eskinin Kuzey İttifakı ise bölünmüş siyasi yapısıyla Taliban’a bir alternatif çıkaracak durumda değil hatta Kuzey İttifakı’nın eskiden kaleleri sayılan bazı vilayetler Taliban’ın eline geçmiş durumda.
GÜNCEL DURUM VE ULUSLARARASI GÜÇLERİN KONUMLANIŞI
ABD’nin yürüttüğü işgal politikaları ve askeri operasyonlara karşı ABD işgalinin yürüttüğü politikalar ve askeri operasyonlarına karşı tepki Taliban’a güç kazandırmış durumda. Üstüne kurulan yönetimin ülkeyi idare etmek, istikrarı ve kalkınmayı sağlamaktan uzak durumu, yolsuzluk, keyfilik ve yönetim krizleriyle birleşince Taliban’ın ülkenin çoğunluğunu ele geçirmesi kaçınılmaz oldu. Şu anda ülkenin kırsalının çoğunda Taliban hâkim konumda, vilayet merkezlerinin ise çoğunu kuşatmış pozisyonda. Uluslararası tepkiden ve uğrayabileceği kayıplardan çekinen Taliban şimdilik vilayet merkezlerini işgal etmeye yönelik operasyonlara girmiyor. Ülkenin Peştun çoğunluğunun yaşadığı güney ve batı bölgeleri büyük ölçüde Taliban’ın kontrolünde. Tacik, Özbek etnik grupların yaşadığı kuzey bölgelerinde de örgüt ciddi bir hakimiyet alanı sağlamış durumda. Ülkenin sınırlarının ve sınır kapılarının neredeyse tamamı, son dönemlerde gerçekleştirdiği operasyonlarla Taliban’ın kontrolü altına girdi. Bu duruma tepki olarak özellikle ülkenin kuzey sınırdaşları olan Tacikistan, Özbekistan ve Türkmenistan sınırlara ciddi askeri yığınak yaptı. Sınırdaki çatışmalarda bozguna uğrayan binlerce Afgan askeri ise bu ülkelere sığınmış durumda. Vilayet merkezleri, başkent Kabil’in çevresi ve ülkenin orta kesimlerinde ise Afgan hükümetinin kontrolü söz konusu.
Afganistan’da istediğine ulaşmaktan uzak bir pozisyonda çekilmeyi başlatan ABD, bölge ülkelerinin eline adeta pimi çekilmiş bir bomba bırakmış durumda. ABD’nin getirdiği iktidar halen yönetimde olsa da, ülkenin çoğunda hâkim durumda değil. ABD 2019 yılında Taliban’la gerçekleştirdiği görüşmeler sonucunda; Taliban’ın, Avrupa ve ABD’ye saldırılarda bulunan El Kaide ve IŞİD’e alan tanımaması, örgütün iktidara katılacağı barış sürecinin başlaması (Doha Görüşmeleri) şartlarının sağlanması sonucu 1 Mayıs 2021’de askeri varlığını çekeceğini açıkladı. Sonradan 11 Eylül’e uzatılan süreç, geçtiğimiz ay ABD’nin üslerini apar topar terk etmesiyle sonuca yaklaştı. Bu hızla çekilme aynı zamanda Taliban’ın kontrol alanını genişletmesine, Afgan ordusundaki çözülüşün ise hızlanmasına sebep oldu. ABD bu sürecin sonunda bölgede Kırgızistan ve Özbekistan gibi ülkelerde, Afganistan’daki duruma müdahale edebileceği üsler edinmeyi murat ediyordu, fakat bu hedefe bile ulaşamadı.
Çin, daha önce Sovyetlere karşı Afganistan’da cihatçılara destek vermişti. O zamandan beri arada düşmanlığa dönüşse de süregelen ilişkileri, ABD’nin bölgede kalıcılaşmasını engelleme çabaları gibi etkenlerle Taliban’la arası iyi durumda. Çin, Taliban’la Kuşak ve Yol Projesi dahil olmak üzere ekonomik çıkarlarının korunması, Doğu Türkistanlı cihatçılara Taliban’ın desteğini kesmesi, cihatçıların Çin içine sızmasını engellemek için Afganistan içinde Çin’e üs verilmesinin pazarlığını yapıyor. ABD çekilene kadar yoğun batıcılık yapan Gani hükümeti ise Çin’le ilişkileri artırma çabasında. İşin diğer bir boyutu ise hızla uluslararası başat güçlerden biri haline gelen Çin’in rüştünü ispatlamak için bölgede sorun çözücü olması gerekliliği. Diğer taraftan Pakistan son dönemde ABD’den çok Çin’e yakınlık göstermekte ve iki ülke ekonomik ilişkilerini sürekli artırmakta. Pakistan’ın tarihsel müttefiki Taliban durumdan da yararlanarak Çin’le daha sıkı ilişkiler kurmuş durumda. Burada dikkat edilmesi gereken nokta Afganistan’da Çin’in ekonomik varlığı. Çin sanılanın aksine Afganistan’da ciddi bir ekonomik yatırıma sahip değil. İki ülke arasındaki ticaret, sınır komşusu olmalarına rağmen 1 milyar doları bile bulmuyor. Elbette Çin Afganistan’ın yeniden inşası gündeme geldiğinde buradan büyük pay almanın peşinde.
Çin’in yeni İpek Yolu projelerinde Afganistan önemli bir yer tutuyor. Çin’den başlayıp sırasıyla Pakistan, Afganistan, İran’ı geçecek bu yol Türkiye’ye ve sonrada Avrupa’ya bağlanacak. Çin için bu projenin hayata geçirilmesi önem taşıyor. Bu yüzden Afganistan sorununda Çin’in etkisi sürekli artıyor. ABD ise Çin’in ve Rusya’nın Afganistan üzerindeki etkisini azaltmak, Rusya, Çin ve İran’ı izole edip Afganistan’ı Türkmenistan, Azerbaycan, Gürcistan ve Türkiye üzerinden Batı’ya bağlayacak Lapis-Lazuli hattını öne sürüyor. Bu yol hattına dair 2017’de Aşkabat’ta anlaşma imzalansa da henüz ciddi bir adım atılmış değil.
Rusya, eski düşmanı Taliban’la, ABD etkisini sınırlamak için ilişkilerini geliştirmiş durumda. Hatta Taliban’a destek sağladığı sıkça dillendiriliyor. İşgal sonrası Taliban kendine yeni destekçi bulmak amacıyla Rusya’yla ilişkileri geliştirmiş vaziyette. Taliban’ın son dönemde Moskova ziyareti ve burada açıklamaları da Rusya ile ilişkilerini daha da geliştirmek istediğini gösteriyor. İşin diğer boyutunda ise Taliban’ın Özbekistan, Kırgızistan ve Türkmenistan sınırlarını ele geçirmesiyle, cihatçı militanların bu ülkelere geçmesinden ürken Rusya, bu ülkelerdeki askeri varlığını artırıyor. Bu ülkelerle birlikte Taliban’ı caydıracak bir tatbikata hazırlanıyor. Rusya için cihatçıların Orta Asya ülkelerine girmemesi önemli. Bir yandan Taliban’ın Orta Asya’ya yayılmasını istemeyen Rusya, diğer taraftan Taliban’ı daha radikal unsurlara karşı (IŞİD, El Kaide vs.) denge unsuru olarak görüyor. Taliban’ı sadece Rusya değil diğer güçlerde de kendini eski aşırılıklardan arındırmış, radikal unsurlarının önündeki set gibi görme fikri güç kazandı. Orta Asya ülkelerini ve Rusya’yı daha fazla güvenceye alacak, Afganistan’ın Kuzey-Güney olmak üzere bölünmesi fikri ise, Taliban’ın sadece Peştun örgütü olmaktan çıkarak diğer etnik gruplarda da ciddi bir destek görmesi, Taliban’ın kuzey sınırlarını ele geçirmesiyle masadan düşmüş durumda. Taliban kuzey sınırlarını ele geçirerek aynı zamanda Rusya ve müttefiklerinin Kuzey İttifakına lojistik/askeri destek vermesinin önüne geçti. Son günlerde Afgan ordusu, Özbek sınırını büyük ölçüde temizleyerek Mezar-ı Şerif’e bu ülkelerden bir yol açmış olsa da kuzeyde genel bir başarı elde etmekten oldukça uzak.
İran ise, ABD işgaline kadar düşman olduğu, hatta savaşın eşiğine geldiği Taliban’la ilişkileri geliştirmekte. ABD’nin Afganistan’ı işgalinde Taliban’ın konumlanışını ABD ordusuna vererek Taliban’a ciddi zarar veren İran, daha sonrası ABD’yle arasının açılması, Gani hükümetinin İran’ı yok sayması gibi sebepler ile 1000 kilometreye yakın Afgan sınırını güvence altına alma ihtiyaçları sonucu Taliban’la yakınlaşmış durumda. Taliban ise İran sınırının çoğunu ele geçirmesi sonrası İran’a güvenceler vererek ilişkileri güçlendirmekte. Yakın zamanda Taliban heyetleri Tahran’a giderek görüşmeler gerçekleştirdi. Bunun bir diğer etkisi de Afganistan sorununun çözümü konusunda İran’ın ciddi bir muhatap haline gelmesi oldu. Taliban ele geçirdiği Şii Hazaraların kalabalık olduğu bir bölgeye Hazara yönetici atadı. Fakat İran Taliban’a karşı temkinli davranmakta. Taliban’ın çizdiği ılımlı imajın bir yanıltma olduğu İran’da hâkim görüş durumunda. İran, Hazaralardan oluşturduğu Fatimiyyun Tugayları ile Afganistan sorununa müdahale araçlarını oldukça güçlendirdi. Hatta bu güçlerin Afganistan’ın resmi askeri güçlerinden biri olması önerisinde de bulunmuştu daha önce.
Sonuç olarak; ABD bölgede sadece İslamcı güçlerle tarihsel sorunu olan Hindistan’la birlikte hareket edebiliyor. Diğer tarafta ise Rusya, Çin, İran, Pakistan ve Orta Asya ülkeleri birbirlerine yakın politikalar izlemekte ve bölgesel kutup görüntüsü çizmekteler. Elbette bu ülkeler arasında bölgeye dair çıkar çatışmaları mevcut fakat şimdilik birbirlerine yakın hareket etmeleri daha kârlı gelmekte. Pakistan bu kutup içerisinde Taliban’a yoğun desteği dolayısıyla Afganistan hükümeti ile sorunlu vaziyette. Hatta Afganistan hükümeti Rusya, Çin ve Hindistan’dan Taliban’a karşı yardım isterken, Pakistan’dan herhangi bir yardım istemedi.
OLASI SENARYOLAR VE TÜRKİYE’NİN ROLÜ
ABD emperyalizminin Afganistan’dan askerlerini çektiği sırada Türkiye’den ilginç bir çıkış geldi. Afganistan’ın yurtdışına bağlantısında kritik öneme sahip olan Kabil Havalimanı’nın korumasına Türkiye talip oldu. Daha önce ABD tarafından barış görüşmelerinde arabulucu rolü üstlenmesi istenen Türkiye, Taliban’ın itirazıyla bu rolde yol alamamıştı. ABD, Türkiye’yi Afganistan bataklığına daha fazla çekerken AKP iktidarı riskleri umursamadan kendine biçilen rollere gönüllü atlama eğilimi göstermekte. Fakat ABD’nin bu hamleleri sadece Türkiye üzerinden bazı süreçleri yürütmek değil. Türkiye’nin son dönemde yakınlaştığı Rusya ve İran tarafıyla daha kolay müzakereler yürütmek işin bir yanıyken, diğer yanında ise Türkiye’yi bir taraf seçmeye, pozisyonunu daha net ortaya koymaya zorlamak var. Son dönemde ABD’yle arası açılan, Çin’le hızlı bir yakınlaşma yaşayan Pakistan’ı ABD’nin isteklerine ikna etmek de Türkiye’ye kalıyor. Bütün bunlarla birlikte ABD’nin Afganistan’a dair stratejileri oldukça sınırlı. Ülkeyi komple Rusya, Çin ve İran’a yakınlaşmasını engellemek, bu üçlünün arasında izole edici bir alan yaratmak, bunların ikisi de olmazsa Afganistan’ı tekrar sonu gelmez büyük iç çatışmalara sürükleyerek bu ülkeleri de istikrarsızlaştırma planlarının ötesine geçen stratejilerden bahsetmek çok zor. Hal böyleyken Türkiye, Afganistan’da ABD’ye rakip ülkelerin etkilerini sınırlayıcı bir uzlaşının mimarlığına soyunacağını söyleyebiliriz. Daha düşük ihtimal ise; ABD’nin bu sınırlı olan stratejilerini de gerçekleştiremediği tabloda en azından Türkiye’nin, Çin ve Rusya hakimiyetindeki masada ABD’ye yakın bir aktör olarak bulunmasıdır. Türkiye’nin Afganistan’da bir uzlaşıyı istemesinde mülteci akınının etkisi de büyük. Sayılarının milyonları bulacağı ifade edilen Afgan mülteci akını, Türkiye’nin Avrupa’ya tampon rolünde olması itibariyle başka ülkelere aktarılamayacak durumda. AB’den gelecek fonlar AKP iktidarının iştahını kabartırken diğer taraftan toplumda ortaya çıkan huzursuzluk, zaten kötü giden ekonomiye binecek yük AKP iktidarında çekincilere sebep olmakta. Bunun üstüne araya karışabilecek cihatçı unsurlar Afganistan’da gerilimin arttığı zamanlarda Türkiye içinde de terör eylemleriyle AKP iktidarını zorlayabilir.
Türkiye, son dönemde Taliban’la ilişkiler geliştirmiş olmasına rağmen, bölgedeki geçmişi ve güncel yakın aktörleri sebebiyle Taliban tarafından kabul görmüyor. ABD işgaline kadar Kuzey İttifakı’na destek vermeye devam eden Türkiye daha sonra da hem bu ittifakın eski unsurlarına yakın konumunu korudu hem de iş başına gelen Afgan hükümetlerine ciddi desteği oldu. Son günlerde ise Türkiye, Taliban’la yakınlığını daha çok ifade etmeye başladı. Direkt AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ağzından çıkan ‘Türkiye’nin, Taliban’ın inancıyla ters bir yanı yok’ sözleri ülke içinde tepkilere de sebep oldu. Hanefi mezhebi itibariyle kurulabilecek yakınlık, bu mezhebin en radikal unsurlarından biriyle ters yanı olmadığının ifade edilmesiyle bir bakıma Erdoğan’ın hayalini de yansıtıyor. Taliban sözcüsü ise “Türkiye ile iyi ilişkiler istiyoruz, Türkiye bizim kardeşimiz, inanca dayalı pek çok ortak noktamız var. Türkiye’nin geçmişi bırakıp bugüne ve geleceğe dönmesini istiyoruz. Ondan sonra diyalog isteyebiliriz” açıklamasıyla Erdoğan’a açık kapı bıraktı. Buna rağmen Taliban, Türkiye’nin Afganistan’da kalıcı olmasına ve Kabil Havalimanında bulunmasına karşı çıkıyor. Türkiye ile yakın ilişkileri bilinen Raşid Dostum’un tekrar Kuzey İttifakını örgütlemeye dönük çıkışları da Taliban’ın bu güvensizliğini körüklüyor. Kabil Havalimanı’nın dünyanın en büyük afyon üreticisi olan ve ciddi bir uyuşturucu üretimine sahip Afganistan’dan uyuşturucuların nakledilmesinde önemli bir yer tuttuğu da biliniyor. Türkiye’nin bu havalimanında bulunmak istemesiyle, son dönemde bir mafya lideri tarafından ortalığa dökülen uyuşturucu ticaretine dönük bilgileri beraber düşününce bu hamlenin farklı amaçları barındırdığı akla gelmekte.
Üstteki bilgilerle birlikte değerlendirince Afganistan’da geleceğe dair iki senaryo öne çıkmakta. İlk senaryo; Taliban’ın kırsalda kontrolünü artırıp ve büyük uluslararası tepki almayacağı bazı vilayet merkezlerini ele geçirmeye çalışarak, eli daha güçlü bir pozisyonda uzlaşıya gideceği senaryo. Bu senaryoda uzlaşı süreci ve sonrasında üstte bahsettiğimiz uluslararası güçlerin çıkarlarını gerçekleştirmek amacıyla yoğun siyasi ve yer yer vekalet savaşları şeklinde mücadelelere girişeceğinden bahsedebiliriz. Burada uzlaşının ABD’nin sunduğu yol haritasıyla ve Doha Görüşmeleri sonucunda gerçekleşip gerçekleşmeyeceği belirsiz. Taliban ise bir uzlaşı sonrası gerçekleştirilmesi olası seçimlere iyi gözle bakmıyor. Burada hile vs. durumlarını öne sürse de Taliban’ın gerçek halk desteğinin boyutundan şüphe ettiği ortada. İkinci boyutu ise, şimdiye kadar demokrasiyi küfür olarak gören bir örgütün seçimlere girerek içinde bulunan ve rakip radikallere karşı güç kaybedeceği.
İkinci senaryo ise; merkezi yönetimin hızla dağıldığı, başkent Kabil’in Taliban’ın eline geçtiği, bunun sonucu olarak da ülkenin büyük bir iç savaşa sürüklendiği senaryo. Bu senaryo özellikle ABD’nin uzlaşıyı sağlayamadığı, uzlaşıdan istediğini elde edemeyeceği durumda veya diğer güçlerden birinin bu şekilde daha sağlam bir hakimiyet sağlayacağını düşündüğü durumda gerçekleşebilir. Fakat şimdiye kadar hiçbir gücün böylesi bir durumu istediğinden söz edemeyiz. ABD kaçar şekilde çekilmesiyle buna yol açacağı düşünülse de henüz sahada tablo bu şekilde değil, ABD’nin de böyle bir duruma karar verdiğini söylemek zor olur. Afgan hükümeti kısa sürede sahada Taliban’a karşı gerileme yaşamış olsa da son 10 günlük çatışmaların seyri, Afgan kuvvetlerinin komple dağılmaya uğramadığını gösteriyor. Şimdilik bu ikinci senaryo daha düşük ihtimal olarak duruyor.

