Bir muhalefet türü: ABD parasıyla ABD’nin kucağında

Dergi Gündem Sayı 6 (Ağustos 2021)

H. Murat Yurttaş

Küba’da başlayan protestolar başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere tüm dünyada karşı-devrimcileri, liberalleri ve her türden işbirlikçileri heyecanlandırdı. İlk kez yaşanmayan bu protestolar biraz da 2019’daki Anayasa değişikliği ve sermayeye alan açan kimi düzenlemelerin etkisiyle büyütülmek istendi. Öyle ki, Küba’ya karşı dünyanın çeşitli ülkelerinde düzenlenen bu tür gösterilere katılanların ulaştığı sayıların Küba’daki protestocuların sayılarından çok daha fazla olduğu görülüyor. Dahası tüm dünyada bir “karşı devrimci heyecan” uyandırsa da protestoların bir haftayı bile bulmadan sönümlenmesi de manipülasyonların işe yaramadığını gösteriyor.

Daha önce 1980 ve 1994’te Kübalıların ada ülkesinden ABD’ye botlarla kitlesel şekilde göç ettikleri, daha kalabalık gösterilerin yaşandığı ve daha ciddi sonuçları olan protestolar olsa da sosyal medyanın da etkisiyle bu kadar abartılması esas olarak bu “küçük” ada ülkesinin boyundan çok büyük bir iş yaparak “Şer İmparatorluğu” ABD’nin burnunun dibinde 60 yıllık ambargoya rağmen dimdik ayakta durmasından kaynaklanıyor.

Küba’nın uluslararası ticaretini neredeyse tamamen engellemeye yönelen 60 yıllık ambargodan tek bir satır bahsedilmese de ülkedeki yoksunlukların mutlak nedeni öncelikle ABD ambargosu. 1960’dan beri kısa süreli gevşemeler dışında hep daha da sertleşen ambargonun Küba’ya maliyeti adanın kısıtlı kaynaklarının önemli bir kısmını da heba ediyor.

Ancak bugün başlayan protestoların altında haklı nedenler de var. Örneğin pandemi nedeniyle yavaşlayan dünya ticareti ve durma noktasına gelen turizm Küba’nın hem döviz ihtiyacını karşılamayı hem de kritik ihtiyaçların ithalini zorlaştırınca önemli yoksunluklar ortaya çıktı. Küba’nın kendi aşılarını geliştirmesine karşın bunların etkin şekilde kullanılmasında yaşanan sıkıntılar başta olmak üzere pandeminin etkilerinin yanı sıra Küba’nın son yıllarda sıkı ilişkiler geliştirdiği Venezuela’nın içinden geçtiği çalkantılı dönem nedeniyle işbirliğinin etkinliğini yitirmesi ve yurt dışından gönderilen göçmen dövizlerinin azalması da bu sorunları derinleştirdi.

Bununla birlikte 60 yıllık ABD ambargosuna karşın kişi başına gayri safi yurt içi hasıla, gayri safi milli hasıla ve insani gelişmişlik endeksleri gibi verilerde Türkiye ile aynı kategoride yer alan Küba’nın sorunlarının ülkenin sosyalizm iddiası ile bağının olmadığı söylenmeli. Bunun için ise öncelikle devrimden önceye bakmak yeterli.

DEVRİMDEN ÖNCE KÜBA: ABD’NİN ŞEHVET ADASI

“Umutsuzca yolsuzluğa batmış, Mafya’nın oyun bahçesi, Amerikalılar ve diğer yabancılar için bir genelev”. ABD’li oyun yazarı Arthur Miller 1953 yılında “The Nation” (Millet) dergisinde Küba’yı böyle anlatıyordu.

O dönemin devlet adamlarının, akademisyenlerinin ve gazetecilerinin yazılarında okuduklarınız da bunlardan farklı sayılmazdı.

Örneğin tarihçi Arthur M. Schkesinger, Jr 1973’te yayınlanan “The Dynamics of World Power: A Documentary History of the United States Foreign Policy 1945-1973” (Dünya Gücünün Dinamikleri: Birleşik Devletler Dış Politikasının Belgesel Tarihi 1945-1973) isimli kitabında, “Hükümettin yozlaşması, polis vahşeti, hükümetin halkın eğitim, sağlık, barınma, toplumsal ve ekonomik adalet ihtiyaçlarına kayıtsızlığı … devrime açık bir davetiyedir.” diye yazıyordu.

Bir başkası, ABD’li gazeteci David Detzer, 1950’lerde gezdiği Havana’yı “Genelevler parıldıyordu. Etraflarında büyük bir endüstri oluşmuştu; devlet yetkilileri rüşvet alırken, polisler de koruma ücreti alıyordu. Hayat kadınlarının kapıların önünde beklediklerini, sokaklarda gezdiklerini ve pencerelerden sarktıklarını görebilirsiniz. Bir rapor Havana’da bunlardan 11.500 kadarının çalıştığını tahmin ediyordu. Başkentin eteklerinin, kumar makinelerinin ötesinde ise Batı dünyasının en yoksul ve güzel ülkelerinde biri yer alıyordu.” diye anlatıyordu.

Devrim öncesi Küba ve özellikle Havana Amerikalıların Pompei’si gibiydi. Alkol, uyuşturucu, kumar, fuhuş dolu bir kent, doğal kaynakları sömürülen bir kırsal.

ABD sermayesi Küba’daki şeker alanlarının %40’ını, tüm hayvan çiftliklerini, madenlerin %90’ını, altyapının %80’ini, demiryollarının yarısını, petrol sanayisinin tamamına yakınını, ithalatın üçte ikisini ve bankalardaki mevduatın dörtte birinin sahibiydi. Bunca mala ve kaynağa el konmasının faturası ise Batista rejiminin katlettiği 20 binden fazla Kübalıydı.

ABD Büyükelçisi Earl E. T. Smith’in Franklin Delano Roosevelt’in izinden giderek “en azından bizim piç kurumuzdu” (our son of a bitch) diyerek savunduğu Batista rejiminin 1959 yılbaşında Fidel Castro önderliğinde 26 Temmuz Hareketi tarafından devrildiğinde Batista ve yandaşları ülkeden 700 milyon doları aşan nakit ve sanat eserini kaçırarak Küba’yı son bir kez daha soyuyordu.

Her ne kadar ABD Batista’yı kabul etmeyip sonucunda Portekiz’e sığınmasına ön ayak olsa da Batista rejimin artıkları 1959’dan sonra ABD’ye kaçtı. Zaman içerisinde Miami, önce Küba halkının ABD sermayesi tarafından sömürülmesine ön ayak olan Kübalıların ve sonrasında sosyalizm karşıtı Kübalıların sığınağı oldu.

Böylece ABD ambargosunun bir de kitle tabanı oluşuyordu. Bu kitle tabanı 1980 ve 1994’teki kitlesel göçlerle özellikle daha da genişlemiş oldu.

ABD MÜDAHALELERİNİN KISA TARİHİ

ABD’nin yüzyıllık Batı Yarımküre politikalarını yok eden Küba Devrimi her zaman ölçeğinin çok ötesinde bir öneme sahip oldu ve ABD tarafından da benzer bir büyük öfke ve kinle karşılandı. Devrimden kısa süre sonra başlayan millileştirmelerle Küba’da ABD sermayesinin kontrolünde tuttuğu varlıkları Küba halkına iade etmesiyle de bu düşmanlığın iktisadi temelleri de kurulmuş oldu.

Bu süreçte ABD Küba’ya doğrudan veya dolaylı olarak sürekli müdahalelerde bulundu. 1960’da başlayan ambargo ve ticaret kısıtlamaları bugüne kadar sürerken 1961’de ABD Donanması ve Hava Kuvvetleri’nin de desteğiyle başlatılan Domuzlar Körfezi işgal girişimi ise daha sonra 1965’e kadar süren Escambray Dağları’nda eski Batista askerleri, yerel çiftçiler ve bazı eski gerillalardan oluşan ABD Merkezi Haber Alma Teşkilatı (CIA) destekli bir isyana evrimleşti.

1970’lerden sonra ambargo ile birlikte Küba’ya yönelik muhalif hareketlerin ve figürlerin desteklendiği bir dönem açıldı. Amerikan vakıfları ve devlet fonlarının bir kısmı Miami’deki anti-komünist Kübalılara giderken Küba’ya gönderilen paranın da azımsanmayacak nitelikte olduğunu görmek gerekiyor.

Bunların arasında Alpha 66, Brigada Asalto 2506, El Poder Cubano, Omega 7, CORU gibi silahlı terör örgütlerinin yanı sıra bunlara destek veren Kübalı Amerikalılar Ulusal Vakfı (CANF) gibi ABD merkezli ve Küba’da bulunan çeşitli karşı-devrimci örgütler yer alıyor.

Domuzlar Körfezi’nde işgal girişiminin ezilmesinin ardından özellikle Miami’de pek çok bombalama eylemi ve Latin Amerika başta olmak üzere Küba elçiliklerine yönelik sayısız saldırı gerçekleştiren ABD destekli karşı-devrimci terör örgütleri, aynı zamanda CIA ajanı olan Luis Posada Carriles’in liderliğinde 1976’da 455 uçuş numaralı Cubana Havayolları uçağının bombalanarak düşürülmesi ve 73 kişinin katledilmesi, bir ilk olan 1980’de Birleşmiş Milletler’de görevli Kübalı diplomat Felix Garcia Rodriguez’i öldürmek, 1990’larda hemen her yıl yaşanan otel ve eğlence yerleri bombalamaları gibi pek çok kanlı terör eyleminin yanı sıra Fidel Castro’ya sayısız suikast girişimine de imza atmışlardı.

Hatırlanacağı üzere, bir dönem uluslararası gündemi meşgul eden Küba Beşlisi, Gerardo Hernandez, Antonio Guerrero, Ramon Labanino, Fernando Gonzalez ve Rene Gonzalez, ABD’nin Miami kentinde faaliyet gösteren bu terör örgütleri ile onları destekleyen örgütlerin faaliyetlerini takip ettikleri ve bu örgütlere sızarak terör faaliyetlerini açığa çıkardıkları için ABD tarafından casuslukla suçlanarak yıllarca haksız şekilde esir tutulmuşlardı.

BUGÜNKÜ KÜBA MUHALEFETİ

Küba kuşkusuz doğal kaynakları çok sınırlı küçük bir ada ülkesi olarak 60 yıldır katı bir ambargoyla hedef alınan sosyalizm inşasının henüz başlarında ve bu arada pek çok sorunu aşması gerekiyor. Bununla birlikte, Küba’da kimi eksiklikler olsa da temel olarak ABD’lilerin tanımladığı Batista Kübası’na göre elde edilen gelişim ve başarıların unutturulmasına izin verilmemeli.

Bu açıdan, ABD’nin ve diğer emperyalist ülkelerin Küba’da karşı devrimcilere verdiği maddi desteğin de ortaya konulmasının yararı olacaktır. Bu destekler, uluslararası ödüllerle tanınırlığı arttırmadan başlayarak muhaliflere doğrudan para verilmesine kadar çeşitli biçimler alıyor.

2003 yılı Küba’nın ABD destekçilerine ve karşı-devrimcilere karşı sert tedbirler aldığı ve pek çoğunu tutukladığı bir dönüm noktasını oluşturuyor. Bu dönemde gündeme gelen iddialar her yıl 200 bin Amerikan Doları’nın ülke içindeki muhaliflere dağıtıldığı iddiası da gündeme geliyor. Bunun dışında pek çoğunun merkezi ABD’de olan örgütlere aktarılan milyonlarca dolar da bulunuyor.

Bu açıdan ABD’li gazeteci Tracey Eaton ABD devlet kayıtlarından çıkarttığı kayıtlara göre ABD’nin 20 yılda yaptığı harcamalar içerisinde sivil toplum kuruluşlarına aktardığı kaynaklar resmi rakamlarla 250 milyon doları aşıyor. 1983’te kurulan ABD Ulusal Demokrasi Vakfı (NED) ve Birleşik Devletler Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID) aracılığıyla dağıtılan bu kaynakların içinde Küba’ya malzeme veya nakit para olarak sokulan yüzbinlerce dolar da bulunuyor.

Öte yandan, Kübalı karşı-devrimciler “muhalif” denilerek türlü ödüllerle de öne çıkartılıyorlar. Bunlar arasında Saharov Düşünce Özgürlüğü Ödülü başı çekiyor. Avrupa Parlamentosu’nun Sovyet karşıtı bilim adamı Andrei Saharov adına verdiği bu ödül, Belarus ve Çinliler ile birlikte üç defayla en çok Kübalılara verilmiş. 2002’de Hristiyan Kurtuluş Hareketi’nin kurucusu siyasetçi Oswaldo Paya’nın aldığı ödülü 2010’da Guillermo Farinas alırken 2005’te de 2003’te tutuklanan karşı-devrimcilerin eşlerinin oluşturduğu Beyazlı Kadınlar örgütü almış.

Yine ABD merkezli Gazetecileri Koruma Komitesi’nin verdiği Uluslararası Basın Özgürlüğü Ödülleri’nden dördü Kübalı gazetecilere verilmiş. Bu isimler 1994’te Yndamiro Restano, 1999’da Jesus Joel Diaz Hernandez, 2003’te Manuel Vazquez Portal ve 2008’de Hector Maseda Gutierrez’di.

Yine Kübalı veya Latin Amerikalı pek çok sanatçı da bu kapsamda “halkla ilişkiler” ayağını tamamlıyor.

Ömrü ancak dört gün kadar süren bu protestolara zamanında ve net bir şekilde direnç geliştiren Küba halkı bir müdahaleyi daha atlatmış görünüyor. Ancak Küba’nın direncini belirleyecek olan “şer imparatorluğu” ABD’nin dolarlarına karşı anavatanın ve sosyalizmin savunulması için ülkenin sorunlarının çözülerek sosyalizmin derinleştirilmesi olacaktır.

Related Posts