Türkiye’de sağcılık: Sermayenin sadık bekçiliği

Dergi Dosya Sayı 12 (Şubat 2022)

Gökmen Kılıç

Osmanlı’dan cumhuriyete ve cumhuriyetin kuruluşundan günümüze kadar sağ siyasetin ve düşünce dünyasının kimi merhaleleri olmakla birlikte, sağcılığın temelinde yatan varlık nedenleri hiç değişmedi. Sağcılık, kapsadığı muhafazakarlık ve tutuculukla birlikte, mevcut düzenin korunmasını ve kendi disiplini içerisinde varlığını sürdürmesini amaçlayan gerici bir ideolojidir. İster feodal üretim ilişkileri içerisinde ister modern kapitalist bir devlet düzeninde olsun sağcı ideoloji, egemenlerin iktidarına hizmet etmektedir. Bu anlamıyla sağcılık devletli bir ideolojidir ve egemen sınıfın devlet aygıtına yaslanmadan varlığını sürdüremez.

Egemen güçler iktidarını ideolojik ve zor aygıtlarına dayanarak ayakta tutmaktadırlar. Sermaye sınıfı açısından esas olan demokratik, liberal ya da totaliter bir devlet mekanizmasının varlığı değildir. Sermaye için belirleyici olan düzenin varlığının her şartta sürdürülebilir olmasıdır. Bu nedenle ister olağan dönemlerde ister olağanüstü dönemlerde olsun, sermayenin milliyetçi ve dinci ideolojilere ihtiyacı bulunmaktadır.

Türkiye sermaye sınıfı açısından da durum aynıdır. Geç kapitalistleşen Türkiye’nin burjuva sınıfı, kendi iktidarını korumak için milliyetçi ve dinci örgütlenmeleri kullanarak, sola ve emek mücadelesine karşı kanlı saldırılara imza atmıştır. Bu sağcı ideolojiler aynı zamanda, kendinden olmayan ve sermayenin çıkarlarına ters düşen her şeyle düşmandır. Bu nedenle yakın tarihimiz eşit yurttaşlık isteyen Kürtler, Aleviler ve azınlıklara karşı yapılan baskı ve katliam örnekleriyle doludur. Yapılan tüm saldırıların temelinde iktidarın korunması ve mevcut sömürü düzeninin sürdürülmesi yatmaktadır.

Türkiye yıllardır sağ iktidarlar tarafından yönetilmektedir. Gelinen nokta itibariyle mevcut tablo vahimdir; Türkiye’nin kamu ve doğal kaynakları yağmanmış, dış politikası iflas etmiş ve içerideki temel sorunlar çözülmek bir yana daha fazla derinleşmiştir.

Bu bağlamda, Osmanlı’dan Türkiye’ye uzanan sağ geleneğinin temellerini incelemek, sola ve ilericilere yapılan baskıları hatırlamak ve ülkemizin sağ iktidarlar eliyle nereden nereye geldiğini görmek bugünümüzü anlamamızı kolaylaştıracaktır. 

Son olarak, burada değineceğimiz her bir başlığın ayrı ayrı incelenmeyi hak eden önemli konular olduğunu belirtmek ve yazımızın sınırları nedeniyle yeterince hakkını veremeyeceğimizi hatırlatmak isteriz.

OSMANLI’DAN TÜRKİYE’YE “ÜÇ TARZ-I SİYASET”

Osmanlı Devleti’nde Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük üç temel devlet politikası olarak farklı dönemlerde öne çıkmıştır. Özellikle Fransız Devrimi’yle birlikte çok uluslu imparatorluklar çözülme eğilimine girdiğinde, Osmanlı aydın ve yöneticileri içinde Osmanlıcılık fikrinin hakim olduğunu görüyoruz. Fakat, 19. yüzyılla birlikte önce Yunanistan’ın, 20. yüzyılın başlarında ise tüm Balkan coğrafyasının Osmanlı’dan ayrılmasıyla Osmanlıcılık politikası gerçekçiliği yitirmiştir. 

Bu tarihten itibaren Osmanlı’nın elinde ağırlıkta Müslüman nüfusun bulunduğu Anadolu, Kuzey Afrika ve Orta Doğu’da bulunan topraklar kalmıştır. Bu dönemi belirleyen politik çizgi ise Türkçülüğü kapsamakla birlikte ağırlıklı olarak İslamcılık olmuştur. Hilafet makamını elinde bulunduran Osmanlı için İslam’ın bir tutkal vazifesi göreceği düşünülmüş; ancak Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte İslamcılığın da iş görmediği Arap isyanlarıyla anlaşılmıştır. Osmanlı’nın hakim olduğu Arap coğrafyası emperyalist müdahaleyle birlikte Osmanlı’dan kopmuş ve İslamcılık politikası da fiilen son bulmuştur. 

Avrupa, Afrika ve Orta Doğu’daki önemli topraklarını kaybeden Osmanlı’nın elinde ağırlıklı olarak Türk nüfusun yaşadığı Anadolu coğrafyası kalmıştır. Dolayısıyla Türkçülük, Osmanlı’nın son yıllarında tek gerçek seçenek olarak varlığını sürdürmüştür.

Türkçülüğün tek seçenek olarak görülmesi yalnızca öznel bir tercih olmayıp, kapitalist gelişmenin kendisini bir ulus devlet olarak dayatmasının da sonucudur. Osmanlı’nın son iki yüz yılına damga vuran “Batılılaşma” arzusunun temel olarak bir kapitalistleşme hamlesi olduğu unutulmamalıdır. Doğal olarak kapitalist gelişme ile Türkçülük ulus devlet bağlamda bir örtüşme yaşamıştır. 

Türkçülük işte bu nesnelliğin bir ürünü olarak; Jön Türkler, İttihatçılar ve cumhuriyet kadroları eliyle yeni kurulacak cumhuriyete kendi rengini çalmıştır.

SOLU OLMAYAN CUMHURİYET’TE TÜRKÇÜLÜK, İSLAMCILIK VE PİYASACILIK

Bir ulus devlet olarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin kadroları her ne kadar sağ düşünce dünyasından beslenmiş olsalar da, cumhuriyetin kendi kuruluş paradigmaları ve dinamikleri sol dünyaya ait ögeler içermektedir. Feodal üretim ilişkilerinden kapitalist üretim ilişkilerine geçilmiş, ümmettin yerini millet almıştır; tebaa yerine yurttaş, saltanat yerine anayasa ve meclis vardır; planlı ekonomi, medeni kanun, modern eğitim, sosyal devlet, kadınlara seçme-seçilme hakkının tanınması, dini örgütlenmelerin yasaklanması… 

Bu yeniliklerin tamamı Osmanlı’nın düzeniyle mukayese edildiğinde ilerici adımlardır. Üstelik, emperyalist devletlerle savaşarak kurulmuş bir cumhuriyet olarak egemenlik hakları tamamen ve yalnızca TBMM üzerinden temsil edilmektedir.

Tüm bu olumlu gelişmelere rağmen solun ne adı ne de kendisi vardır. Cumhuriyet, bahsi geçen tüm sol retoriğine rağmen solun siyasi olarak tamamen budandığı ve siyasi temsilinin olmadığı özgün bir yapıda kurulmuştur. Diğer yandan, Türkçülük ya da Türk milliyetçiliği cumhuriyetin temel düsturu olmayı sürdürmektedir. Modası azalan İslamcılık ise hilafetin kaldırılmasıyla birlikte tek başına siyasal bir güç olmaktan çıkmasına karşın cumhuriyetin uhdesinde kalmaya devam etmiştir.

“Halife hal’ edilmiştir. Hilâfet, Hükümet ve Cumhuriyet mâna ve mefhumunda [kavramında] esasen mündemiç [içinde saklı] olduğundan hilâfet makamı mülgadır [kaldırılmıştır].”

Hilafetin kaldırılması mecliste bu cümlelerle ilan edilirken, hilafetin ve dolayısıyla İslamcılığın cumhuriyete içkin bir kuvvet olarak varlığına devam edeceği belirtilmiştir.

Cumhuriyetin bu anlamıyla özgün bir yapısı vardır ve kendi içinde “melezlik” içermektedir. Tarihsel olarak sola yaslanan cumhuriyette solun bulunmamasının birkaç nedeni vardır: Birincisi, kuruluş aşamasında sola yapılan tasfiyelerle ilgilidir. Cumhuriyet kadrolarının ilk yaptığı iş solu tasfiye etmek olmuştur. İkinci neden, Osmanlı’dan cumhuriyete uzanan aydın ve yönetici kadroların “Batılılaşma” bağlamında kapitalist yolu tercih etmelerinde aranmalıdır. 

Tercih edilen yol henüz cumhuriyet ilan edilmeden İzmir İktisat Kongresi’nde kendisini belli etmiştir. Kongre temel olarak; henüz güçlü bir sermaye birikimine sahip olmayan kapitalist sınıfın devlet imkanları kullanılarak güçlendirilmesi kararını almıştır. Dolayısıyla cumhuriyetin ilericiliğinin sınırları daha en başta piyasa tarafından çizilmiş ve tüm kapitalist toplumlarda olduğu siyasal saflaşma da sınıf mücadeleleri temelinde gelişmiştir. 

Fakat cumhuriyetin 1923-1945 dönemini incelediğimizde, henüz zayıf olan kapitalist sınıfın tam hakimiyet kuramadığını söylemeliyiz. Bu nedenle 1923-1945 yıllarının temel belirleyeni zorunlu olarak devletçilik çizgisi olmuştur. Sovyetler Birliği ile kurulan ilişkiler ve emperyalist sistemde oluşan boşlukları da hesaba katarsak Türkiye nispi bir bağımsızlık dönemi yaşamıştır.

Bu tarihe kadar Türkçülük devletin bir eğilimi olarak varlığını korumakla birlikte, dış siyasette bir saflaşma pozisyonu olarak kullanılmamıştır. Türkçülüğün ve sağ siyasetin iç ve dış siyaseti belirlemeye başladığı yıllar İkinci Dünya Savaşı yıllarıdır. Türkiye, özellikle 1940’lardan başlayarak sınıfsal tercihlerini çok daha net bir biçimde ortaya koymaya başlamıştır. Emperyalizm ile kurulan ilişkiler Türkçülüğü bir antikomünist güç haline dönüştürürken, Türkiye’nin bağımlılık ilişkileri de giderek artmaya başlamıştır.

SAVAŞ YILLARINDA TÜRKİYE’DE ANTİKOMÜNİST SALDIRILAR

İkinci Dünya Savaşı’yla birlikte Avrupa’da yükselen faşizm Türkiye’deki siyaseti de önemli ölçüde etkilemiştir. Türk sağı Nazizm’e açıktan hayranlık beslerken, komünizme nefretle yaklaşmaktadır. Kuşkusuz Nazilere hayranlık duyan sağcıların içine CHP’nin kendisi de dahil edilmelidir. CHP’nin tek parti döneminde komünist olmak başlı başına bir tutuklanma sebebidir. “1927 TKP tevkifatı” olarak bilinen tutuklamalarda Nâzım Hikmet ve Hikmet Kıvılcımlı gibi birçok komünist ve aydın tutuklanmıştır. Ancak dahası vardır; dönemin Cumhuriyet gazetesi Hitler ve Mussolini’nin propaganda metinlerini çarşaf çarşaf yayınlayarak faşizme övgüler düzmektedir. Hal böyle olunca, 1940’lı yıllar devletin bir bütün olarak “komünist avı”na çıktığı, sol ve ilericilere dönük fiili saldırıların arttığı yıllar olmuştur. 

Bu yıllarda gerçekleşen saldırılardan biri de 1945 yılında yaşanan meşhur “Tan gazetesi saldırısı”dır. Tan gazetesi saldırısı Türkiye sağının ilerici ve komünistlerine karşı yaptığı ilk linç saldırılarından biri olarak tarihe geçmiştir. Sol görüşlü Tan gazetesi, Türkiye-Sovyet ilişkilerinin geliştirilmesine yönelik yürüttüğü yayın politikası nedeniyle Nazi yanlısı sağcı gazeteler tarafından hedef gösterilmekteydi. Gerici Tanin gazetesinin ve diğer sağ gazetelerin hedef gösterdiği Tan gazetesi, 4 Aralık 1945 tarihinden sağcı güruh tarafından saldırıya uğradı.

Gazetenin yazarlarından Sabiha Sertel bu saldırıyı şöyle aktarmaktadır:

“Saat 09.30’da kalabalık, bir sel gibi Beyazıt Meydanı’ndan Çarşıkapı istikametinde yürüyüşe geçti. Tan gazetesine giderken, Cağaloğlu Yokuşu’nun başında bulunan ve komünizme ait kitaplar satan A.B.C. Kitabevi birkaç dakika içinde yok edildi. Bundan sonra Tan gazetesine gidildi. Bir taraftan, “Kahrolsun komünizm, kahrolsun Serteller, yaşasın Türkiye Cumhuriyeti!” diye bağırıyorlar, bir taraftan da gençler akın akın taşlarla, demirlerle pencereleri, kapıları aşağıya indiriyorlardı.”

Yaşanan saldırının ardından Tan gazetesi temelli kapatılırken dönemin CHP’li Başbakanı Şükrü Saraçoğlu’nun bir Nazi hayranı olduğu hatırlatmak gerekiyor. Bu saldırıdaki başka bir önemli detay ise saldırıya katılan öğrenciler arasında daha sonra Türkiye’de Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı yapacak olan iki sağcı liderin de bulunmasıydı. Bu isimler, Turgut Özal ve Süleyman Demirel’dir. Dolayısıyla CHP ya da sonrasında kurulacak olan Demokrat Parti (DP) kadroları arasında komünizm düşmanlığı bağlamında bir ortaklaşmanın olduğunu görülmektedir. Bu saldırıdan yaklaşık bir yıl sonra CHP içerisinden ayrılarak DP’yi kuran kadrolar, 1950 seçimlerinin ardından Türkiye’yi Soğuk Savaş’ın önemli karakollarından biri haline dönüştürecekti. 

DEMOKRAT PARTİ İKTİDARINDA TÜRKİYE SAĞI

1950’li yıllar Türkiye’nin iç ve dış politikasının emperyalizmle kurulan ilişikler üzerinden belirlendiği yıllardır. Türkiye sermaye sınıfının güvenlik arayışları CHP’nin ağır aksak yürüttüğü dış ilişkilerin daha hızlı ilerlemesine ihtiyaç duymaktaydı. CHP bu nedenle bir anlamda ‘kabuk atmış’, yerine Adnan Menderes’in ve Celal Bayar’ın kurduğu Demokrat Parti iktidara gelmişti. 

Türkiye, Demokrat Parti iktidarıyla birlikte emperyalist kuruluşlar olan NATO, Dünya Bankası, CENTO ve IMF’ye kısa sürede üye oldu. Türkiye’nin NATO’ya girişi Türk askerinin Kore Savaşı’na katılması şartına bağlanırken, Demokrat Parti içeride ve dışarıda tam anlamıyla antikomünist bir siyaset izliyordu. Öyle ki, DP iktidarı Türkiye’nin NATO üyeliği müzakerelerinin devam ettiği günlerde “1951 tevkifatı”yla birçok TKP üyesini tutuklamaya girişmişti.

Türkiye aynı yıllarda, ABD’nin Truman Doktrini ve Marshall Planı kapsamında askeri ve mali yardımlar almaya başladı. DP iktidarının desteğiyle giderek güçlenen Türkçü ve İslamcı yapılar komünizme karşı örgütleniyordu. Bu örgütler yasal alanda; Milli Türk Talebe Birliği, Komünizmle Mücadele Dernekleri, Ülkü Ocakları gibi örgütlenmelerken; yasadışı alanda, silahlı paramiliter bir güç olan “ülkücü komando kampları” vardı. Tüm bu gelişmeler Türkiye’nin emperyalizmle olan bağımlılık ilişkisinin derinleşmesine neden oluyor ve ülke içindeki sol-muhalif güçlerin üzerindeki baskıyı artırıyordu.

Bu örgütlenmeler yalnızca solcuları değil, Türkiye’de yaşayan farklı inanç grupları ve azınlıklar da tehdit ediyordu. 1955’ten itibaren giderek kötüleşen Türkiye ekonomisi “milli çıkar” ekseni üzerinden örtülmeye çalışılmaktaydı. O denem Kıbrıs meselesi gündemi meşgul eden önemli konulardan biriydi. Türkiye’deki Rumların Kıbrıs’taki Rumlara para gönderdikleri haberleri DP’ye yakın gazetelerde sıklıkla işlenerek yabancı düşmanlığı körükleniyor; bu sayede ekonomik kriz halka unutturulmaya çalışılıyordu. 6 Eylül 1955 günü Atatürk’ün Selanik’te doğduğu evinin Rumlar tarafından bombalandığı haberi radyodan duyuruldu. Haberin yalan olmasına rağmen, DP teşkilatları ve Kıbrıs Türktür Derneği üyeleri başta olmak üzere İstanbul’da toplanan kalabalık, ülke tarihinde görülmemiş bir saldırıyı hayata geçirdi. Beyoğlu, Kumkapı, Samatya ve Yedikule gibi gayrimüslim vatandaşların yaşadığı bölgelerde bulunan ev, işyeri, kilise ve mezarlıklar tahrip edilip yağmalanırken, birçok yurttaş bu saldırılar sonucunda hayatını kaybetti. 7 Eylül sabahına kadar süren saldırılar ülke tarihine “6-7 Eylül olayları” olarak geçerken, saldırlar iktidara muhalif aydınların üzerine yıkılmaya çalışılacaktı. DP iktidarı saldırıları organize edenlerin komünistler olduğunu propaganda ediyor ve saldırılarla hiç ilgisi olamayan Kemal Tahir, Asım Bezirci, Hasan İzzettin Dinamo ve Aziz Nesin gibi sol görüşlü yazar ve aydınları tutukluyordu.

SOLUN YÜKSELİŞİ VE GLADYO’NUN SALDIRILARI

DP iktidarı 1960’lı yıllarla birlikte son bulmuş ve Türkiye siyasetindeki saflaşmalar daha belirgin hale gelmişti. Dünya genelinde popülerleşmeye başlayan solun etkisi Türkiye’de de etkisini hissedilir oranda göstermeye başlamıştı. 1961 yılında kurulan Türkiye İşçi Partisi (TİP) kısa sürede solun ve işçi sınıfının yasal alandaki en önemli temsilcisi konumuna gelmişti.

Diğer yandan, sağ siyaset belirli dernek ve kuruluşlar üzerinden örgütlülüğünü sürdürüyordu. Bu tarihlerde Türkçü örgütlenmeler kendi içlerinde bir dönüşüm yaşayarak İslamcılıkla pekiştirilen Türk-İslam sentezine doğru evrilmekteydi. Bunun yansımalarından biri, Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’nin (CMKP) Türkçü çizgiden Türk-İslamcı bir çizgiye geçerek MHP adını almasıydı. Başında asker kökenli Alparslan Türkeş’in bulunduğu MHP, NATO’nun gladyo örgütlenmesine uygun bir biçimde antikomünist bir karakter taşıyordu. MHP lideri Türkeş’in ABD ve müttefikleri için şöyle diyordu:

“Türkiye müttefiklerine faydalı olmuş ve müttefiklerinden de büyük faydalar görmüş bir memlekettir. İttifaklarını iyi kullanamamış, idare edememiş devlet adamlarının sebep olduğu hatalar yüzünden bu ittifaklardan vazgeçilmeye kalkışılamaz.”

MHP ve Türkiye sağı için emperyalizmle kurulan ilişkiler hayatidir ve bu anlamda sağın işbirlikçilik karnesi oldukça kabarıktır. Bunu pratik birçok örneğini görmek mümkündür. Özellikle 60’lı yıllarda ABD emperyalizmine ve NATO’ya karşı ülkenin bağımsızlığı için mücadele eden devrimci öğrencilere karşı sağcı örgütlerinin birçok kanlı saldırısı olmuştur. Bunlar içinde en akılda kalanlarından biri tarihe “Kanlı Pazar” olarak geçen ve 1969 yılında ABD 6. Filosu’nu protesto eden solcu öğrencilere karşı yapılan kanlı saldırıdır. 

Kanlı Pazar, ABD 6. Filosu’na karşı yapılan bir dizi eylemin son halkasında meydana gelmiştir. 1968 yılında başlayan eylemler Deniz Gezmiş ve arkadaşları tarafından protesto edilmiş ve bu eylemler sırasında Vedat Demircioğlu isimli öğrenci İTÜ’ye ait yurt binasından aşağıya atılarak öldürülmüştü.

1969 yılında tekrar İstanbul’a gelen 6. Filo’ya karşı dönemin devrimci gençlik hareketleri tarafından “6. Filo Defol” sloganıyla yeniden protestolar düzenlenmiştir. ABD ve Türkiye arasında yapılan ikili anlaşmaların iptal edilmesini isteyen öğrenciler 16 Şubat’ta İstanbul’da yasal bir miting yapmak için valilikten izin almışlardı.

Miting günü yaklaşırken sağcıların eyleme saldıracağı haberleri giderek yayılıyordu. 14 Şubat günü Cuma namazından çıkan Komünizmle Mücadele Derneği ve Milli Türk Talebe Birliği üyeleri “Bayrağa saygı” mitingi düzenleyerek 16 Şubat’taki mitingi hedef gösteren konuşmalar yaptılar.

Miting günü olan 16 Şubat’ta ABD’yi protesto etmek için toplanan sol görüşlü öğrencilere farklı illerden getirilmiş sağ görüşlü kişiler tarafından saldırı planı hazırlanmıştı. Saldırı öncesindeki durumu devrimci gençlik önderlerinden Harun Karadeniz şöyle anlatıyor: 

“16 Şubat 1969 günü ilk haber Dolmabahçe Camii’nden geldi. Kalabalık bir grup cami çevresinde toplanmış namaz kılıyordu. Saat 10 sularında durumu bizzat görmeye gittim. Topluluğun çoğu sakallı ve bereli kimselerdi. Bize saldıracak olan bunlardı. Şehrin yabancısı oldukları anlaşılıyordu.”

Miting günü Beyazıt’tan yürüyüşe geçen ve Taksim Meydanı’na ulaşan devrimci öğrencilerin önü polis tarafından kesilir ve o sırada kalabalığın üzerine bomba atılır. Patlamanın etkisiyle alana dağınık bir şekilde girmeye çalışan öğrencilerin üzerine bu kez sağcı grup tarafından sopalı ve bıçaklı saldırı yapılır. Saldırılar sonucundan yüzlerce kişi yaralanırken Ali Turgut Aytaç ve Duran Erdoğan adlı gençler bıçaklanarak hayatını kaybederler.

ABD 6. Filosu’nu protesto etmek isteyen gençlere yapılan saldırı nedeniyle bugünün adı Kanlı Pazar olarak anılmaktadır. Kanlı Pazar, bağımsızlık için ABD’ye karşı yürüyenlerle emperyalizmin taşeronluğunu yapanların karşı karşıya geldiği tarihsel bir gün olarak tarihe geçmiştir.

15-16 HAZİRAN: İŞÇİ SINIFININ GÜCÜ VE 12 MART MUHTIRASI

Yapılan kanlı saldırılara ve tüm baskılara rağmen işçi sınıfının ve 68 gençliğinin yükselişi 70’li yıllarda da devam etti. 1970 yıllar işçi sınıfının büyük direnişi olan 15-16 Haziran ile başladı. 1967 yılında kurulan Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) işçi sınıfı içerisinde etkili bir güç haline gelmişti. DİSK’in yürüttüğü sınıf sendikacılığında rahatsız olan patronlar yeni bir sendika yasası çıkararak işçi sınıfının gücünü ve sendikal mücadelesini kırmak istiyorlardı. Bu doğrultuda hazırlanan yasa tasarısı meclise sunuldu. Bunun üzerine DİSK Başkanı Kemal Türkler, 14 Haziran’da işçi temsilcilerini ve sendika yöneticilerini toplantıya çağırdı. 15 Haziran günü İstanbul ve Kocaeli’ndeki işyerlerinde yasa tasarısına karşı eylemler başladı. İşçiler, “Anayasaya aykırı kanun çıkaranlar işçi düşmanıdır” diyerek büyük bir yürüyüş başlattılar. 16 Haziran’da İstanbul’da 113 işyerinden gelen toplam 70 bin işçinin katıldığı büyük bir yürüyüş gerçekleştirildi. İşçileri engellemek isteyen Adalet Partisi (AP) Hükümeti, Topkapı ve Aksaray yönünden Eminönü’ne gelen işçilerin Beyoğlu tarafına geçmemesi için Haliç üzerinde bulunan köprülerin kanatlarını kaldırmak zorunda kaldı.

Bu eylemler sonucunda 2 işçi ve bir yurttaş hayatını kaybederken, hükümet 60 gün süreyle sıkıyönetim ilan etmek zorunda kaldı. Direnişten sonra Anayasa Mahkemesi TİP’in başvurusu üzerine yasa tasarısını “Anayasaya aykırılık” gerekçesiyle iptal etti ve yasa tasarısı geri çekildi.

15-16 Haziran eylemleri Türkiye’de işçi sınıfının varlığına dair teorik tartışmalara son vermesi bakımında da ayrı bir öneme sahiptir. “Türkiye’de işçi sınıfı var mıdır?” tartışmasına işçi sınıfı meydanları doldurarak yanıt vermiştir. Hatta işçi eylemleri sermaye sınıfını öylesine korkutmuştur ki, çok sayıda patronun bu eylemler esnasında devrim olacağı korkusuyla ülkeyi terk ettiği bilinmektedir.

Türkiye sermaye düzeni ise işçi sınıfının büyüyen örgütlü gücü karşısında panikleyerek çareyi 12 Mart askeri muhtırasında aradı. TSK tarafından 12 Mart 1971’de verilen muhtıra işçi sınıfının ve solun yükselişini durdurmayı hedefliyordu. Muhtıra sonrasında devrimcilere yönelik tutuklamalar başlamış ve devrimci gençlik liderleri Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan tutuklanmıştı. Deniz Gezmiş ve arkadaşları askeri rejimin gölgesinde yapılan hukuksuz yargılamalar neticesinde 6 Mayıs 1972 günü idam edilmişlerdir. Tarihe kara bir leke olarak geçen idamlarda askerler kadar Türk sağının da katkısı vardır. Mecliste yapılan idam oylamasında sağcı liderlerden Süleyman Demirel ve Alparslan Türkeş’in kabul oyu kullanırken, Milli Nizam Partisi (MNP) lideri Necmettin Erbakan ise oylamaya katılmamıştır.

KANLI 1 MAYIS’TAN 12 EYLÜL’E TÜRK SAĞININ TERÖR DÖNEMİ

Türkiye tarihinin belki de en kanlı ve karanlık dönemi 70’li yılların ikinci yarısında yaşandı. Solun toplumsallaştığı ve gerçek bir güç haline geldiği bu yıllarda Türk sağının bitmek bilmeyen saldırıları meydana geldi. Emperyalizm ve sağ iktidarlar tarafından beslenen sağcı çeteler tarihte eşine az rastlanır seri katliamlara imza attılar. 

Bu saldırıların başında 1977 1 Mayıs’ında yapılan kanlı saldırı gelmektedir. 1 Mayıs 1977 günü Türkiye’nin birçok noktasından 1 Mayıs’ı kutlamak için İstanbul’a gelen yaklaşık 500 bin emekçi Taksim Meydanı’ndaki görkemli kutlamalara katılmıştı. Tarihi bir gün olan 1977 1 Mayıs’ına tarihte görülmemiş bir katılım gerçekleşiyordu. DİSK Başkanı Kemal Türkler’in yaptığı konuşmanın hemen ardından meydanda bulunan Sular İdaresi ve Intercontinental Oteli’nin çatısından alandakilerin üzerine otomatik silahlarla ateş açıldı. Oluşan panikle birlikte etrafa kaçışan kitlenin üzerine polis tarafından ses bombaları atılarak panzerlerle müdahale edildi. Kalabalığın kaçmak için gittiği Kazancı Yokuşu’nda yaşanan arbede nedeniyle 28 kişi ezilerek hayatını kaybetti. Kanlı 1 Mayıs’ta 5 kişi silahla vurularak, bir kişi ise polis panzerinin altında kalarak yaşamını yitirdi. Toplamda 34 kişinin yaşamını yitirdiği saldırılarda yüzlerce kişi de yaralandı. Bu saldırının arkasında gladyo tarafından eğitilen sağcı çeteler bulunuyordu.

1977 1 Mayıs’ından sonra sağcı-ülkücü saldırılar sıklaşarak devam etti. Amaçlanan, Türkiye’de bir iç savaş durumu yaratmak ve askerin yönetime el koymasını sağlamaktı. 12 Eylül 1980’e kadar yoğunlaşan saldırılarda sol görüşlü olduğu bilinen ve aralarında aydın, akademisyen, hukukçu ve işçi önderlerinin de bulunduğu binlerce yurttaş hayatını kaybedecekti. 

1977-1980 yılları arasında sağın terör dönemi olarak adlandırabileceğimiz saldırıları şöyle sıralamak mümkün: 

24 Mart 1978’de Savcı Doğan Öz’ün ülkücüler tarafından öldürülmesi, 17 Nisan 1978’de Malatya’da Alevi yurttaşlara yönelik saldırıda 8 kişinin öldürülmesi, 8 Ekim 1978’de İstanbul Bahçelievler’de 7 TİP’li öğrencinin evlerinde öldürülmesi, 19 Aralık 1978 tarihinde Kahramanmaraş’ta Alevi ve solculara yönelik katliamda 120 yurttaşın öldürülmesi, Mayıs 1980’de Çorum’da başlayan saldırılar sonucunda 57 yurttaşın öldürülmesi, 22 Temmuz 1980 tarihinde işçi önderi ve DİSK Başkanı Kemal Türkler katledilmesi…

Yapılan siyasi cinayet ve saldırılar Türkiye’de istenilen terör ortamını oluşturmuş ve ülke nihai olarak askeri bir diktatörlüğe doğru götürülmüştür.

12 EYLÜL ASKERİ REJİMİ: HEM FİKİRLERİ HEM KENDİSİ İKTİDARDA OLAN SAĞCILIK

1980 yılına gelindiğinde ülke bir iç savaş ortamına doğru sürüklenmiş, siyasette ve ekonomide yaşanan kriz iyice derinleşmişti. Gerekli “şartların olgunlaşması”yla birlikte 12 Eylül günü askerler darbe yaparak yönetime el koydular. Darbeyle birlikte o zamana kadar yapılan saldırılar yerini askeri rejimin doğrudan uyguladığı sistemli sindirme operasyonlarına bıraktı. Resmi sayılara göre, ülke genelinde 650 bin kişi gözaltına alırken, 230 bin kişi askeri mahkemelerde yargılandı. Askeri mahkemelerde yargılananlar arasından 47 kişi idam edildi ve yüzlerce kişi gördükleri işkence nedeniyle yaşamını yitirdi.

12 Eylül’ün askeri rejiminin insanlara yapılan zulüm ve işkenceler dışında başka anlamları da bulunuyor. Bunlardan ilki 12 Eylül’ün siyasi boyutuyla ilgilidir; 12 Eylül darbesi, daha önceki darbelerden farklı olarak solun siyasi alandan tamamen temizlenmesini hedeflemiştir. Dolayısıyla, solu olmayan bir Türkiye’nin tüm siyasal alanı sağ siyasete teslim edilmiştir.

Bir diğer boyutu, 24 Ocak 1980’de açıklanan piyasacı ekonomi programıyla ilgilidir. Yeni ekonomik programa göre Türkiye’nin dış pazara tamamen açılması ve piyasa düzeninin kurumsallaşması hedeflenmiştir. Bu kararların uygulanabilmesi için öncelikle işçi sınıfının ve solun siyasi etkisinin yok edilmesi hedeflenmiştir.

Son boyutu ise, ABD ve AB emperyalizminin Sovyetler Birliği’ni kuşatma stratejisi ile ilgilidir. Özellikle İslamcı yapıların sosyalizme karşı yürüttüğü “yeşil kuşak projesi”nin Türkiye’de güç kazanması emperyalizm için kritiktir. Bu nedenle Türkiye’de dinci gericiliğin önünün açılması istenmektedir. 

Askeri darbenin ardından Türkiye’ye biçilen roller özetle bunlardan oluşmaktadır. Yeni düzenin siyasi kanadında öne çıkan isim ise Turgut Özal olmuştur. Özal hem piyasacı hem de gerici bir çizgiyi temsil ettiği için askeri rejimin yıldızı olmuştur.

SAĞIMIZI SOLUMUZU ŞAŞIRMAMAK İÇİN…

12 Eylül’ün beklenen sonuçları 90’lı ve 2000’li yıllarda ilericilere ve emekçilere acı birer reçete olarak çıkarıldı. Gerici bağnazlık katliamlarına kimi zaman 1993’te Sivas’ta aydınlarımızı diri diri yakarak, kimi zaman 2015’te Ankara Garı’nda kadın-erkek, yaşlı-genç demeden bombalayarak devam etti. Ülkemiz sağ iktidarlar eliyle rantçı müteahhitlere, tarikatlara, cemaatlere, Fethullahçı çetelere ve mafya bozuntularına terk edildi. Vatan-millet diyerek iktidara gelenlerin, ülkemizi dışa bağımlı hale nasıl getirdikleri bugün yaşadığımız ekonomik krizle hepimiz görüyoruz. Türkiye halkının bu piyasacı ve gerici düzende yürüyebileceği bir yol kalmamıştır.

Diğer yol ise alabildiğine aydınlık, alabildiğine ferahtır. Bu yol, geçmişinde tek bir kara leke bulunmayan emekçilerin yoludur; yüz karası değil, kömür karasıdır.

Related Posts