İnsanlığın geleceğini gençler belirleyecek

Gündem Sayı 35 (Mayıs-Haziran 2026)

Fiziksel gücün kötüye kullanılmasını teşvik eden unsurlar o kadar arttı ki; evde, okulda, işyerinde, trafikte, maçta, sokakta, parkta, dükkânda, sayılamayacak kertede… Oysa şiddet, bireye ve topluma içkin değildir, sistemden kaynaklanmaktadır. Neoliberalizmin doruğa çıkardığı bu acımasız yarışmacı rekabet dünyasında “kazanmayı” yücelten anlayış, kişiyi bu amaca yönlendirdiğinden şiddetin araç olarak kullanılmasında şaşılacak bir şey yoktur.

Tülin Tankut

Akran zorbalığı, okullardaki saldırılar ve çocuk yaştaki gençlerin karıştığı   diğer şiddet olayları, ülkemize de sirayet etmiş bulunuyor. Artan olaylar, “suça sürüklenen çocuklarımızı”   gündeme getirdi.  Peki, sorumluluk sahibi yetişkinler olarak çocuklarımızın makûs talihini sona erdirebilmek için biz ne yapabiliriz?  Bilimsel çevrelerden gelen önerilere aşağı yukarı hepimiz aşinayız: Küçük yaşlardan itibaren çocuğa değer vermek, izni olmadan ona dokunmamak; unutulmasın ki, çocuk, ailenin sahipleneceği bir nesne değildir. Çocuk kendini istismardan korumak üzere yetiştirilmelidir. Çocuğun şikâyetleri ciddiye alınmalıdır. Velilere rehber öğretmen ve pedagog yardımı gerekmektedir. Bu tür öneriler çocuk yetiştirme konusunda kuşkusuz yararlıdır. 

Ama devletin yükümlülüklerini tek başına annenin yerine getirmesi beklenir. Üstelik, “İyi olur Allah’tan, kötü olur kuldan” hesabı, çocuk yetiştirirken toplumsal ve siyasal baskılarla annede suçluluk duygusu yaratılır. Her sorunlu çocuktan anne sorumlu tutulur: Koruyucu mu, hükmedici mi? İnsanların içine doğdukları toplumdaki inanç sistemleri de yaşamı algılayışlarında belirleyici bir rol oynadığından annenin bu konumu içselleştirmesi zor olmaz. Üstüne üstlük kurulu düzenin din adamı, bilim insanı, hukukçusu, siyasetçisi, medyası tarafından oluşturulmuş bir kuşatmanın ortasındadır. Çevreden gelen annelik güzellemesi telkinleri, kuşatmayı gözlerden ırak tutar. 

Ülkemize gelince; çocuğun bakımı ve eğitimi giderek zorlaşmaktadır. Bağımsız uzmanlara göre iş, dünyayı saran neoliberal politikaların paradigmasına kaldıysa, tünelin ucundaki ışığı görmek olası değildir. Nitekim bakım ve eğitim olanaklarından yararlanamayan çocukların bir bölümü çocuk işçi olurken bir bölümü de kapitalizmin yarattığı sahte dünyaya uyum sağlayamadığından kapılıp gidiyor bahtının rüzgârına. (Uyuşturucu, gasp, hırsızlık, çeteciliğe özenme, bahis oynama vb.) Zorbalıksa hemen her ülkede, geçmişte de vardı. Ama örneğin bizde sözel şiddetten öteye geçilmezdi: Lakap takılırdı. (Şişko patates, dört göz, çalışkan öğrenciye inek, hanım evladı vb.)  

Ancak, artık iş çığırından çıkıp küresel bir sorun haline geldi. (İngilizce’deki “bullying” kavramının Türkçedeki karşılığı akran zorbalığıdır.) Bu durum,  kurulu düzenin bakış açısını benimsemiş uzmanların genel söylemleriyle açıklanacak basitlikte değildir. Sözgelimi, çocuğun canavarlaşmasında madde kullanımının rolü büyüktür, deniyor. Maddeye erişim kolaylaşmıştır. Kullanıcı yaşı 13-14’e düşmüştür. Cezaevlerindeki yetişkin bağımlı sayısı katlanarak artmaktadır. Sorun için çözüm bellidir: Gelişmiş ülkelerdeki gibi, yönetimlerin uyuşturucuyla kararlı bir biçimde mücadele etmeleri gerekir. Ancak uyuşturucu baronlarının yönetimler üzerindeki baskısı nedeniyle uyuşturucuyu ülkeye sokmamak mümkün değildir. (Uyuşturucu ortalık yerde dolaşıyorsa anne ve babaların elinden ne gelir?) Demek sorunun tüm dinamiklerini göz önüne alıp gerçek temeline inmek zorunludur.

Söz gelimi, katil zanlısı yeni yetme, cinayet işlemeyi yalnızca sosyal medyadan mı öğreniyor?   Kadın düşmanlığı anlamına gelen Misogynie’nin (mizojini) , “öteki”ne yönelik “düşmanlık kültürü”nün bunda hiç mi rolü yoktur? Fiziksel gücün kötüye kullanılmasını teşvik eden unsurlar o kadar arttı ki; evde, okulda, işyerinde, trafikte, maçta, sokakta, parkta, dükkânda, sayılamayacak kertede… Oysa şiddet, bireye ve topluma içkin değildir, sistemden kaynaklanmaktadır. Neoliberalizmin doruğa çıkardığı bu acımasız yarışmacı rekabet dünyasında “kazanmayı” yücelten anlayış, kişiyi bu amaca yönlendirdiğinden şiddetin araç olarak kullanılmasında şaşılacak bir şey yoktur. Ülkemizde şiddet gündelik yaşamın bir parçası haline gelmiş, güçlünün güçsüzü sindirme, boyun eğdirme, daha da ileri giderek yaşamdan koparma boyutuna kadar varmıştır. Durum bu kadar vahimken şiddet dili ekranlardan eksik olmuyor.  Televizyon dizilerindeki bâriz şiddete, en çok kadınların izlediği gündüz kuşağı programlarında bile reytingi (izlenme oranı) artırdığı için kişilerin kullandığı şiddet diline, davranışlara izleyiciler olarak isyan etmeye “gücümüz yetmiyor.”  Kavga patırtı sırasında gözümüzün önünde cereyan eden insan hakları, kadın hakları ihlallerine göz yumuyoruz.  Dünyanın her yerinde parlamentolarda bile şiddet eksik olmuyor. (ABD başkanı Trump’ın, 80. yaşını Beyaz Saray’da “kafes döğüşü”yle kutlayacağı haberine ne demeli!) İnsanlık adına utanç verici olansa, zorbalığın seyirci bulabilmesidir. (Horoz dövüşüymüş, boğa güreşiymiş, çağ dışı görüntüler, bugünkülerin yanında hafif kalıyor)  

Sorumluluk sahibi biz yetişkinlerin gidişata seyirci kalma lüksü yoktur. Zorbalık karşısında kesinlikle ödün verilemez. Ancak kapitalist sistem, toplumda istikrarsızlığı yaratma başarısını gösterdiğinden zorba ve kurban rolleri de değişebiliyor; zorbanın kurban, kurbanın zorbaya dönüşebildiğine tanık oluyoruz. Dolayısıyla kurbanı korumak, zorbanın yetişkin gibi yargılanmasına bel bağlamak sorunu ortadan kaldırmayacaktır. Kesin sonuca varmak için izlenecek yola gelince; Öncelikle zorba-kurban ilişkisinin üreticisi kapitalizmi eleştirmekten geçiyor.  Bilimsel bir gerçek olarak insan özünde ne iyidir, ne kötüdür. Katil doğulmaz, katil olunur. “Katil Doğanlar” (Natural Born Killers”) bir filmin adıdır. (1994, ABD yapımı filmde, medyadaki şiddet anlayışı ve toplumsal yozlaşma eleştirilir.)

Dünya genelinde, neoliberal politikalar ve milliyetçi-maneviyatçı güçlerin kıskacındayken, örgütlü muhalefetin kapitalizme, emperyalizme karşı çıkmasının zorluğu ise tartışılmaz. Günümüzün kaotik ortamı, Batılı entelektüelleri bile isyan ettiriyor: Çağdaş toplumu Michel Foucault, “disiplin toplumu” diye tarif ederken Gilles Deleuze daha da ileri giderek, “kontrol toplumu”na doğru evrilirken, “dünya bütünüyle duvarsız bir hapishaneye dönüşüyor” saptamasını yapıyor. Kapitalizm, ayrıca mistisizmi metalaştırdığı gerekçesiyle de eleştiriliyor. 

Sonuç: Sorumlu yurttaşlar olarak çocuklarımızı koruma konusunda girişimde bulunacaksak öncelikle kapitalist sistemin yarattığı “bölünmeler”e teslim olmayacağız. İşçi ve emekçi, çiftçi, kadın, öğrenci, emekli vb. toplumsal mücadeleleri birleştirici unsur laikliktir. Sosyal devlet, laiklik sayesinde ayakta kalabilmektedir. Yurttaşlar olarak hâlâ hak arama olanağına sahip olduğumuzu unutmamalıyız.  Suça sürüklenen çocuklara ilişkin araştırma komisyonu raporu TBMM’den geçmeyi bekliyor. Çocuktan sorumlu tüm yetişkinler için sınav zamanı.

 

Related Posts