Vedat Altan
Kemalizmin iktisadi temellerine ilişkin bir soru ile başlayacaksak eğer, akla ilk gelen soru; kemalizmin temellerinde bir ideolojik bütünlük var mıdır? Şeklinde olacaktır. Ya da kendisi ile anılan bir ideolojik akım bırakabildi mi? Kemalizmin evrenselleşmiş bir ideoloji olduğu kısmı tartışma götürür. Akademik yayınlarda ve siyasal düşünce dünyasında kemalizmin dünyayı etkileyebilmiş ya da sürükleyebilmiş bir dönem için ideolojik referans numarası olup olmadığı üzerinden bir ön kabulün olmadığını söylemek olanaklıdır. Türkiye içi tartışmalarda ise bu konuya farklı yaklaşımlar sergilense de, örneğin A. Taner Kışlalı bir ideoloji olduğunu savunurken, D. Avcıoğlu ve N. Berkes ise olmadığını söylemişlerdir. İçeriklerine uzun uzadıya girmeyeceğiz elbette ama kemalizmin ideolojik olarak daha çok bu topraklara özgü bir halkçı model olduğunu belirtip geçelim.
Türkiye Cumhuriyeti rejiminin düşünsel altyapısını hazırlayan kadroların tek bir bağlamsallıktan hareket etmediği, rejimi biçimlendiren etmenler açısından pek çok arka planın var olduğu, bunlardan belkide en önemlisinin kalkınma sorunu olduğu aşikardır. Kuruluş retoriğine takılıp kalmasalar da, çok hazırlıklı gelmediklerini söyleyebiliriz. Bu bağlamda Cumhuriyet döneminin kalkınma sorunsalına çözüm amacıyla ortaya koyduğu ekonomik perspektifin bir değerlendirmesi yapılmalıdır. Bu perspektifin hangi yana düştüğü sadece 1923 sonrası gelişmeler olarak okumak doğru olmayacaktır, Kadrolarını aldığı İttihat ve Terakki hareketinin bütün idealist kaygılarına rağmen önerdikleri fikirler eklektik ve pragmatik olmaktan öteye gidememiştir. İttihat ve Terakki’nin ekonomi politikalarına ilişkin düşüncelerinin iktidara gelene kadar olgunlaştığını söylemek zordur. İttihat ve Terakki içinde ekonomik sistem tercihleri açısından liberal iktisat ve milli iktisat taraftarları olmakla beraber; sosyalist bir iktisadi gündemin hiç olmadığı, bunu “toplumun gelişmişlik düzeyi” nedeni ile reddettikleri çok defa yinelenmiştir.
Bu perspektifin hayata geçirilmesi için atılan adımları İzmir İktisat Kongresi’nde ve bu kongrede alınan kararlarda bulabiliriz. Tercihlerinin milli bir ekonomi olduğu fikriyatını daha önce açıkça belli eden ve etrafına bu konuda güvence veren kadrolar, kendilerini boyunduruk altında tutan ve ideolojik olarak yaslandıkları bağımsızlık vurgusu ile ellerindekileri kamulaştırarak bu anlaşmalardan kurtulma yoluna gitmişlerdir. Özellikle İzmir İktisat Kongresi’nde alınan kararlar okunduğunda görülecektir ki özel sektör ve yabancı sermayeyi de önemseyen bir tutum takındıkları, bu yüzden kapitalizm ve kapitalizmin temel ideolojisi olan liberalizmin öncelendiğine dair yapısal tartışmalar yapıldığı bir ön evreden de geçmiştir. Lozan Antlaşması bu anlamı ile kritiktir. Kapitülasyonlar gibi bir beladan kurtulmak, kongre dönemine göre iktisat kadroları için müthiş bir başarıdır.
Mustafa Kemal Atatürk İktisat Kongresini açış konuşmasında “Kanunlarımıza uymak şartıyla yabancı sermayeye gereken güvenliği sağlamaya her zaman hazırız” demiştir. Atatürk’ten sonra konuşan Ekonomi Bakanı Mahmut Esat Bozkurt da “Yeni Türkiye Ekonomi Okulunun yabancı sermayeye karşı bir düşmanlığı olduğu sanılmasın. Türklerle aynı kanunlara ve şartlara bağlı olmak üzere yabancı sermayeye hatta başka memleketlerden fazla kolaylık göstermeye hazırız” demiştir. Bozkurt aynı konuşmasında “yeni Türkiye’nin ekonomi politikalarının nevi şahsına münhasır bir hususiyette olduğunu, Cumhuriyet’in ekonomik anlamda herhangi bir iktisat ekolüne intisap etmiş olmayıp kendi modelini geliştirdiğini” belirtmişti.
Her devrim sonrası olduğu gibi ortaya çıkan yeni ekonomik program ile işe başlanmış, 1924 tarihinde İş Bankası’nın kurdurulması, İstanbul, İzmir, Trabzon ve Mersin gibi limanların işletmesinin 1925 yılında devlet tekeline geçirilmiş olması, aynı yılda Sanayi ve Maarif Bankasının kurularak Osmanlı yönetiminde sayıları yirmi ikiyi bulan fabrikaların devralınarak işletilmesi ve buna ek olarak demiryolu yapımı ve işletmeciliğin kamulaştırılması kuruluş döneminin devletçi modelinin ilk örneklerdir.
Emperyalizmin birinci paylaşım savaş sonrası yeniden inşayı henüz tamamlayamadan üstüne büyük bir kriz ile sarsılması, kurulmakta olan yeni Cumhuriyet için bir fırsat olarak görülmelidir. Temel yönelimi modernleşme ve sanayileşme olan bu gecikmiş birikim, daha az müdahalenin olacağı bu dönemi fırsat olarak görmüş ve teknolojik transfer ve yatırımı konusunda rotasını Sovyetlere çevirmiştir.
Her ne kadar İzmir İktisat Kongresi ile yapısal çözüm çok öne çıkarılsa da, sanayileşme ve teknolojinin hayatta kalmasını sağlayan asıl program 1930 yılında yapılan “Birinci Sanayi Kalkınma Planı”dır. Bugün bildiğimiz, ve her ne kadar özelleştirilmiş olsa da, bir çok şeker, tekstil, madencilik tesisi bu kalkınma planı ile hayata geçirilmiştir. 10 yıl süren bu dönem aynı zamanda “millici” bir kalkınmanın hazırlık dönemiydi. Bu dönemde Sovyetler ile yakınlaşmanın çok tehlikeli olduğunu fark eden İngiltere siyasi süreçlere müdahale ederek savaş sonrası ortaya çıkacak yönelimlerin temelini atmıştır. Bu başka bir yazının konusu olacaktır.
KAMUCULUK NEREYE KADAR?
Peki neden kamuculuk 80’lerden sonra tasfiye edildi? Kemalist dönemde “muhteşem” işler başaran kamuculuk/devletçilik birden tu-ka-ka ilan edildi..
Burada yanıtı, belkide makas değişimleri geldiğinde dümeni hangi tarafa kimin nasıl bükeceğine karar verecek iktidar klikleri kimlerdi sorusunda aramak gerekiyor. Devletçi bir kapitalizmin, 40’ların başında, hele de savaş koşullarında dümeni sosyalizme bükmek daha kolayken neden tercih edilmediğinde aramak gerekiyor.
Reel sosyalizmin varlığı ile güçlenen işçi sınıfı ve kazanımları emperyalist merkezler için artık katlanabilir olma noktasını aşıyordu. Tabii esas olarak, kapitalizmin yapısal bir durumu olarka, azalan karlar yasasının merkeze oturduğunu bilerek okumak gerekiyor bu süreci. Eksik tüketimci okumalar genellikle üretim krizleri açıklaması ile bunu aşmaya çalışsa da sınıf kazanımlarına saldırının merkeze konması daha sağlıklı bir okuma olacaktır.
Reel sosyalizm deneyimini yıkmak üzere yıllardır ideolojik ve siyasi olarak hazırlanan emperyalizmin, işin bir diğer noktasına da yüklenmesi gerekiyordu. Bu nokta ekonomik olarak kamuculuğu tasfiye etmeyi merkeze koyan bir neoliberal yönelim ve bunun getireceği geçici rahatlamanın yaratacağı boşluktu. Yıkım ilk olarak İngiltere’de başladı, Teatcher bunun için biçilmiş kaftandı. İngiltere’de her ne kadar şiddetli direnişler gerçekleşmiş olsa da, bu tasfiye sonunda binlerce işçi işsizler ordusuna katılmış oldu. Bu sürecin örülmesinde uzun süreye yayılan bir ideolojik saldırının geldiğini hatırlatmak gerekiyor. Benzer süreç ülkemizdeki özelleştirme dalgası öncesine yayılmış iken, ilki 90’larda geri püskürtülmüş olsa da ikinci dalgada buna karşı koyulamamıştı.
Sermaye açısından 60’lı ve 70’li yıllarda işçi sınıfına verilen tavizler, azalan karlar yasası açısından çok can sıkıyordu. Birde bunların üstüne ülkelerin korumacı duvarları o pazarlara girmeye engel oluştururken diğer taraftan yüksek maliyet ile iş yapan içerideki sermaye grupları açısından dışarısı ile rekabet yapılamaz bir noktaya gelmişti. Kısacası montaj sanayi ara mamül seviyesinin ötesine geçemez olmuştu. Girdi hammaddeleri düşük bir katma değer ile iç pazarda ve az sayıda dış pazar alıcısı ile bütçe açığında geri dönülemez bir delik açmıştı. İşte tam da bu süreçte sermaye açısından ikna süreçleri tamamlanmış ve kamuculuğun ülkemizdeki tasfiyesinin yolları döşenmiş oluyordu.
24 Ocak Kararları ile “duvarların kaldırılması” ve serbest dolaşım ile korumacı politikaların yok edilmesi, ekonominin bu liberal dalganın içine girmesini sağlamıştır. 24 Ocak Kararları’na genel olarak bakacak olursak:
- %32,7 oranında devalüasyon yapılarak günlük kur ilanı uygulamasına gidilmiş,
- Devletin ekonomideki payını küçülten önlemler alınmış, KİT’lerdeki uygulamaya paralel olarak tarım ürünleri destekleme alımları sınırlandırılmış,
- Gübre, enerji ve ulaştırma dışında sübvansiyonlar kaldırılmış,
- Dış ticaret serbestleştirilmiş, yabancı sermaye yatırımları teşvik edilmiş, kâr transferlerine kolaylık sağlanmış,
- Yurt dışı müteahhitlik hizmetleri desteklenmiş,
- İthalat kademeli olarak liberalize edilmiş, ihracat; vergi iadesi, düşük faizli kredi, imalatçı ihracatçılara ithal girdide gümrük muafiyeti, sektörlere göre farklılaşan teşvik sistemi ile teşvik edilmiştir.
Herkesin gördüğünü tekrarlamaya gerek yok ama açıkça ifade edilmeli ki bu kararlar, bir yandan kamucu perspektifle yapılan her ne varsa onun tasfiye edilmesini hedeflerken tam olarak uluslararası sermayenin istediği kararlardır. Bu kararlardan kısa bir süre sonra şaşırtıcı olmayacak şekilde bunların uygulanabilmesinin garantörü olarak 12 Eylül darbesi gelmiş, gelen darbenin etkisi ile kararların hiçbir itiraza yer olmadan gündelik hayata yedirilmesini sağlamıştır. Darbe sadece sosyalist hareketlere vurmamış liberal politikalarında hızla uygulanması için alan açmıştır.
Burada ayrı bir parantezde uluslararası sermayeye açmak gerekiyor; uluslararası sermaye 70’lerin başından itibaren başlayan ve 80’lerde hız kazanan yarı iletken endüstrisinin üretimde bir teknolojik devrime yol açacağını öngörebilmişti. Bu şekilde önlerinde sorunsuz bir 30-40 yıllık sürecin olduğunu sezmişlerdi, bu sezgi onlara her yere pervasız şekilde saldırmanın da kredisini açıyordu. 10 yıldan az bir süre sonra reel sosyalizm deneyimi başarısızlığa uğrayacak, 90’ların sonunda gümrük birliği anlaşmaları tamamlanacak vb. Öngörülen bu hikayenin yani 40 yılın sonuna böyle gelinecekti.
Bu süreçle beraber özelleştirmeler kaçınılmaz mıydı? Ya da devlete artık ihtiyaç yok muydu? Bu soruların bu gün için bir anlamı olabilir. Özellikle pandemi sürecinde merkezi devlet aygıtının çözüm sunma, organizasyon ve kaynak paylaşımı konusunda ne kadar elzem olduğu bir çok kez görüldü. Başta İngiltere olmak üzere temel ihtiyaç malzemeleri üzerinde kamulaştırma kararları bile alındı. Bugün tartışma belli açılardan kaçınılmaz şekilde bir kez daha açılmış oldu. Ama o günler için bu saldırının olması da benzer şekilde kaçınılmazdı denilmişti. Özelleştirme kapitalizm açısından gidişatın bir tarihsel zorunluluğu olarak görülmektedir. Peki ne ve nasıl yapılıyordu?
Özelleştirme alanları kamuda temelde ikiye ayrılır: Birincisi Türkiye’de KİT (Kamu İktisadi Teşekkülleri) denilen ve sermayesinin tamamı veya çoğu devlete ait olup, piyasa için mal üreten kuruluşların verimli olanlarının özel sektöre satılması, verimsiz sayılanların tasfiyesi. İkincisi de, geleneksel olarak devlet tarafından sağlanan kamu hizmetlerinin (eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, iletişim, belediye hizmetleri, kitle ulaşımı, su, doğalgaz, elektrik, vb.) sermayenin etkinlik ve değerlendirme alanı haline getirilmesi. Bunların kamu hizmeti olmaktan çıkarılıp, meta kategorisine indirgenmesidir…
Özelleştirmeler sonucu ortaya çıkan tablo, ileri sürülen tüm iddiaları, tüm argümanları yalanlar niteliktedir: Her yerde fiyatlar arttı, yeni özel tekeller ortaya çıktı, yatırımlar yavaşladı, gelir dağılımı daha da bozuldu, kamu hizmetlerinin kalitesi düştü, çalışanların sayısı azaldı (işsizlik büyüdü), başta iş güvencesi olmak üzere, büyük mücadelelerin ve bedellerin sonucu olan sosyal kazanımlar aşındı, ücretler dibe vurdu, çalışma koşulları kötüleşti, işçi sınıfının örgütleri zayıfladı. Niteliksiz hizmetler arttı, fabrikalar taşındı… Başka mümkünatı var mıydı?
Oysa özelleştirmelerin gerçek nedeni bu söylenenler değildi:
Kapitalist dünya sisteminin”yapısal krizi” müzminleştikçe, talepteki daralma sürdükçe veya talep artışının yetersiz kaldığı koşullarda, yatırılması sorun olan, “verimli” bir şekilde kullanılamayan önemli bir finans sermaye fazlası ortaya çıktı. Başka türlü ifade etmek gerekirse, sermayenin toplu değersizleşme riski büyüdü. Sermaye bu riski bertaraf edebilmek için kısa vadede yüksek kâr vadeden yeni bir alana “spekülasyona” yöneldi.
Sermaye için ikinci bir değerlenme alanı da, hazır bir iç veya dış pazarı olan kamuya ait (doğrudan devlet demek daha uygun olabilir) işletmelerle ve bunların sağladığı kamu hizmetlerine el koymak olabilirdi. Özelleştirmelerin asıl gerekçesi, sermayeye yeni değerlenme alanları açmak, toplu değersizleşme riskini ortadan kaldırmaktı. Eğer bir demir çelik fabrikasına sahipseniz ve demir çelik talebi artmıyorsa ve elinizde de yatırılması, değerlenmesi gereken para (sermaye) varsa, hazır bir iç ve dış pazarı olan Karabük Demir Çelik İşletmesini ele geçirmek fevkalâde uygundur. Uzun vadede yatırım/kazanç oranı yüksek olan işletmeyi büyümek ve diğerini tasfiye etmek ve pazarını da ele geçirmek ise şahane bir olanaktır.
Ülkemizde görülen özelleştirme uygulamaları bu tarzda işlemiştir. Bunun tersi uygulamalar görülmüş müdür? Evet görülmüştür. Fransa’da “sol hükümet” döneminde (1982) kârlı olmayan işletmeler yüksek fiyatlarla devletleştirilmiş, devlet tarafından yapılan yatırımlarla kârlı hale getirilmeye çalışılmıştır. İzleyen yıllarda da hem “sağcı” hem de “solcu” hükümetler tarafından “münasip fiyatlarla” özelleştirilmiştir… Yani kısacası sonu yine benzer şekilde olmuştur. Tarihe yine tekil bir not şeklinde düşülmüştür.
Kamuculuğun varlığı da ortaya çıkışı da tarihsel bir moment ve bu momentin denk düştüğü sınıf mücadelesi ekseninde olmuştur. Emperyalizmin toparlanıp karşı saldırıya geçmesi ile birlikte bu süreci tersine örmesi konusunda herhalde hiçbirimizin bir kuşkusu olmaması gerekiyor. Geldiğimiz noktada ise çıkış yolunun, tekrardan bu momentumu yakalamak ve sınıf mücadelesini büyütmekten geçtiğini hepimiz biliyoruz.

