Söyleşi

Raul Rodriguez da Silva ile söyleşi

Stanislavski metodunun günümüz temsilcilerinden olan tiyatro yazarı ve yönetmeni Uruguaylı Raul Rodriguez da Silva, Mayıs ayında İstanbul’da Bahçeşehir Üniversitesi Konservuatar Bölümüne konuk olarak gelerek, öğrencilerle buluştu. Da Silva, tiyatro yazarı Tuncer Cücenoğlu’nun eserlerini de sahnede sergileyen bir yönetmen. 

Raul Rodriguez da Silva, sanat yönüyle tanındığı kadar, siyasi geçmişiyle de önemli biri. 1960-70’li yıllarda kendisi Uruguay Ulusal Kurtuluş Hareketi (Tupamaros)’un bir militanı olarak, hem Şili de hem de Uruguay da faşist diktatörlüklere karşı mücadele etti. 15 yıllık cezaevi süreci sonunda afla çıktı ve hem tiyatroya hem de siyasete devam etti. Kendisi en son Uruguay’da 2009 başkanlık seçimlerinde, Mujica’ya karşı aday oldu.

Yeni Ülke Dergisi için Hande Heper ülkemize gelen Raul ile hem siyasete hem de tiyatroya dair bir söyleşi gerçekleştirdi. Bu sohbetin gerçekleşmesini sağlayan ve söyleşinin yayına hazırlanmasında yardımcı olan BAU Konservatuar Kurucu Direktörü Aslı Umar ve Doç. Dr. Senem Cevher’e ve Tuncer Cücenoğlu’nun kızı Gamze Devrim Cücenoğlu’na çok teşekkür ederiz. 

Keyifli okumalar!

Hande: Öncelikle dergimizle söyleşi yapmayı kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Okurlarımız için kendinizi tanıtabilir misiniz?

Raul: Ben Uruguaylıyım, Latin Amerikalıyım. Özellikle Latin Amerikalıyı vurgulamak istiyorum. Benim neslim, Küba Devrimi’nden oldukça etkilenen bir nesil. Ben genç bir Uruguaylı olarak sosyalizmin dinamiğini yaşamak ve yaşatmak için kendimi geliştirdim ve bütün çalışmalarım bu yönde oldu. Bu amaçla başkente gittim. Başkentte sadece sanatsal anlamda değil siyasal anlamda da ilişkiler kurmaya ve bunu genişletmeye başladım.

H: 1960’lı yıllardan bahsediyoruz değil mi?

R: Evet, aynen öyle. 1955-1960. O sırada bir tiyatro öğrencisiydim. O yıllarda Marksizm-Leninizm’e ulaşmak kolaydı ve biz bunu doyasıya yaşıyorduk. Ben büyük bir şansa sahip oldum. Dünyayı anlayabilecek güçte ve kapasitede hissettim kendimi ve bunu becerdim. Çok içselleştirdim bunu ve kendi kişiliğimi bu politik yapıya uyarladım ve bunu başkalarına aktarma gücü hissettim. Marksizm-Leninizmi derinlemesine okudum ve bunu öğretmeye çalıştım. Bu anlamda Marksizm-Leninizm öğretmeni oldum. 

H: Gerçekten de tarihe bakıldığında, Latin Amerika ülkeleri, marksist-leninist ideolojinin sosyalizmin her zaman güçlü bir alternatif olarak görüldüğü bir coğrafya oldu. Küba’yı bir tarafa bırakırsak diğer Latin Amerika ülkelerinde yeniden sol başkanlar iktidara gelmeye başlamış olsa bile bu ülkelerde solun güçlendiğini söyleyebilir miyiz? Siz bu iktidarları nasıl görüyorsunuz? 21. Yüzyıl sosyalizmi kavramının ortaya çıktığı döneme göre daha geri bir dönemde olduğumuzu düşünüyorum. Siz nasıl yorumluyorsunuz?

R: Bu söylediğiniz doğru. Chavez bu işin başındaydı. Ama ondan sonrası öyle olmadı. Tüm süreç aslında sağın kontrolü altında devam ediyor. Çok dikkatli hareket etmek zorundayız. Latin Amerika iktidarları, sadece sağ partilere karşı direnç örebiliyorlar. Örneğin Brezilya’da Bolsanaro’dan sonra Lula başa geçince Marksist-Leninist politikalar üretemiyor ve uygulayamıyor. Ne o ne bir başkası bunu yapabilir. ABD bu ülkeleri hiçbir zaman rahat bırakmıyor. Küba bile belirli ölçülerde bu baskıdan etkilenip birtakım farklı politikalar izlemek durumunda kalıyor. Lula Brezilya’yı değiştiremeyecek. Ancak diğer yandan tek kutuplu dünyadan çok kutuplu dünyaya doğru gidiyoruz. Bu süreçte de Lula’nın bir rolü olacaktır. Tekrar ilericiliği ele geçirme süreci yaşanıyor. Kapitalizmin ve emperyalizmin çıkış noktası bulamaması dünyayı bu noktaya götürüyor. Ama bunlar irrasyonel bir durum yaratıyor. Bu irrasyonelliğe karşı durmak gerekiyor. Bu irrasyonalite, ne yazık ki 3. Dünya Savaşı’nı dahi mümkün kılıyor.

H: Bu noktada NATO konusuna değinebiliriz. NATO’nun genişlemesi ve Ukrayna meselesi konusunda ne düşünüyorsunuz?

R: En büyük eleştirim, Putin’in saf bir çocuk gibi davranması. Che emperyalizme şu kadarcık bile güvenmemek gerekiyor diyordu. Putin’in yanlışı, emperyalizme güvenmesi. Rusya, kendini savunuyor. Eğer sizin tüm komşularınız size silah doğrultuyorsa, o halde başka çareniz kalmaz. Ne yapacaklar, bekleyecekler mi? 

H: Peki yeni durumda Rusya’nın Çin’e yaklaşmasını yeni bir güç olarak mı değerlendirirsiniz?

R: Rusya, Çin, Hindistan, Brezilya vb. ülkelerle yeni bir güç oluşuyor. Biz Güney Amerika olarak yıllardır Amerikan emperyalizminin altında ezilmekten bıktık. Artık farklı güçlerin olduğu bir dünyaya doğru ilerliyoruz. Başka bir seçeneğe, eşitlikçi bir ilişkiye ihtiyacımız var. Yani sömürgeciliğe karşı nefes almaya ihtiyacımız var.

Örneğin; Uruguay ve Brezilya’daki üretim ithal ikameci. II. Dünya Savaşına kadar her üretime sahiptik. Ancak savaş sonrası dönemde, ABD bizden sadece ham madde almaya başladı ve üretimler durdu. Fabrikalar mezarlığı haline geldik. Uruguay Başkanlığı’na aday olduğum zaman kampanyamda bunu dile getirmiştim. 

Bunları aşmak için reformcu değil, devrimci ittifaklar kurmak gerekiyor. Bakırın devletleştirilmesi vb. somut hedeflere dayanması gerekiyor. Ve dikkatli olmak gerekiyor. Bakınız Allende Putin’in yaptığı yanlışı yaptı, sen hücum edersen karşı hücum daha ağır olur. Bunu bilmesi gerekirdi. Fidel bunu ona söylemişti. Allende Pinochet’nin anayasa sınırları içinde kalacağını sandı. Ve karşı güçleri serbest bıraktı. Onlar da daha ağır bir şekilde saldırdılar. Allende devrimci bir insandı ama darbe yapıldığında, Pinochet’inin nerede olduğunu bakıp onun kendisini ve Anayasayı koruyacağını sandı. Bu yanlışa düşmemek gerekiyor.

H: Geniş Cephe (Broad Front- Frente Amplio) Uruguay’da 2005-2010, 2010-2015 ve 2015-2020 yılları arasında üç dönem üst üste başkanlığı kazandı, 2010-2015 yıllarında başkan eski Tupamaros gerillarından, komünist başkan olarak dünyada kabul edilen Mujica’ydı.  Ancak 2020’de başkanlığa Ulusal Parti üyesi Luis Alberto Lacalle Pou geldi. Solun bu kaybedişini nasıl görüyorsunuz?

R: Ne yazık ki bu iktidarlar, derinlemesine, temelde, yapısal değişiklikler yapamadılar. Ve bu, çok çelişkili, tuhaf bir durumu ortaya çıkardı. Solu iktidara getirenler, daha sonra milliyetçileri iktidara getirdi. Sol hükümetler insanları hareketsizleştirdiler ve sakinleştirdiler. Halkı örgütlemediler. 

H: 2009 başkanlık seçimlerinde, 1960’larda birlikte mücadele ettiğiniz Mujica’ya karşı adaydınız. Asamblea Popular’ın başkan adayı olarak seçimlere girdiniz. Aynı mücadeleden gelip Mujica’ya rakip olmanızın nedeni nedir? Neden başka bir adaylık ortaya koydunuz?

R: Mujica’nın ilkeli davranmadığını düşünüyorum. Mujica, kapitalizmin her zaman kötü olmadığını, onu yönetmek gerektiğini düşünüyordu. Oysaki kapitalizm, yıllanmış geleneksel hale gelmesinden dolayı sapkın olmakla kalmıyor, bu gücü böyle devam ettiği için sapkınlığı devam ediyor. Dolayısıyla tek çare onu yok etmektir. Güçleri birleştirmek ve toplumu değiştirmek gerekir. Ya toplumu değiştirirsiniz ya da ufak dokunuşlar yaparsanız. Mujica, ikinciyi tercih etti. 

H: Politik mücadelenin yanında biraz da tiyatro alanına geçelim. Siz Marksizm-Leninizm’in öğretmeni olmanız yanında ayrıca tiyatro öğretmenisiniz. Ve Türkiye’ye de Bahçeşehir Üniversitesi’nde bir atölye yapmak için geldiniz. Uruguay’ın 1950’li dönemlerinde tiyatro okuma istemenizin nedeni/motivasyonu neydi?

R: Çok küçükken bunu istemeye başladım, örneğin 11 yaşındayken tiyatro arzusunu yaşıyordum. Annem tiyatro konusunda beni hep destekledi.  Şunu söylemeyeliyim ki tiyatro boş bir performans olamaz. Her şey tiyatroda vardır. Komedi, siyaset, hüzün, ideoloji vb. Bir öğrencim derste “hocam beni düşündürttünüz” derse, ben işte o zaman mutlu oluyorum. Politik olarak hayatı anlamak için, tiyatro eserlerinde yaşanan olayları sahneye koymakla oldukça paralel ve uyumlu. Ben mücadele için bunu yapmaya çalışıyorum.

Senem Cevher: Atölye çalışmasında çok kötü bir oyunculuk eğitimi aldığını söylemiştiniz. Onu Uruguay da mı yoksa Rusya da mı aldınız?

R: Eğitim almaya başladığım zaman Stanislavski eğitiminin temeli yoktu. Uruguay’da aldığım bu eğitim bana tiyatroda bir karakteri yaratma ve sahnelememe yeterli olmuyordu

S: Sonra Moskova’da Stanislavski metoduyla tanıştınız değil mi?

R: Evet. Rusya’ya gitmeden önce Uruguay ve Şili’de 14 sene hapis yattım.. Hapisten çıktıktan sonra tiyatroyu Moskova’da öğrendim. Onun öncesinde bir hiçtim diyebilirim.

H: 14 sene hapiste yatmak, insan yaşamında çok uzun bir süre… Bu 14 sene hayata bakışınıza ya da tiyatronuza etkisi oldu mu?

R: Zor geçen bir süreçti. Benim kendimi ve onurumu onayladığım bir süreçti. Burada güçlendim. Bilinçli bir şekilde Uruguay’daki faşist yönetime karşı mücadele verdim.

Hapiste gardiyan her gün bana” burada öleceksin” diyordu. Ben oysa her gün çocuklarımı ve çıkacağım günü görüyordum, hayal ediyordum. “Şimdi kim yendi kim kazandı?” diyordu. Oysaki ben mücadeleme inanmıştım. 

S: Tiyatronun politik olmaması mümkün mü?

R: Hiçbir başka sanat dalının olmadığı kadar toplumun bilincini geliştiren bir sanat dalıdır. Hiçbir sanat dalında olmadığı kadar insanlarla doğrudan temas halinde olabiliyorsun. Ama her şeyden önce, tiyatrodan çok bunu hayata geçiren tiyatrocunun/tiyatro yazarının kendisi çok önemli. Tiyatro eserinin haklı doğrudan etkilemesi ve katkılarda bulunması gerekiyor.

S: Bu nedenle mi o kadar oyun varken Tuncer Cücenoğlu’nun Brutus/ Julia Sezar’ın katli oyununu seçtiniz?

R: Evet tam da bu yüzden. Eserin özelliği tempo-ritme sahip olması, dramdan komediye geçiyor olması ve bunu sanatsal olarak çok iyi vermiş olması. Çok üst düzeyde kaliteli bir yazar. 

H: Son olarak bilmeyenler için Stanislavski metodu esas olarak nedir, anlatabilir misiniz?

Bunu anlatmak çok uzun sürer ama kısaca bahsedeyim sizlere. Stanislavski, oyunculuk üzerine sistemli bir şekilde kitap ortaya koyan ilk kişidir. Çalışmalarını iki dönemde inceleyebiliriz: Psikolojik Eylemler Yöntemi ve Fiziksel Eylemler Yöntemi. Bunların içerisinde de yer alan teknikler var, verdiğim atölyede de bunlara değiniyorum. Mesela; Dikkat, Hayal gücü, Verili Koşullar, Sihirli Eğer, İç Monolog, Duygusal Hafıza, Tempo-Ritim gibi… 

Stanislavski, Dançenko ile beraber Moskova Sanat Tiyatrosu’nda tüm dünyada büyük ses getirdiler. Özellikle Çehov oyunlarında başarılara imza attılar. Daha sonra Stanislavski, Moskova Sanat Tiyatrosu ile iki yıl Avrupa ve Amerika turnesine çıktı. O zamanlar da hala kuramsal olarak çalışmalarını sürdürüyordu Stanislavski.  Moskova Sanat Tiyatrosu, Amerika’da da çok büyük etki yarattı. Hatta turne sonunda, Moskova Sanat Tiyatrosu’nun bazı oyuncuları, Richard Boleslavski, Maria Ouspenskaya gibi, Rusya’ya dönmediler ve Amerika’da çalışmaya devam ettiler. İşte bu şekilde Stanislavski sistemi, Rusya sınırlarını aşmış oldu. İşte bu olay ile Amerika’da metot oyunculuğunun temelleri de atılmış oldu. 

Boleslavsky ve Ouspenskaya’nın öğrencilerinin önderliğinde Amerika’da 1930larda Group Theatre kurulur. Stella Adler ve Sanford Meisner de bu ekiptendir. Ayrıca Adler, Stanislavski ile Paris’te birebir çalışan, bu ekipten tek oyuncudur. Adler de bazı farklılıkları görüp, kendi oyunculuk tekniği çalışmalarına devam etmiştir.  

Group Theatre, Amerika’da Metot Oyunculuğu’nun gelişimine katkıda bulunmuş ve ilerleyen zamanda oyunculuk okullarının açılmasına vesile olmuştur. Mesela kurulan Actors Studio, Adler Konservatuvar Amerika’da Marlon Brando gibi çok sayıda yetenekli oyuncular yetiştirmiştir. 

H: Güzel bir söyleşinin sonuna geldik. Raul hem siyaset hem tiyatro konuştuğumuz bu değerli söyleşi için çok teşekkür ederiz. Sizi tanıdığımıza çok mutlu olduk.

R: Ben çok teşekkür ederim.

Comments are closed.

0 %