Murat Yurttaş
Kapitalizmin son dönemde krizini aşamadığı ve ideolojik bir krize de sürüklendiği sıklıkla konuştuğumuz, konuşulan ve genel kabul gören bir önerme olarak ortada duruyor.
Gerçekten 2008’de bir tepe noktasına ulaşan ekonomik krizin ardından yapay zeka üzerinden teknoloji şirketlerinin yatırım şişkinliği dışında kârlılık ve iktisadi büyümenin bir türlü istenilen düzeye gelmediği, tüm dünyada gelir ve servetin sürekli olarak daha fazla tekelleştiği, teknoloji ve bilimin bunca gelişmesine karşın tüm dünyanın yüksek gıda fiyatları, barınma, nüfusun yaşlanması ve gerilemesi, genel olarak bir geçinme sorunuyla boğuşulduğu ve giderek bir distopya karamsarlığının hakim olduğu bir dünya ile karşı karşıyayız.
Böyle bir dünyada sosyalizmin bir seçenek olarak gümbür gümbür geleceğini düşünmememiz için bir neden yok değil mi? Üstelik, bir yandan da sosyalizmin gençler arasında daha kolay telaffuz edilebildiği bir dönemden geçerken. Buna karşın sosyalizmden ziyade, iki ileri bir geri, mehteran adımlarıyla da olsa sağın dışında alternatiflerin çıkmadığını görüyoruz. Sosyalistlerin buna cevabı ise sağa kayarak sosyal demokrasinin ve/veya radikal demokrasinin kıyılarına kendilerini atmak dışında bir yenilik ise içermiyor.
Siyasallık masalı, işçi sınıfının politik temsilinin terki
Bugün tüm dünyada emekçilerin verimliliği artarken yani çok daha fazla artık ürün üretirken ücretlerinin hep baskılandığını görüyoruz. İşçi sınıfı, ciddi ekonomik sıkıntılar içinde, bu sıkıntıların sendikal mücadele ile çözülecek nitelikleri çoktan aştığı da aşikar.
Ortalama bir işçinin bugün dünyanın neresinde olursa olsun, sağlıklı ve ihtiyaçlarını yerine getirdiği bir yaşam sürmesi imkansızlaşmış durumda. Öyle ki, kapitalizmin beşiği İngiltere’de milyonlarca insan sırf bir sonraki yemeğini bulabilmek için gelen faturalarından birini ödemeyi ötelemek zorunda.
Oysa, 1950’lerde Amerikan rüyası tam da buydu. Dürüst, çalışkan bir Amerikalı emeğinin karşılığını alır, evi arabası olur, çocuklarını rahatlıkla büyütür, evinde hiçbir eşyası eksik olmaz, bir sonraki öğün ne yiyeceğini düşünmesine gerek bulunmazdı.
Bugün gelinen noktada, tüm dünyada büyük bir genç işsizliği sorunu var. Nüfusun artış hızı sosyal güvenlik sistemlerinin kendi kendine yetmesini çoktan imkansız kılacak şekilde azalmışken artık kendisini koruyabilecek bir düzeyin de altına geliyor. Konut edinmek giderek imkansızlaşıyor. Sağlıklı ve güvenli bir evde oturmak bir lüks halini alıyor. Gıda fiyatları her yerde olağanüstü şekilde artarken önümüzdeki yıllarda bunun iklim değişikliği gibi görece kalıcı nedenlerle veya İran’a saldırılmasının ardından Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasıyla gübre tedarik zincirinin bozulması gibi geçici nedenlerle daha da kötüleşmesi bekleniyor. Bir salgın hastalık halinde sağlık sistemlerinin ayakta kalamayacağı konuşuluyor. İklim krizinin yanında yapay zeka teknolojisinin gelişmesiyle enerji, su ve nadir metaller gibi pek çok kaynak üzerindeki artan talep doğal kaynaklar üzerindeki baskıyı arttırıyor. Bunların üzerine bir de savaşlar ve işbirlikçi sağcı iktidarların baskısı nedeniyle ülkelerinden kaçan göçmen akışının tarihin uzak ara en yüksek noktasına çıktığı gerçeğini ekleyebiliriz.
Çok büyük bir zenginlik yaratıyoruz, teknoloji pek çok hastalığın tedavisini mümkün kılıyor, uzaya yerleşme planları yapıyoruz, ama her gün daha fazla insan yoksulluk sınırının altına düşüyor, bu zenginlik bir avuç insanın elinde toplanıyor. İlk dolar trilyonerini “heyecanla” beklerken milyonlarca insan elektrik faturasını ödemek ile yemek için alışverişe gitmek arasında tercih yapmak zorunda kalıyor.
1990’larda küreselleşme hikayeleriyle anlatılan o liberal-kapitalist cennet dünyasından ne kadar uzaktayız, değil mi?
İşçi sınıfı ile barışmak, yeniden buluşmak
Bunları neden tekrar tekrar yazmak ihtiyacı var?
Biz de sevilen bir formülasyondur. Sınıfın güncel ekonomik çıkarları ile tarihsel siyasi çıkarlarının arasındaki açı. Oysa bugün ortada olan tabloda işçi sınıfının siyasi temsiliyet ile ileri sürmek üstediği taleplerine kimin sahip çıkacağı, bu temsiliyeti kimin üstleneceği sorunu var. Ana akım sağ siyasetlerin de alternatif sağ grupların da yükselişlerinde temel dayanaklarının işçiler, emekçiler olduğu açık.
Peki bu işçiler, emekçiler neden kendi tarihsel siyaset alanlarını terk edip karşı saflara katılmayı uygun görüyorlar? Oysa, Tekel işçilerinin dediği gibi, iktidar partisinin üyesi oldukları halde düzen onları zorla “komünist” yapmıyor mu?
İşçi sınıfının verimliliği artarken ücretlerinin reel olarak düştüğü ortada, göçmenlerle artan ucuz işgücünün basıncıyla bu düşüş daha fazla artıyor, yine sosyal devlet uygulamalarında ciddi bir gerileme yaşanırken, sınırlı kaynakların bir de göçmenlerle paylaşılması gereği bir gerilim doğuruyor, benzer şekilde artan faizler ve düşen gelirler nedeniyle ciddi bir konut sorunu yaşanırken göçmenlerin arttırdığı talep kiraları ve konut fiyatlarını daha yukarı çıkarıyor.
Bu tabloda işçi sınıfının ekonomik taleplerinin basitçe “güncel ekonomik çıkar” denilerek bir kenara atılması mümkün mü? Bu sorunların çözümünün oldukça önemli politik tercihler olduğunu işçi sınıfı biliyor da geleneksel olarak işçi sınıfının siyasetini yapma iddiasını taşıyanlar nasıl anlayamıyor? En çok sorulması gereken sorunun bu olması gerekiyor.
Burada konu bir ücret pazarlığı meselesi değil, aksine siyaset konusu olmasına ve tüm o süslü “tarihsel-güncel çıkarlar diyalektiği” üzerine atılan nutuklar unutulup işçi sınıfının ücret pazarlıklarının peşinden koşulmasına rağmen işçi sınıfının politik taleplerinin temsiline ilişkin bir çaba görülmüyor.
Aksine, hiç kuşkusuz sorunlu tepkilere çabuk düşüyor olsa da işçi sınıfının göçmenler nedeniyle karşılaştığı ciddi sorunlar varken solun göçmen düşmanlığına karşı mücadele ve genel bir savaş karşıtlığı dışında sözünün olmaması, işsizlik ve geçinebilirlik sorunlarına karşı bir mücadele yürütülmezken herhangi bir yatırıma karşı sürdürülen “aktivist hareketleri”nin peşinden koşulması gibi bir tabloda sosyalist hareketin işçi sınıfı ile bağları bir türlü kurulamıyor. Bu taleplere en ilkel yöntemlerle de olsa cevap üreten en sağcı siyasetler bile işçi sınıfından karşılık bulabiliyor.
Maalesef bu durum sosyalistlerin, işçi sınıfı hareketinin genel zayıflığı, sosyalist siyasetin güçsüzlüğü gibi nedenlerle her hareketliliğin içinden bir şeyler çıkarma çaresizliği ve kısır döngüsü halini almış durumda. Çoğu durumda kentli ve eğitimli kesimlerin hoşnutsuzlukları sosyalistlere bir şey kazandırmasa da hemen kabuk kırma telaşı ile sürekli aynı şeylerin tekrarlanması sorunu ile karşı karşıya kalıyoruz.
İşçi sınıfından kopmuş ve hatta sağcıları desteklemesi nedeniyle ondan nefret eden solcuların, kimlik siyasetinin dayattığı her türden marjinallik ve yerel ölçekli, tikel mesele aktivistliğinin peşinden koştuğu bir muhalifliğe razı olması garip gelmiyor mu? Kuşkusuz sınıfsal kökenlerle ilgilenmeyiz ama sırf bir hareketlilik gösteriyorlar ve sosyal medya ya da başkaca imkanlarını daha etkin kullanıp görünür olabiliyorlar diye işi işçi sınıfı yerine kentli, eğitimli, “ayrıcalıklı” toplumsal tabakaların politik taleplerinin sözcülüğüne soyunmaya vardırmanın alemi var mı?
Kimlik siyaseti yenilse de sosyalistler vazgeçemiyor
Bu durum esasında 1970’lerin sonunda liberalizmin nihai ideolojik saldırısının parçalarından biri olan kimlik siyasetinin sosyalistler üzerindeki etkisini göstermesi açısından kritik sayılmalı. Bütünlüklü bir siyasal iktidar mücadelesi yerine güçsüzleşmiş, marjinalleşmiş, bir tikel muhaliflik. Sosyalistlerin bu bataklıktan çıkması lazım.
Üstelik bunun için 1990’lardan bu yana ilk kez gerçek fırsatlar olduğunu söylemek de mümkün. Artık anti-komünist propagandanın etkisinin eski gücünde olmadığı, gençlerin sosyalizme düşmanca bakmadığı bir dönemdeyiz. Yine yıllar süren depolitizasyon sürecinin ardından gençlerin siyasal arayışlarının arttığını görüyoruz. Son olarak işçi sınıfının da yeniden hareketlenmesinin önünde bir engel olmadığını kabul edebiliriz.
Ama hepsinden önemlisi siyasi mücadeleyi çok büyük ölçüde kirleten kimlik siyaseti belasının işi ifrata vardırıp azınlıkların ve marjinalliklerin toplumsal yaşama egemen kılınması noktasına gelmesiyle toplumda kendisine karşı büyük bir direnç ve reddediş doğurmasıyla adeta kendi kendini zayıflatmasının getirdiği yeni ortamın da bu bataklıktan çıkmak için eşsiz bir fırsat sunduğunun farkına varmalıyız.
Liberalizmin en büyük kusuru sayılabilecek toplumsal sorunların nedenleri ile değil ortaya çıkan görüntüleriyle ilgilenmesi nedeniyle sosyalizme alternatif olarak ileri sürülen bu tikel düzeltme çabalarının bugün bir duvara tosladığını söyleyebiliriz.
Kuşkusuz kadınların kapitalist toplumda cinsiyet tabanlı işbölümü, istihdam dışında tutulma çabaları ve ekonomik bağımlılık gibi nedenlerle üzerinden aşılması gereken ciddi bir eşitsizlikle karşı karşıya olduğunu biliyoruz. Ancak bunun düzenin değiştirilmesini hiç gündeme getirmeyip bir erkek düşmanlığı ile tariflemeye çalışan yaklaşımların bazı tek taraflı uygulamalarla meseleyi çözemediğini, aksine kadın ve erkekleri birbirine karşıt hale getirdikçe kadınların daha büyük problemlerle karşılaştıklarını biliyoruz.
Örneğin eşcinsellerin sırf cinsel yönelimleri/eğilimleri/tercihleri nedeniyle uğradıkları ayrımcılığın reddedilmesi mümkün değil. Ama bunun bir cinsel marjinallik oyunu haline getirilip biyolojik cinsiyetin ve buna bağlı bir cinselliğin adeta bir suç haline getirilmesine vardırılması akıl karı mıdır?
Azınlıkların temsili önemli olmakla birlikte bunun kültürel dünyada bir bağlam olmaksızın şeklen yapılması gereken otomatik bir göreve dönüştürülmesinin kime yararı bulunuyor? Erkeklerden hoşlanan kızların kendilerini “trans gay erkek” olarak tanımlaması, çocuk filmleri de dahil her Netflix yapımında bir siyahın yanında bir de eşcinsel yer alması, 17. yüzyıl Danimarkası’nda geçen bir hikayede neden hiç siyah oyuncunun olmadığının sorulması… Örnekler çoğaltılabilir.
Kuşkusuz çevrenin ve kentsel dokunun korunması önemli. Ama bu her şeye istemezükçülük ile karşılık veren bir yaklaşımla sağlanabilir mi? Her şeyin yok edilmesi kadar her şeyin korunması da doğru bir yaklaşım sayılabilir mi?
İşte kimlik siyasetinin işi ifrada vardırıp duvara çarptığı yerde sosyalizmin kendi bütünlüklü iktidar mücadelesini etkinleştirmesi için fazlasıyla bir alan açılmışken hala daha bu “toplumsal hareketler” kuyrulkçuluğundan vazgeçememek olur mu?
Sosyalizmi seçenek yapmak
Tüm dünyada ilk kez bir önceki neslin gerisinde kalmış nesiller yetişiyor. Tüm dünyada sorunlar ortaklaşıyor. Ama daha önemlisi teknolojik gelişimimiz ilk kez sosyalizmin kurulması, planlama için bize gerçek araçlar vermiş durumda. Kapitalizmin üretici güçleri geliştirme becerisinin sınırlarına geliyoruz. Çin’in yüz milyonlarca insan için yoksulluğu ortadan kaldırma başarısını görmezden gelemeyiz. Buna karşın kapitalizmin vaadi ancak bir distopya sınırları içerisinde kalıyor.
Böyle bir dünyada sosyalizmin 1917’den sonraki gibi bir umut olarak yeniden doğması gerekirken radikalliği ve marjinalliği devrimcilik yerine koyarak kapitalizme koltuk değnekliği yapmayı mı tercih edeceğiz? Tüm taşlar yerine otururken cevaplamamız gereken sorunun bu olması lazım.
Yıllardır süren güçsüzlüğü kıracak gücü ancak artık ezber haline gelmiş bir dışavurumculuk yerine somut bir gelecek mücadelesini kurmayı başararak bulabiliriz. Ötesi, aynı şeyleri yapıp farklı sonuçlar beklemekten öteye pek az geçebiliyor.

