15-16 Haziran ve sol

Mercek Sayı 35 (Mayıs-Haziran 2026)

15-16 Haziran 1970 direnişi, işçi sınıfının öncülüğünde değil de “zinde kuvvetlerin” (ordunun) gerçekleştireceği bir darbeyle iktidarın ele geçirilip sosyalizme varılacağı tezini boşa çıkarmıştır. Bu direniş, dönemin sol kesiminde de çeşitli görüş değişikliklerine yol açmıştır.

Dr. Atilla Özsever

15-16 Haziran 1970 direnişi, Türkiye işçi sınıfı tarihinin en önemli olaylarından biridir. Bu eylem, ekonomik hakları aşan sınıfsal bir başkaldırıdır. Keza dönemin iktidarını da karşısına alması nedeniyle siyasal niteliği bulunan bir “ayaklanma” olarak değerlendirilebilir. 

Demirel Hükümeti, sendikal örgütlenmeyi kısıtlamak amacıyla yüzde 33’lük bir baraj getiriyordu. Sendikal örgütlenmeyi kısıtlayan 1317 sayılı yasaya karşı 150 bin işçi İstanbul ve Kocaeli’nde harekete geçti, fabrikalar işgal edildi. 

İşçiler, oy verdikleri partiye (Adalet Partisi’ne) karşı bir sınıf tavrını ortaya koydular. DİSK’in başlattığı eyleme Türk-İş ve bağımsız sendikalarla birlikte öğrenci gençliği, sol aydınlar da destek verdi, bir birliktelik sağlandı. Birleşik mücadele, sınıfın gücünü artırdı.

Özellikle işyerlerini temel alan bir sendikal örgütlenme ve işyeri temsilcilerinin mücadeledeki aktif tavrı, 15-16 Haziran direnişinde etkili ve başarılı oldu.

Olayların ertesinde sıkıyönetim ilan edildi. DİSK’li yöneticiler tutuklandı. Olaylarda 3 işçi, bir esnaf ve bir de polis öldü. 5 binden fazla işçi işten çıkarıldı. Türkiye İşçi Partisi (TİP) ve CHP, yasanın iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu.

Eylem yasal olmamasına rağmen toplumda sağladığı meşruiyet sonucu, 1317 sayılı yasanın Anayasa Mahkemesi’nce iptalini sağladı. İşçi sınıfı bu eylemi ile aleyhine düzenlenen yasaları geri çektirme gücünü gösterdi.

MDD tezi çöktü

O dönemde Milli Demokratik Devrim (MDD) adı altında işçi sınıfının öncülüğünde değil “zinde kuvvetlerin” (ordunun) gerçekleştireceği bir darbeyle iktidarın ele geçirilip daha sonra sosyalizme varılacağı görüşü savunuluyordu.

15-16 Haziran olayları ise, işçi sınıfının öncü bir güç olma kapasitesini gösterdi. İşçi sınıfı toplu olarak güvenlik güçleriyle karşı karşıya geldi, burjuvazi de tepkisini sıkıyönetim ilan ederek gösterdi. Sonuçta işçi sınıfı iktidarın yapısını kavrama özelliğini de kazanmış oldu.

15-16 Haziran eylemiyle ordunun işçi hareketine olan sempatisi son buldu, zamanın Genelkurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç, “Sosyal bilinçlenme, ekonomik gelişmeyi aşmıştır” şeklinde bir görüş ortaya koydu. Nihayetinde de Türkiye, 12 Mart 1971 muhtırasıyla bir askeri darbe sürecine giriyordu.

TİP ve sosyalist devrim

Bu kısa girişten sonra 15-16 Haziran direnişinin Türkiye sol / sosyalist hareketi üzerindeki etkilerini açıklamaya çalışalım. O dönemde, daha doğrusu 1960’ların başından 12 Mart 1971 muhtırasına kadar geçen süreçte etkili olan belli başlı “sol güçleri” şöyle sıralayabiliriz:

Türkiye İşçi Partisi (TİP), Yön-Devrim Hareketi (Avcıoğlu grubu), Mihri Belli, Hikmet Kıvılcımlı grupları, eski TKP, Doğu Perinçek ve PDA (Proleter Devrimci Aydınlık) çevresi, devrimci gençlik kesimi (daha sonra silahlı mücadeleye başvuran THKO, THKP-C ve TİKKO gibi örgütler).

O dönemde Sosyalist Devrim (SD) ve Milli Demokratik Devrim (MDD) adıyla belli başlı iki tez çatışıyordu. TİP, sosyalist devrim tezini savunarak devrimin öncü gücünün işçi sınıfı olduğunun altını çiziyordu.

TİP, MDD’nin devrimde öncü rolü verilen “zinde güçler” tanımına karşı çıkıyor ve 12 Mart öncesinde ordunun siyasete müdahalesinin solcular lehine olmayacağını, tam tersine faşizme yol açacağını ifade ediyordu.

TİP Genel Başkanı Behice Boran, ordu içindeki cuntacılarla flört eden kesime “sosyalizme giden kestirme yol yoktur” başlıklı bir yazıyla tepkisini ortaya koyuyordu.

Mihri Belli’nin yaklaşımı

MDD’cilik görüşünü savunanların başında Türkiye sosyalist hareketinin önde gelen isimlerinden Mihri Belli geliyordu. Mihri Belli, esas hedefin sosyalizm olmakla birlikte içinde bulunulan aşamada milli demokratik devrimin gerçekleştirilmesinin daha uygun olacağına işaret ediyordu.

Gerek Mihri Belli, gerekse de Yön hareketinin lideri konumundaki Doğan Avcıoğlu, devrimci gençlik eylemlerinin gelişmesinin “sol” nitelikte bir askeri darbeye zemin hazırlayacağı görüşüne yakındılar.

O dönemdeki devrimci gençliğin öncü kadrolarının önemli bir bölümü ya da MDD çizgisini benimseyenlerin büyük çoğunluğu, işçi sınıfının nicel ve nitel yönden yetersizliğini ileri sürerek bu sınıfın ideolojik öncülüğünde ancak “zinde kuvvetlerin” (silahlı kuvvetlerin) rol oynayabileceği bir devrimci anlayışa sahiptiler.

İlk aşamada, doğrudan bir işçi sınıfı iktidarı düşünülmüyordu, MDD sonrası işçi sınıfı iktidarı ve sosyalizme geçiş mümkün olacaktı.

TKP ve Sovyet görüşü

Dönemin Dev-Genç Genel Başkanı Ertuğrul Kürkçü, hem programatik, hem de iktidar stratejisi açısından MDD tezlerinin Komintern’in azgelişmiş ülkeler için sunduğu bir program olduğu görüşünü savunmuştur. (Komintern, Moskova çizgisinde çeşitli ülkelerin komünist partilerinin oluşturduğu Komünist Enternasyonel’dir).

Bu çerçevede TKP’nin (Türkiye Komünist Partisi) de takip ettiği stratejinin Komintern’in perspektifinden kaynaklanan aşamalı bir devrim modeli olduğu ifade ediliyordu.

Sovyet kuramcıları da, o dönemde (1960’lı, 1970’li yıllarda) asker ve sivil aydınların önderliğinde antiemperyalist bir devrimle “kapitalist olmayan yol”dan sosyalizme geçiş modelini savunan görüşleri destekliyorlardı.

Avcıoğlu ve Yön hareketi

1961-1971 yılları arasında sol kesimde etkili olan ve başyazarlığını Doğan Avcıoğlu’nun yaptığı Yön Dergisi ve Devrim Gazetesi ise, sosyalizm hedefine sahip olmakla birlikte işçi sınıfının nitel ve nicel yönden yeterince gelişmediği görüşünü savunuyordu.

Bir başka ifadeyle Yön hareketi, sosyalizmin işçiler öncülüğünde kurulacağını dile getirirken Türkiye’de işçi sınıfının henüz bunu gerçekleştirebilecek bilinç, örgütlenme ve tecrübe düzeyinde olmadığı görüşündeydi.

Doğan Avcıoğlu, işçilerin örgütlenerek sosyalizme yönlendirilmesinin bir tür zaman kaybına yol açacağı kanaatini taşıyordu. O nedenle Yöncüler, “zinde kuvvetler”in yani ordunun darbe yoluyla iktidara gelmesi görüşünü savunuyorlardı.

Yön hareketi, “zinde güçler”in uygulayacağı devletçilik politikasıyla işçi sınıfının oluşup gelişeceği görüşündeydi, bu süreç sonunda sosyalizme geçiş sağlanabilecekti.

Yön hareketi, o dönemde Sovyetlerin “kapitalist olmayan kalkınma yolu” düşüncesini de benimseyerek ordudaki devrimci subayların öncülük edebileceği MDD tezine yatkın bir stratejiyi öngörüyordu.

Devrim Gazetesi’nin tutumu

Doğan Avcıoğlu yönetimindeki Devrim Gazetesi’nin 23 Haziran 1970 tarihli sayısında 15-16 Haziran olaylarına değinilmiştir. Gazetede “Cumhuriyet Tarihinin En Büyük İşçi Hareketi – Kanlı Salı” başlığıyla değerlendirilen yazıda, AP iktidarının sendikalar kanununda yapılmak istenen değişikliklere işçilerin tepkisi şeklinde bir haber yer alıyordu.

Haber işlenirken Türk Silahlı Kuvvetleri’nin karşıya alınmamasına özen gösterilmiş, orduyu da eleştirmeden tabiri caizse “ortada” bir tutum takınılmıştır. Doğan Avcıoğlu’nun “Tilki Oyunu” başlıklı başyazısında da bu konuya değinilmiştir.

Avcıoğlu,  “zinde güçlerin en önemli unsuru olan ordunun, dikkatini ve enerjisini iktidarın amaçlarına alet etme oyunlarına karşı uyarıda” bulunmuştu. (Muzaffer Ayhan Kara: Yön’ün Devrim’i, Devrim’in Yönü, s. 145-146, Cumhuriyet Kitapları, 2008).

“Ecevit, 180 derece döndü”

Yine gazetede konuya ilişkin olarak “Ecevit 180 Derece Döndü – İşçi Direnişi Genel Merkezi Parti Meclisi’nde Güç Duruma Soktu” başlıklı bir yazıya da yer verilmişti. Devrim Gazetesi’nin o dönemdeki yazı işleri müdürü olan gazeteci Hasan Cemal’in bu konuda değerlendirmesi de şöyle olmuştur:

“Türkiye tarihinin en büyük işçi hareketi patlak vermişti… Asker dahil ‘kurulu düzen’den yana olanlar ürkmüştü… Biz dergide böylesine büyük bir olayı ikinci plana düşürmüş ve Ecevit’in bu konuda almış olduğu tavrı manşete çıkarmıştık, ‘Ecevit 180 derece döndü’ diye… 

Avcıoğlu, bu büyük işçi eylemini birinci sayfada manşet altına düşünürken sanıyorum aklında asker vardı. Eylemi fazla büyütmeyerek askere sempatik gözükmek de istemiş olabilirdi. Böyle ince hesapları eksik olmazdı Avcıoğlu’nun…”  (Hasan Cemal: Kimse Kızmasın Kendimi Yazdım, s. 152-153, Everest yayınları, 2012).

15-16 Haziran’ın ezber bozması

15-16 Haziran 1970 büyük işçi direnişi, Yöncülerin, MDD’cilerin bir anlamda ezberlerini bozmuştu. Bu eylem, devrimci gençler arasında da işçi sınıfının toplumsal bir güç olarak öncü niteliğinin önemini daha net bir biçimde ortaya koydu. 

Aşağıdaki bölümde çeşitli sol/sosyalist kesimlerin 15-16 Haziran direnişinden sonraki görüşlerine kısaca değineceğiz (Bu konuda Zafer Aydın’ın 2020 yılında Ayrıntı Yayınlarından çıkan İşçilerin Haziranı başlıklı kitabından yararlandık).

15-16 Haziran’da ordunun sermaye sınıfının yanında yer alarak işçi hareketini bastırmış olması, Mahir Çayan çevresindeki gençlerin Mihri Belli’den uzaklaşmasına da neden olmuştur, yorumu yapılmaktadır. 

Mahir Çayan ve THKP-C (Türkiye Halk Kurtuluş Partisi ve Cephesi) hareketi, işçi sınıfının öncü niteliğini kabul etmekle birlikte bilinçlenme ve örgütlenme düzeyi açısından henüz yeterli gelişmediğinden sınıfın fiili değil ideolojik bir öncülüğe sahip olduğunu savunuyordu. Sonuç itibariyle THKP-C, 15-16 Haziran eyleminden etkilenmiş olmakla birlikte silahlı mücadele çizgisinden vazgeçmiyordu.

Perinçek ve Kıvılcımlı’nın görüşleri

MDD çizgisini savunan Doğu Perinçek grubunun yayın organı olan Proleter Devrimci Aydınlık çevresi de, 15-16 Haziran’dan sonra görüşlerini 180 derece değiştirip sınıf meselesine daha fazla ağırlık vermiş ve orduyla arasına mesafe koymak istemiştir. 

Perinçek grubundan ayrılıp daha aktif bir mücadeleye önem veren TİKKO’nun (Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu) lideri İbrahim Kaypakkaya ise, işçi sınıfının gücünü önemsemekle birlikte kırlardan şehirleri kuşatma perspektifine bağlı kalıyordu.

Dönemin TKP’si de “15-16 Haziran eyleminin işçi sınıfını inkâr eden, devrim hareketini burjuvaziye teslim etmeye kalkışan MDD’ye tarihsel bir yanıt olduğu” düşüncesindeydi. 

Dr. Hikmet Kıvılcımlı da, devrimdeki asıl belirleyici gücün işçi sınıfı olduğunun ortaya çıktığını, bununla birlikte ordunun bütünüyle “karşı devrimci olarak ilan edilmesinin de doğru olamayacağını görüşünü savunuyordu. 

Silahlı mücadeleye başvurma

THKO (Deniz Gezmiş, Sinan Cemgil ve arkadaşlarının kurduğu Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu) ve THKP-C bağlamında devrimci gençlik kesiminin 15-16 Haziran’dan sonra işçi sınıfının öncü niteliğini kabul etmekle birlikte Küba Devrimi’ni de örnek alarak sınıfın bilinçlenip örgütlenmesi meselesinin zaman alacağı düşüncesiyle gerillacılığa başvurduğu ifade ediliyor. 

Devrimci gençler, TİP’in pasif tutumu ve sosyalizme parlamenter yolla geçilebileceği şeklindeki görüşlerinin yanı sıra cuntacıların da “darbeci” yaklaşımları karşısında daha radikal bir tavrı benimsemeye başladılar Ve gençliğin öncü kadroları, bu süreçten çıkış için silahlı mücadele yoluna yöneldi.

Keza sol hareketin eski liderlerinden Mihri Belli’nin parti kurmak istemeyişi de devrimci gençleri silahlı mücadele anlayışına sevk etti, denebilir.

Devrimci gençliğin bir bölümünün silahlı mücadeleye başvurmasında, 15-16 Haziran 1970 olaylarında ordunun işçi sınıfına yönelik sert müdahalesi sonucu sermayeden yana olduğunun daha fazla açığa çıkması, dolayısıyla orduyla ittifakı öngören MDD’ci tezlere olan itibarın azalması da etkili oldu.

Ayrıca silahlı mücadeleyi savunan sol fraksiyonlar arasındaki rekabet de, bir an önce gerilla eylemlerine başlamanın itici gücü olarak değerlendirilebilir.

Sol, iyi değerlendirmedi

Aslında Türkiye sol hareketi, 15-16 Haziran’ı sınıfsal anlamda iyi değerlendirmiş olsaydı, kendi içinde bölünmelere uğramaksızın işçi sınıfı ile birlikte çok daha büyük bir güç meydana getirebilirdi. İşçi sınıfı içinde çalışmaya ağırlık verilmedi.  

Keza TİP içindeki ideolojik bölünme, sosyalizme gidişte parlamenter yolun önemsenmesi ve emekçi kitlelerle olan bağının zayıflaması, öncülük misyonunun yerine getirilmemesinde başlıca faktörler olarak sayılabilir.

Sonuç itibariyle sol kesimde 15-16 Haziran ve sonrasındaki 12 Mart darbesi sürecinde ordunun işçi ve gençlik hareketini bastırması, orduya yönelik bakışı da daha netleştirdi, asker-sivil bürokrasinin öncülüğünde bir devrim yapılamayacağı çok açık bir biçimde ortaya çıktı. Ancak sol kesim, işçi sınıfının bu gelişimini iyi değerlendiremedi.

15-16 Haziran eyleminde de siyasal önderliğin yeterince olmaması, günümüzde de mücadeleci sendikal anlayışla emek hareketini buluşturacak kitlesel bir işçi partisine olan ihtiyacı daha sıcak bir biçimde hissettirmektedir…

Related Posts