Timuçin Tayman
15 ve 16 Haziran 1970… İstanbul ve Kocaeli’nin sanayi mahallelerinde o sabah bir şeyler farklıydı. Fabrikalardaki karanlık, isli koridorlardan yüz bini aşkın işçi sokaklara aktı. Tek bir işaret olmaksızın, üstten gelecek bir emir beklenmeksizin. Bu ayaklanma, DİSK’i tasfiye etmek ve işçi örgütlenmesini boğmak amacıyla hazırlanan yasa değişikliklerine verilen bir yanıttı, ama çok daha fazlasıydı aslında. Türkiye işçi sınıfı tarihinin en önemli sayfalarından biri olarak bugün de hafızalarda yaşıyor.
Kemal Sülker, o günleri sadece dışarıdan izleyen biri değildi. DİSK’in Genel Sekreteri olarak olayların tam ortasındaydı. Hem deneyimli bir gazeteci hem de devrimci bir kalem olarak yaşananları hem yaşadı hem de yazdı. On yıl sonra kaleme aldığı Türkiye’yi Sarsan İki Uzun Gün (1980, Yazko Yayınları) kitabı, resmi belgeler, emniyet raporları ve tanıklıkların ustaca örüldüğü benzersiz bir eser olarak ortaya çıktı. Kuru bir tarih anlatısı değil bu, işçilerin öfkesini, kararlılığını ve sınıf bilincini içten içe hissettiren canlı bir bellek.
Émile Zola olsaydı, o günleri yazsaydı, makinelerin insanı öğüten çarklarını, yıllarca biriken öfkenin bir sel gibi taşmasını yazardı. Dickens ise o kalabalık içindeki tek tek yüzlere, nasırlı ellere, Ankara’da porselen fincanlarını tutan ellerin titremesine odaklanırdı. Sülker ikisini de yaptı, sınıfsal çözümlemenin derinliğini insan dramlarının sıcaklığıyla bir araya getirdi.

1961 Anayasası kâğıt üzerinde grev hakkını tanımıştı işçilere. Ama pratikte bu haklar, Türk-İş’in uzlaşmacı tutumu sayesinde büyük ölçüde içi boşaltılmıştı. 1960’ların ikinci yarısında tablo hiç iç açıcı değildi: enflasyon hızlanıyordu, reel ücretler eriyordu, patronlar kâr üstüne kâr yazarken işçiler ağır koşullarda ezilip gidiyordu. Sülker bu atmosferi kitabında ayrıntılı biçimde aktarır.
İşte tam bu ortamda, 12 Şubat 1967’de Çemberlitaş’taki Şafak Sineması’nda kritik bir adım atıldı. Maden-İş, Lastik-İş, Basın-İş, Gıda-İş ve Türk Maden-İş gibi öncü sendikalar Türk-İş’ten ayrılarak Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nu, yani DİSK’i kurdu. Kemal Türkler, Rıza Kuas, Kemal Nebioğlu ve Kemal Sülker bu sürecin ön saflarında yer aldı. Sülker DİSK’in Genel Sekreteri olarak hem örgütsel işleri yürüttü hem de kamuoyuyla mücadelede aktif bir şekilde sahaya çıktı.
DİSK’in kuruluş bildirgesi netti: sömürü düzenine karşı mücadele, işçi sınıfının yönetime katılımı, Türkiye’nin emperyalizm ve gerilikten kurtarılması. Sülker’in kaleme aldığı belgeler ve açıklamalar bu çizgiyi doğrudan yansıtıyordu. Konfederasyon kısa sürede büyüdü özel sektörde grevler arttı, binlerce işçi sarı sendikalardan devrimci sendikalara geçti. Bu gelişme yerli tekelleri, büyük burjuvaziyi, Adalet Partisi iktidarını ve yabancı sermayeyi rahatsız etti.
Rahatsızlık, karşı hamlelerle somutlaştı. Amerikan emperyalizminin aracı AID, Türk-İş’e milyonlarca lira akıtarak anti-komünist ve uzlaşmacı sendikacılığı besledi. OECD, ICFTU ve devlet kurumları da bu operasyonun parçasıydı. Sülker kitabında bu uluslararası ve yerli finansal ağı belgelerle gözler önüne serer, DİSK yükselirken sınıf düşmanlarının nasıl paniklediğini adım adım anlatır.
Mayıs 1970’te Çalışma Bakanı Turgut Toker’in “DİSK’in çanına ot tıkayacağız” tehdidinin üstünden çok geçmeden 274 ve 275 sayılı kanunlarda değişiklik tasarısı hazırlandı. Amaç açıktı: DİSK’i fiilen işlevsiz kılmak, devrimci örgütlenmeyi tasfiye etmek, işçi sınıfını Türk-İş tekeli üzerinden yeniden denetim altına almak. Sülker ve DİSK yönetimi bu saldırıya karşı yoğun bir mücadeleye girişti.
Görüşmeler için Ankara’ya gidildi. Sülker, Uyarı Heyeti’nin içinde yer alarak Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay ve Başbakan Süleyman Demirel ile masaya oturdu. Demirel heyeti kabul bile etmedi. Sunay ise küçümseyici bir edayla “Yeter, ben ne yapacağımı bilirim” dedi ve olayı kapattı. Sülker bu karşılaşmayı kitabında bürokratik soğukluğu ve iktidardakilerin işçiye tepeden bakışını tüm çıplaklığıyla ortaya koyarak aktarır.
11 Haziran 1970’te TBMM’de utanç verici bir tablo yaşandı. Tasarı, yalnızca 32 milletvekilinin katıldığı yarı boş bir genel kurulda apar topar onaylandı. AP, CHP, GP… Sermaye söz konusu olunca burjuva partileri hiç zorlanmadan bir araya gelebiliyordu. Bu süreçte Sülker’in gözlemleri ve DİSK’in açıklamaları, yasanın Anayasa’ya aykırılığını kamuoyuna güçlü biçimde duyurdu.
14 Haziran Pazar günü DİSK Lastik-İş’in Merter binasında yaklaşık 800 işyeri temsilcisi toplandı. Sülker bu toplantıyı kitabında gerçek bir taban demokrasisi örneği olarak anlatır. İşçiler sırayla söz aldı. Arçelik temsilcisi Namık’ın “Bu ses, yüz binlerce kardeşimin sesidir. Bizi dünün işçisi sanıyorlar. Yağma yok!” sözleri salonda yankılandı. Bir başkası sendikasız dönemde fabrikada beş kişilik helaya ancak iki kişinin marka ile girebildiğini anlattı, patronların insanlık dışı uygulamalarını teşhir etti. Sülker o toplantının havasını, işçilerin öfkesini ve kararlılığını adeta hissettirerek aktarır.

15 Haziran Pazartesi sabahı, DİSK yönetiminin merkezi bir çağrısı olmaksızın muazzam bir dalga yükseldi. Maden-İş, Lastik-İş, Kimya-İş ve diğer sendikalara bağlı işçiler fabrikalardan sokağa aktı. Yetmiş binden yüz elli bine kadar işçi kilometrelerce yürüdü, ana arterleri trafiğe kapattı. Sülker bu kendiliğinden yükselişi, işçilerin disiplinini, sloganlarını (“Anayasa’ya Aykırı Yasa Çıkaranlar İşçi Düşmanıdır!”, “Demirel İstifa!”, “Bağımsız Türkiye!”, “Amerikan Üslerine Hayır!”) ve sınıf dayanışmasını canlı bir dille sayfaya döker.
16 Haziran’da direniş sürdü. Gebze’den yürüyen işçilerin Atatürk büstü önünde İstiklal Marşı söylemesi gibi anlar, Sülker’in tanıklığında hem vatansever hem devrimci bir ruhun somutlaşması olarak yer alır. İki gün boyunca beş can kaybedildi. Sıkıyönetim ilan edildi, Kemal Türkler, Kemal Sülker ve diğer DİSK yöneticileri Maltepe Askeri Cezaevi’ne konuldu. Ama Anayasa Mahkemesi yasanın kritik maddelerini iptal etti, işçilerin haklılığını tescil etti.
Türkiye’yi Sarsan İki Uzun Gün bugün hâlâ bu iki günün en dürüst, en devrimci ve en belgesel kaydı olma özelliğini koruyor. Sülker yalnızca bir genel sekreter değildi, işçi hareketinin hem içindeydi hem de onu en iyi anlatan kalemdi. Kitabı, ezilenlerin öfkesini, umudunu ve direnişin derslerini gelecek kuşaklara taşıyor.
15-16 Haziran, Türkiye işçi sınıfının kendiliğinden, tabanın inisiyatifiyle şekillenen en kitlesel eylemlerinden biri olarak tarihe geçti. Bugün sendikasızlaştırma, emeğin yoğunlaşan baskısı ve kapitalist sömürü karşısında o günlerin ruhu hâlâ rehber niteliğini koruyor.

