Behiç Oktay
Zohran Mamdani 1 Ocak 2026’da New York Belediye Başkanı olarak yemin ettiğinde, aslında yalnızca bir şehri değil, giderek büyüyen bir hareketi de temsil ediyordu. Uganda doğumlu, kendisini demokratik sosyalist olarak tarif eden, Müslüman ve açıkça anti-siyonist bir siyasetçinin ABD’nin finans ve medya başkenti New York’ta seçim kazanması, birçoğuna göre sıradan basit bir gelişme değil, ulusal ölçekte bir başlangıcın habercisiydi.
Bir isimden fazlası
Mamdani’nin zaferi önemliydi, ancak son dönemde yaşanan gelişmeler sonrasında bu durumun şu an devam eden bir dalganın ilk adımı olduğu düşünülebilir. Haziran 2026’daki New York ön seçimlerinde, Mamdani’nin desteklediği üç aday Claire Valdez, Darializa Avila Chevalier ve Brad Lander kongre yarışlarını kazandı. Aynı hafta benzer bir dalga Denver’a da sıçradı: 29 yaşındaki Melat Kiros, otuz yıllık bir kongre üyesini koltuğundan etti. Washington DC’deki belediye başkanlığı yarışında öne çıkan Janeese Lewis George da benzer bir çizgide. Sanders’ın 2016 kampanyasından önce altı bin üyesi bulunan Amerika Demokratik Sosyalistleri (DSA), bugün yüz binin üzerinde üyeye ulaşmış durumda.
Bu tablo, ABD siyasetinde uzun yıllar marjinal sayılan “sosyalist” etiketinin artık seçim kazandırabilen bir kimliğe dönüştüğünü gösteriyor. Peki bu hareket, Sanders ve Alexandria Ocasio-Cortez çizgisinden gerçekten farklı bir şey mi vaat ediyor, yoksa aynı damarın daha genç ve daha görünür bir devamı mı? Bunun kesin cevabı henüz yok; ama en azından bir konuda net bir kopuş var ve o da tam olarak dış politika ve İsrail meselesi.
Sanders-AOC’nin sınıfta kaldığı yer
Bernie Sanders ve Alexandria Ocasio-Cortez (AOC), iç politikada sağlık sigortası, asgari ücret, iklim sistemi eleştiren bir politika ile yola çıktılar. Bu vaatler, ABD halkının temel ve önemli sorunlarına işaret ediyordu. Ama emperyalizm ve İsrail söz konusu olduğunda ikisi de temkinli kaldı. Sanders, İsrail’in var olma hakkını sorgulamaktan hep kaçındı, Demir Kubbe finansmanına karşı çıkmadı, “soykırım” kelimesini kullanmakta uzun süre direndi. AOC de Netanyahu hükümetini ve İsrailli yerleşimcileri eleştirdi, ama ABD’nin İsrail’e askeri yardımını, AIPAC’in Kongre üzerindeki gücünü hiç doğrudan hedef almadı. Kısacası ikisi de ekonomik adalet söylemini radikalleştirdi ama dış politikada, özellikle Filistin meselesinde, sistemin sınırlarını zorlamaktan kaçındı. Her ikisi de emperyalizm sınavında sınıfta kaldılar.
Mamdani ve etrafındaki kadro, en azından şimdilik burada bariz bir farka işaret ediyor. Kampanyasını “soykırım” kelimesini doğrudan kullanarak yürüten Mamdani, İsrail’i apartheid devleti olarak tanımlamaktan çekinmedi. Adaylardan Chevalier, AIPAC’ın milyonlarca dolar harcadığı bir rakibe karşı kazandı. Bu durum artık İskandinav tipi refah devleti söylemiyle sınırlı, meseleyi yumuşatan bir anlayıştan, İsrail’e askeri yardımı ve kurumsal desteği doğrudan hedef alan bir siyasete dönük ABD halkının artan desteğini net biçimde gösteriyor.
Yine de bunu abartmamak gerekiyor. Burada sorulması gereken soru, bu destek bir kırılmaya yol açar mı, yoksa yalnızca söylem düzeyinde kalan bir radikalleşme ile sönümlenir mi? Mamdani’nin belediye başkanlığı ABD dış politikası üzerinde doğrudan bir yetkiye sahip değil. Valdez ve Chevalier Kongre’ye girdiklerinde AIPAC’in ve Demokrat Parti’nin maddi gücüyle karşı karşıya kalacaklar. Sanders da bir zamanlar benzer bir vaatle yola çıkmış, sonunda partinin ana akımıyla uzlaşmak zorunda kalmıştı. Mamdani kuşağının iktidara yaklaştıkça aynı baskının karşısında durabileceğinin garantisi yok. Gerçek sınav, bu isimlerin üzerindeki baskı arttıkça daha iyi gözlemlenebilecek.
Bir anayasal ayrıntı da not düşülmeli. Mamdani, Uganda’nın Kampala kentinde doğdu, ABD vatandaşlığını sonradan kazandı. Anayasa’nın “doğuştan vatandaş” şartı yüzünden ne kadar popüler olursa olsun başkanlığa aday olamaz. Yani hareketin ulusal potansiyeli, muhtemelen başka isimlerde aranacak.
Beyaz Saray komünizm karşıtlığına geri döndü
Beyaz Saray’ın bu yükselişe tepkisi gecikmedi. Ama henüz yeni bir yol bulamamışlar gibi görünüyor çünkü söylemler aynı McCarthy dönemini andıran bir “Kızıl Korku” ikliminin yeniden ısıtılmış hali.
Trump, ülkenin 250. yıl dönümü kutlamaları vesilesiyle temmuz başında Rushmore Dağı’nda yaptığı konuşmada “Karl Marx’a mı yoksa Amerika’ya mı sadık olunacağını” sorarak doğrudan bir cephe açtı. Aynı hafta komünizmi ülkenin Pearl Harbor ve 11 Eylül’den bu yana karşılaştığı en büyük tehdit ilan etti. Hedefinde komünistleri, göçmenleri ve çalışmayanları tek bir düşman kategorisinde birleştirerek hem sert göç politikalarını hem oy verme kısıtlamalarını meşrulaştırmaya çalıştı. Aynı 1950’lerde komünist damgasının sendikacıları ve azınlıkları susturmak için kullanılması gibi…
Dışişleri Bakanı Marco Rubio bu cephenin asıl mimarı sayılabilir. Küba kökenli aile geçmişiyle bilinen Rubio, Temmuz sonunda Dışişleri Bakanlığı’na Küba’yı “21. yüzyıl komünizminin başkenti” ilan eden bir rapor yayımlattı. Muhalefetteki bazı Demokrat vekiller bunu Küba’ya yönelik askeri müdahaleyi meşrulaştırma girişimi olarak okudu. Rubio ayrıca terörle mücadele kapsamını somut kanıt sunmadan “aşırı sol teröre” kaydıracaklarını duyurdu. Sorulması gereken şu: Bu, gerçekten yeni bir ideolojik tehdide karşı önlem mi, yoksa ablukayla zaten çökme noktasına gelmiş bir ülkeyi hedef göstererek güvenlik ve istihbarat bütçelerine yeni kalemler açmanın bir gerekçesi mi? Küba’yı yıllardır ablukayla boğan bir yönetimin, adayı hala varoluşsal bir tehdit gibi sunması, iddianın kendi içindeki tutarsızlığını da gösteriyor.
Asıl çelişki ise yönetim bu kadar sert bir söylem üretirken, halkın büyük bölümünün tam tersi yöne gitmesidir. Araştırmalara göre Amerikalıların kapitalizme olumlu bakışı son on beş yılın en düşük seviyesi olan yüzde 54’e gerilerken, sosyalizme olumlu bakış yüzde 39’a çıktı. Demokratlar arasında bu oran yüzde 66. 18-29 yaş grubunun ise yüzde 62’sinin sosyalizme olumlu baktığı görülüyor. Washington Post-Ipsos anketinde otuz yaş altı seçmenlerin yüzde 46’sı bir sosyalist başkan adayına oy vermeyi düşünebileceğini söylüyor. Yani Trump yönetimi komünizm tehlikesine karşı halkı seferber etmeye çalışırken, hedef aldığı genç kuşak zaten bu yöne kaymış durumda. Kısacası söylem ile toplumsal gerçeklik arasında açılan bir makas var.
İsrail’le ilişkiler
Tablonun bir diğer boyutu Washington-Tel Aviv hattındaki görünür soğuma. 2026 İran Savaşı’nın, Haziran’da imzalanan İslamabad Mutabakatı ile fiilen İran lehine sonuçlanması İsrail’de “büyük bir başarısızlık” olarak okundu. Haaretz gazetesi anlaşmayı “Amerikan teslimiyeti” diye niteledi. Trump yönetimi cephesinde de tablo İsrail’in beklediği gibi değildi. Başkan Yardımcısı JD Vance, müzakereleri sabote etmeye çalışan İsrailli çevrelere sert bir dille karşılık verdi ve Washington’daki geleneksel “İsrail’in güvenliği her şeyden önce gelir” ezberinin artık açıkça sorgulandığını gösterdi.
Bu gerilim kamuoyunda da karşılık buluyor. Pew Research’ün Nisan ayı anketine göre Amerikalıların yüzde 60’ı İsrail hakkında olumsuz görüşe sahip. Bu oran dört yıldır düzenli artıyor. The Economist’in Temmuz sonu anketi de aynı tabloyu doğruluyor. Kamuoyunun çoğunluğu artık İsrail liderliğinin uluslararası hukuk önünde hesap vermesini istiyor. Hem Cumhuriyetçi hem Demokrat tabanda genç kuşakta İsrail’e bakış olumsuza dönmüş durumda. Bu değişim, Mamdani gibi isimlerin anti-Siyonist bir dille seçim kazanabilmesinin zeminini de hazırlıyor. Aynı gerilimin küçük bir yansımasını Türkiye’nin F-35 programına dönüşü tartışmasında da görmek mümkün.
Mamdani’nin yeri ve geleceği
Ortada iç içe geçmiş üç hat var: ABD’de sosyalizmin seçimlerde öne çıkan bir siyasete dönüşmesi, Trump’ın buna karşı Soğuk Savaş retoriğini yeniden canlandırması ve İsrail’le ilişkilerin İran’daki hezimetin ve kamuoyundaki değişimin etkisiyle artık eskisi gibi olmaması. Mamdani işte bu üç hattın kesiştiği yerde duruyor.
Hareketin Sanders-AOC mirasından koptuğu en net nokta, İsrail meselesini dolaylı yoldan değil doğrudan konuşuyor olması. Ama bunun kalıcı bir söylem mi, yoksa iktidara yaklaştıkça yumuşayacak bir söylem mi olduğunu görebilmek için henüz çok erken. Şimdilik kesin olan tek şey hem sosyalizm hem İsrail meselesinin artık ABD siyasetinin kıyısında değil, tam ortasında tartışılıyor olması.

