Orhan Deniz
Marx ve Engels, Komünist Parti Manifestosu’nda, kapitalizmle birlikte yaşanan alt üst oluşu, yeni toplumsal düzenin mevcut koşulları nasıl dönüştürdüğünü anlatırken şu muazzam ifadeyi kullanmışlardı: Katı olan her şey buharlaşıyor… (*)
Dünyanın ve Türkiye’nin içinde bulunduğumuz yüzyılda yaşadıklarına bakınca da cuk oturuyor bu ifade. Alışıldık, tanıdık, tahmin edilebilir, “kutsal” olan her şey baş döndürücü bir hız ve nobranlıkla “buharlaşıyor”. Farkında mıyız bilmem, misal, “yok artık bunu da yapamazlar” tepkisi ile bu “buharlaşma” etkisi aslında aynı manzarayı gösteriyor bize.
Her şey yine sınıfsal, burada değişen bir şey yok, ama görünür olanlar, ideolojik olanlar, üstyapıya ait olanlar hızla değişiyor, dönüşüyor. Kalıplar aynı değil, kurallar farklı, hatta belirsiz. Herkesin söz söyleyebildiği bir sosyal medya çağında, her sözün takip edilebildiği bir tuhaf distopyanın içindeyiz.
Akıl, insani değerler, ilkeler bu tuhaf çağda sürekli bir saldırı altında. Eşitlik, özgürlük, adalet, onur gibi kavramlar unutturulup şekilsizleştirilirken, her türlü gericilik, ırkçılık tahkim edilerek bunların yerine konmaya çalışılıyor. Tüm bu kaosun, toz dumanın, çürümenin içinde doğruda durabilmek, ayakta kalabilmek, sınıfsal olana işaret edebilmek ve siyasal mücadeleyi yükseltmekse zor iş.
Düşünsenize, çok değil, daha 3 yıl önce, kendini komünist, sosyalist, devrimci diye tanımlayan bazı partilerin bile “utanmadan” oy istediği Kılıçdaroğlu bugün AKP’nin kılıcı olarak çalışıyor. İnsanların cumhuriyete, laikliğe, memlekete sahip çıkmak için seçtikleri vekiller, belediye başkanları türlü kirli işlerin, rant ilişkilerinin içinde koşa koşa AKP rozetlerini takıyorlar.
Ülkenin aydınlıktan yana, emekten, eşitlikten yana insanları güvensizliğe, çaresizliğe, kabullenişe itiliyor. Umuda, dayanışmaya, ayakta kalmaya/ayağa kalkmaya ve ne olursa olsun mücadele etmeye, üretmeye en çok ihtiyaç duyduğumuz günlerdeyiz.
Deniz Göktaş bu ihtiyacı görmüş olacak ki, gösterisinin adını “Ölü Deniz” yapıp, “kelle”sini koltuğunun altına alarak sahneye çıktı ve “kral çıplak” dedi. Haziran ayı boyunca Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu’nda sergilediği gösterisi, Youtube’a yüklendiği anda milyonlarca defa izlendi (**), paylaşıldı, gösteriden küçük bölümler alıntılanarak yayınlandı.
Sonrası da, Deniz de böyle hesaplamıştır tahminim, beklendiği gibi oldu. “Halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılama” ve “Cumhurbaşkanına hakaret” suçlamalarıyla soruşturma başlatıldı. Deniz yurtdışındaydı; tutuklanacağını bile bile ülkeye döndü ve tutuklandı. Deniz’i seven ve “keşke dönmeseydi” diyenler oldu; öte yandan muhtemelen Deniz’i sevmeyen ve tutuklayanlar da Deniz’in dönmemesini tercih ederlerdi. Deniz’in tercihi politik ve doğru olandı.
Evet, Deniz Göktaş’ın mizahının çok net bir tercihi var. Politik mizah yapıyor. Solcu bir ailede yetişmiş olmanın kendisine kattığı tüm değerlere sahip çıkarak, akıldan yana, emekten yana, aydınlanmadan yana, eşitlikten yana bir mizah yapıyor. Ülke ve dünya gündemine hâkim, heybesi dolu ve taraflaştırmak gibi bir derdi var. Bu haliyle de günümüz mizah dünyasında kendine apayrı bir yer açmış durumda.
AKP’nin “kültürel hegemonya kurmak” gibi bir derdi olduğu biliniyor. Çünkü AKP herhangi bir burjuva partisi değil, ideolojik bir parti ve siyasal İslamcı bir rejimi kalıcılaştırmak istiyor. Kalıcılık olacaksa kültürel hegemonya lazım ve bu hegemonyayı kurabilmek için ciddi paralar da harcıyorlar. Ama tüm bu çabaların, tam da AKP’nin ideolojik yapısından ötürü, tarihsel olarak başarıya ulaşması mümkün değil. Dönemsel olarak yapabilecekleri kendi tabanlarını motive edecek Misvak türü örnekler yaratmak ve karşılarında gördükleri diğer özneleri etkisizleştirmekten ötesi değil.
Bunun bir sonucu olarak ülkemizde kökü ta Tanzimat dönemine kadar uzanan mizah dünyasının AKP döneminde bir hayli tırpanlandığı ve sesinin kısıldığı da herkesin malumu. Dijital medyanın egemen hale gelmesinin de etkisiyle çok güçlü olan karikatür dergiciliğinin bile atomize olduğu, mizahçıların gerek korkudan gerek geçim derdinden politik alandan uzaklaştığı bu dönemde Deniz’in anlatıları ayrıca önemli.
Çünkü Deniz boyun eğmiyor; üstelik bunu korktuğunu söylemesine rağmen yapıyor. AKP’nin yarattığı rejimin en büyük dayanağı korku ve teslimiyettir. Emperyalistlerden destek alıyor olması, büyük sermayenin destekliyor olması, devleti ele geçirmiş olması bu gerçeği değiştirmez. Halkın boyun eğmemesi, teslim olmaması tüm diğer parametreleri etkisiz kılacak kadar güçlüdür.
Deniz’in sergilediği tavır ve milyonların bu tavrı izlemesi, alkışlaması, desteklemesi, sahip çıkması bu açıdan çok değerlidir ve AKP bu bahiste yenilmiştir.
On yıllardır empoze edilen Tayyip Erdoğan imajı, Deniz’in “Ben Recep Tayyip Erdoğan’ı hiç sevmedim. Hayatımda 1 dakikam bile yok. ‘Görüşlerine katılmıyorum ama karizmatik bir lider’, ‘boyu da uzunmuş’, ‘bıyıkları hep aynı seviyede nasıl kesiyor’ falan…” sözleriyle ve Sevim Tanürek’in ölümü konusunda yaptığı “(babam) trafikte birini öldürsem beni kurtarmaz. Recep Tayyip Erdoğan kadar iyi bir baba değil” hatırlatmasıyla büyük yara almıştır. Eklemek lazım, yara alan sadece Erdoğan’ın imajı değil, Deniz’in satır aralarında teşhir ettiği liberal düşüncelerdir de…
Liberal düşünceler demişken, Deniz Göktaş’ın en güçlü yönlerinden birine de işaret edelim. Yazının başlarında kullandığımız “buharlaşma”nın ilginç örneklerini kuvvetli bir gözlemle, çözümleyici ve yalın bir şekilde ifade edebiliyor Deniz. Örneğin “21. yüzyılda skolastik düşüncenin merkezi Kadıköy” esprisi, üzerine bir sürü makale yazılabilecek bir olguyu birkaç cümlede ve tarihsel olarak doğru yere oturtarak anlatıyor (***).
Benzer şekilde Celal Şengör ve İlber Ortaylı üzerine yaptığı esprilerle topluma sunulan “aydın” tipolojisinin ikiyüzlülüğünü ustalıkla sergiliyor. Bununla yetinmeyip, “Bedavadan aydın olacağım diye çok heyecanlandım. Çünkü aydın olmanın çok övüldüğü bir ailede büyüdüm. Bizim evde aydın, sürgündeki aydın, hapisteki aydın, ölü aydın… Aşağıdan yukarı doğru sevgi ve saygı artar. Ölüyseniz evde bir posteriniz olur, hapisteyseniz günde en az bir kere hakkınızda konuşulur” diyerek gerçek aydınları hatırlatmayı da unutmuyor.
Hasılı, Deniz’in söyledikleri üzerine daha çok şey yazabiliriz. Çünkü gerçekten dolu ve üzerine çok şey konuşulup yazılabilecek şeyler söylüyor. Bunları kısacık metinlere sığdırabilmesi de Deniz’in meziyeti zaten. Şairin mısraları gibi, Deniz’in de esprileri var.
Ülkenin kültürel ikliminin son derece bilinçli hareketlerle çöle çevrilmeye çalışıldığı, otoriter rejimin sesleri yok etmeye çalıştığı bir dönemde Deniz’in farklı kuşaklarla bağ kurabilmesi, eylemciliğe sahip çıkması, politik mücadeleyi bir zorunluluk olarak görmesi ve mizahın büyük gücünün farkında olması çok önemli. Adaşı gibi o da “Bizim Deniz” olmayı hak ediyor…
Son olarak, “Ölü Deniz” akla ilk o sahnedeki devasa kelleyi ve “kelle koltukta” esprisini getiriyor ama ikinci bir anlam daha var diye düşünüyorum; bir tür çağrı belki. Nâzım’ın “Japon Balıkçısı” şiirinde geçer bu ifade, şöyledir:
“Bu deniz bir ölü deniz / İnsanlar ey, nerdesiniz?”
(*) “Burjuvazi üretim araçlarını, dolayısıyla üretim ilişkilerini ve bunlarla birlikte bütün toplumsal ilişkileri durmadan devrimcileştirmeksizin var olamaz. Oysa eski üretim tarzının olduğu gibi korunması daha önceki bütün sanayici sınıfların ilk varoluş koşuluydu. Üretimin durmadan altüst edilmesi, bütün toplumsal koşulların aralıksız sarsılışı ve bitmek bilmeyen bir belirsizlik ve çalkantı burjuva dönemini öteki bütün dönemlerden ayırt eder. Bütün kemikleşmiş, donmuş ilişkiler arkaları sıra gelen eskiden beri saygıdeğer tasavvur ve görüşlerle birlikte silinip gider; yeni oluşanlar ise daha kemikleşmeye fırsat bulamadan eskir. Katı olan her şey buharlaşıyor, kutsal olan her şey ayaklar altına alınıyor ve insanlar nihayet hayattaki konumlarına, karşılıklı ilişkilerine soğukkanlı bir gözle bakmaya zorlanıyorlar.”
(**) Youtube’daki bilgiye göre “Ölü Deniz” 1 ay önce 14 milyon, Deniz’in ilk gösterisi olan “Selam Selam” 7,8 milyon defa izlenmiş.
(***) Esprinin öncesindeki sözler: “Arka bahçede seküler, çağdaş, rasyonel sandığınız insanların hepsi meditasyona, rüyaya, enerjiye, burçlara inanmaya başlıyor.” Tamamını “Selam Selam”da 39:02’den itibaren izleyebilirsiniz.

