İbrahim Fikri Talman
Yargının siyasetin sopası olması düşünülebilir bir olgu mudur? Normal koşullarda bu sorunun yanıtı hayır olacaktır, ama konu Türkiye ise kuşkusuz evet demek kaçınılmaz görünüyor. Batılı burjuva demokrasilerinde yargının böyle bir yapısı ya da işlevi olduğunu söylemek, çok istisnai durumlar dışında pek düşünülemez. Belki biraz, devlet başkanı Orban’ın Macaristan’ı ile Başbakan Tusk’un Polonya’sının, siyasetin sopası olarak yargının kullanıldığı ülkeler içinde oldukları söylenebilir. Yine de bu ülkelerde siyasal/toplumsal gelişmelerin etkisi ile, demokrasi ve özgürlüklerin önalması ile sonuçlandığını belirtmek doğru olur. Ülkemizdeki durum ise, tam tersi yönde gidiyor gibi bir görüntü veriyor. Yakın ve uzak geçmişte de yargının iyi bir sınav verdiğini söylemek olası değilse de, AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılından bu yana yargının “gırtlağına kadar” siyasetin içine girdiğini ve son 10 senede ise “siyasetin sopasına” dönüştüğünü söylemek olasıdır.
Peki, siyasetin sopası olmak nedir ve nasıl olunabilir sorusunu sormak, konuyu açmak yönünden zorunlu görünüyor.
Bir ülkede olağan koşullarda, siyaset ve yargı kurumlarının görev ve yetki alanları Anayasa ile kesin şekilde birbirinden ayrılmıştır. Kuşkusuz siyasetin yargı alanına müdahale eğilimi her zaman söz konusu ise de, yargının kurumsal işleyişi içinde bunun sorun yaratması beklenmez. Demokrasinin tüm kurum ve kuralları ile egemen olduğu ülkelerde durum böyledir. Ancak, iktidardaki yönetimin otoriter/totaliter eğilimlerinin güçlü olduğu ülkelerde ise tamamen farklı bir görüntü vardır. Ülkeye egemen olan siyasi iktidar, yargıyı alabildiğine kullanmak, bu yolla iktidarını pekiştirmek, toplumu yönlendirmek, siyasal rakiplerini tasfiye etme aracı olarak yargıyı elinin altında tutmak isteğini dayatır. Burjuva demokrasilerinin sınırlı yapıları çerçevesinde, toplumun demokratik tepki ve direnmesi ile kimi zaman iktidarın geri adım atması olası olsa da, yargının tüm muhalif kesimlere karşı silah olarak kullanılması ile iktidarın siyasi gücünü ve egemenliğini yoğunlaştırarak tam bir baskı rejimine doğru gitmesi ciddi bir olasılıktır. Uzak geçmişte Almanya’da, Hitler’in seçimle iktidara geldikten ve egemenliğini tam olarak kurduktan sonra ülkeyi bir demir yumruk ile yönetmesi, tüm muhalif kesimleri, özellikle sol, sosyalist, komünist ve sosyal demokrat siyasetçileri kanlı bir şekilde tasfiye etmesi ile yargıyı tam olarak denetimi, hatta emri altına alması sonucu iktidarını bir tür faşist rejime dönüştürmüştür. Bu rejimde yargıç ve savcılar, Hitler’in iktidarını sürdürmesinin aracı haline dönüşmüşler ve kararlarını “Hitler ne düşünürse öyle olmalı” gibisinden bir anlayışla vermişlerdir. Bütün yargı bürokrasisi bu politikanın aleti olmuştur. Masumiyet karinesi bir tarafa bırakılarak verilen ölüm cezası ve hapis cezaları birbirini izlemiştir. Söz konusu kararlar itibariyle çok ağır hak ihlalleri yaşanmış, hatta savaş sonrasında bile bu karar vericilerden sağlıklı bir şekilde hesap sorulmamıştır. Belki de yargının iktidarın silahı olarak kullanılmasının en vahim örneklerinden biri budur. Ülkemizde ise, yargının kullanışlı bir aparat olarak iktidarlar tarafından devreye sokulduğu olaylar vardır. Uzak geçmişte İstiklal Mahkemeleri yargılamaları bunun örneklerinden biridir. Yakın geçmişte ise, Yassıada Yargılamaları ve bu amaçla oluşturulan Yüksek Adalet Divanı başka bir örnektir.
Günümüze gelmeden önce bağımsız olması gereken yargının bu durumunun açıklamasını yapmakta yarar vardır. Anayasa’nın “Yargı” başlıklı 138. maddesinde, hâkimlerin görevlerinde bağımsız oldukları, Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verecekleri belirtilmektedir. Devamında ise, “hiçbir organ, makam, merci veya kişinin, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz” hükmü ile hâkimler ve mahkemelerin bağımsızlıkları vurgulanmaktadır. Yine maddenin son fıkrasında, “yasama ve yürütme organları ile idare mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir şekilde değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez” hükmü ile bağımsızlık ve yargının önemi tekrar vurgulanmış olmaktadır. Anayasa’nın 139. maddesinin başlığı, “Hâkimlik ve Savcılık Teminatı” olup hâkimler ve savcıların azlolunamayacakları ve kendileri istemedikçe Anayasada gösterilen yaştan önce emekliye ayrılamayacakları hükmü bulunmakta ve bunun yargı bağımsızlığını destekleyen bir Anayasa maddesi niteliğinde olduğu dikkat çekmektedir. Her ne kadar, Anayasada sadece hâkimlerin bağımsızlığından bahsedilmekte ise de, bu hükmün savcılar yönünden de gözetilmesi gerekmektedir. Çünkü, yargılama işlevinin bir ayağında savcının bulunduğu kuşkusuzdur. Ayrıca, pek çok demokratik ülkede savcıların da bağımsızlıklarına dair mevzuatta hükümler bulunmaktadır. Kısacası, yargının bağımsız oluşu, sadece yargılanan taraflar açısından değil, tüm toplum açısından gerekli ve zorunlu bir olgudur.
Jüristokrasi
Ülkemiz koşullarında yargı bağımsızlığı ile ilgili yasal mevzuat açısından bir eksiklik ya da sorun olduğundan söz etmek olası olsa da, ağır sorunların söz konusu olmadığı bilinmektedir. Ancak, konu uygulamaya geldiğinde çok ciddi ve ağır sorunların bulunduğu, hatta bunların giderek yoğunlaştığı ve zarar verici boyutlara ulaştığı apaçık görülmektedir. En basit suç soruşturmalarından başlayarak daha sonraki yargılama aşamalarında öylesine hukuk ihlalleri gerçekleşmektedir ki, toplumun gözünde yargının güvenilirliği nerede ise yüzde 10’lar düzeyine kadar inmiştir. Sıklıkla rastlanan hukuksuzluklardan söz etmek gerekirse; soruşturmalarda normal prosedür, istisnalar bir yana, ifadeye çağrılan şüphelinin bir çağrı kâğıdı ile davet edilmesi olması gerekirken, hakkında gereksiz ve hukuksuz bir gözaltı kararı verilmesi ile kişinin, konutuna sabahın köründe polis ile baskın yapılarak yakalanması, çoğunlukla bir veya birkaç gün gözaltında tutulması ve sonrasında savcılığa sevk edilmesi uygulaması adeta olağanlaşmıştır. Yakın zamanda, uyuşturucu kullanma suçundan pek çok kişi hakkında bu uygulama sürekli hale getirilmiş, yasal soruşturma usulü, önce kişilerin ifadelerinin alınması, sonra diğer işlemlerin yerine getirilmesi iken, Ceza Yargılama Yöntemi Yasası’na aykırı şekilde ve kişilerin hem kamuoyunda teşhir edilmesi ve hem de adeta suçlu ilan edilmesi biçiminde gelişmelere neden olunmuştur. Çoğunlukla emniyet ve jandarma vasıtası ile yaptırılan bu “operasyon”larda sorumlu olması gereken Cumhuriyet Savcısı’nın hiç müdahalede bulunmaması ayrı bir sorun durumundadır.
Devam edersek, gözaltı koşulları yasada açıkça belirtilmiş olmasına rağmen, yine Savcıların ilgisiz tavırları nedeniyle, çoğunlukla kolluğun keyfi davranışları sonucu insanlara hukuksuz ve gereksiz olarak gözaltı mağduriyetleri yaşatılmaktadır. Tutuklamaya gelirsek, en ağır hukuka aykırılıklar ve mağduriyetlerin bu kurum ile gerçekleşmekte olduğunu söylemek kaçınılmazdır. Yasal çerçevede tutuklamanın, yasadaki tüm koşulları gerçekleşmiş olsa bile, hâkimin takdirine bağlı olduğu kuralı uygulamada hemen hiç dikkate alınmamakta, savcıların çoğunlukla gereksiz tutuklama istemleri, ceza usul yasası hükümlerini ve yasanın temel esprisini dikkate almayan hâkimler tarafından kolayca çiğnenmekte ve büyük bölümü yasal gerekçeden yoksun tutuklama kararları verilmektedir. Kendiliğinden gelip teslim olan kişiler “kaçma şüphesi bulunduğu” gerekçesi ile tutuklanabilmekte, sıklıkla yetersiz ve soruşturma içeriğine uygun olmayan gerekçelerle tutuklamaya karar verildiği gibi, hatta ceza usul yasasında belirtilen tutuklama yasağı koşullarında bile tutuklama kararı çıkabilmektedir. Bu noktada bir başka sorun da 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrasında oluşturulan yasa değişikliği ile sulh ceza hâkimliklerinin, salt tutuklama, gözaltına alma, el koyma gibi kararları vermekle görevlendirilmeleri ve kararlarına yapılan itirazları takip eden sulh ceza hâkiminin incelemesi uygulaması idi. Uzun süre boyunca hukuksuz bu uygulama, adeta “kapalı devre” sistemle çok sayıda mağduriyete neden olunca yakın zamanda bu uygulamadan dönülerek, itiraz makamı olarak Asliye Ceza Hâkimlerinin görevlendirilmesi gerçekleşti. Yine yakın geçmişte özellikle ana muhalefet partili belediyeler ile, başkanları ve bürokratlarına yönelik soruşturmalarda usule aykırı uygulamalar bir yana, kamu görevlisi sıfatları itibariyle soruşturmaların öncelikle derinleştirilerek araştırılması ve delillendirilmesi gerekirken, önce derhal tutuklama kararı verip ayrıntılı araştırmanın sonraya bırakılması, tipik bir peşin ceza uygulamasına dönüşmüş ve mağduriyetlere yol açmıştır. Muhalif bilinen aydınlar, avukatlar, akademisyenler, üniversite öğrencileri ve özellikle basın mensupları gibi kesimler hedef alınarak çoğunlukla hukuksuz ya da gerekçesiz tutuklama kararları birbirini izlemiş ve halen sürüp gitmektedir. Siyasi iktidarın istek ve yönlendirmelerini ön plana alan bir yargı bürokrasisi ortaya çıkmış olup hâkim ve savcılar aracılığı ile iktidar, beklediği ve yarar umduğu kararları birbiri ardına temin etme olanağına kavuşmuştur. Örneğin yakın zamanda, muhalif kimliği ile bilinen gazeteci-yazar Merdan Yanardağ’ın sahibi ve yöneticisi olduğu TV1 kanalına bir casusluk soruşturması bahanesi ile el konulmuş, sonrasında açılan davanın sonucu beklenmeden, tamamen hukuksuz olarak, kanalın satışı için karar alınmıştır. Skandal boyutundaki bu karar, bir idare mahkemesi kararı ile ancak önlenebilmiştir. Mahkemeler ve Savcılıklar, hukuka aykırı karar ve uygulamaların peş peşe ortaya konulduğu güvenilmez kuruluşlar haline dönüşmüştür. İktidar yanlısı bir tür “Jüristokrasi” oluşturulmuş durumdadır.
Güdümlü yargı
Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu ve Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun katılım ve iş birliği ile gerçekleşen bu olgu, yargının bir “sopa” gibi kullanılmasını sağlamakla beraber tüm yargı politikasını iktidar çıkarları doğrultusunda yönlendirmektedir. İstenen, beklenen, umulan kararları vermeyecekleri anlaşılan hâkim ve savcıların görev yerleri ya da mahkeme yetkileri değiştirilmekte, yerlerine iktidarın yeğlediği kararları verecek hâkim ve savcılar atanmaktadır. Başsavcılık, Adalet Komisyonu Başkanlığı ve Ağır Ceza mahkemesi Başkanlığı gibi kritik ve üst düzey sayılan görevlere, iktidar yanlısı olduğu bilinen ya da yapısı itibariyle umulan kararları verebilecek hâkim ve savcılar görevlendirilmektedir. Bu güdümlü denebilecek yargının bir sopa gibi toplumun başının üzerinde sallanması sonucu, kişilerin hukuka ve adalete güveni sarsılmakta, itiraz, şikâyet ve benzeri başvuru yollarından sonuç alınamayacağı inancı toplumda kök salmakta, bu yolla bireyler ve topluma umutsuzluk duygusu verilmektedir. Hukuka aykırılıkların boyutu ve çeşitleri o kadar yoğunlaşmıştır ki, ülkenin yargı tarihinde ilk kez gerçekleşen bir olayda, bir Yargıtay Dairesi, Anayasa Mahkemesi kararına uymayı reddederek, kararını beğenmediği Anayasa Mahkemesi Üyeleri hakkında suç duyurusunda bulunma cüretini gösterebilmektedir. Anayasa Mahkemesi kararının iktidarın hoşuna gitmeyeceği kesin olduğu için, Yargıtay Dairesi, iktidarı rahatlatacak bu kararı verebilmiş, sonrasında bu dairenin başkanı, Cumhurbaşkanı tarafından Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı görevine seçilerek ödüllendirilmiştir.
Yüksek Mahkemelerin bu kararları hem tartışılmamış hem görev ile ilgili suç işleyenler hakkında hiçbir yasal işlem yapılmamıştır. Yüksek Yargıda bunalım niteliğindeki bu olay, adeta örtbas edilmiş, üst düzeydeki bu hukuksuzluk, belli kesimlerin tepki ve eleştirileri dışında herhangi bir şekilde tartışma konusu yapılmamıştır.
Şaşkınlık ve tepki yaratan başka bir ağır hukuk ihlali de, ana muhalefet partisi hakkında verilen “mutlak butlan” kararıdır. CHP genel kurulu sonrasında, olasılıkla iktidar işbirlikçisi bir takım partililer tarafından, Asliye Hukuk Mahkemelerine davalar açılarak seçimlerde hile yapıldığı; delegelere rüşvet verildiği ve bu yolla parti genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu yerine Özgür Özel’in seçildiği iddia edilerek mutlak butlan nedeniyle genel kurulun ve sonrasında yapılan genel kurulun iptali isteminde bulunulduğu; birleştirilen davaların yapılan yargılaması sonucu mahkemece davanın reddine karar verildiği; kararın istinaf yoluna götürüldüğü ve sonuçta Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi’nin 21.05.2026 tarihli kararı ile, istinaf başvurusunun kabulü ile genel kurul kararlarının mutlak butlan gerekçesi ile iptaline; önceki genel başkan Kemal Kılıçdaroğlu ve parti organlarının görevlerine aynen devam etmelerine; ihtiyati tedbir kararı ile son genel kurulda seçilen Özgür Özel ve Merkez Yönetim Kurulu Üyelerinin tedbiren görevden uzaklaştırılmalarına karar verildiği; karar sonrası siyaseten ve hukuken bir tür kargaşa ortamının yaşandığı görülmektedir. Bunun yaşanmasının kaçınılmaz olduğu kuşkusuzdur. Zira, öncelikle, yapılan ve gerçekleşen bir siyasi parti genel kurulu hakkında her türlü kararı verme görev ve yetkisi Yüksek Seçim Kurulu’na ait iken, Medeni Kanun, Dernekler Kanunu ve Borçlar Kanunu gibi yasal ancak uygulama yerleri bulunmayan mevzuat hükümleri esas alınarak, görev ve yetki alanı dışına çıkmış bir mahkeme tarafından karar verilmesindeki ağır hukuk ihlalinin yarattığı siyasal ve hukuksal çelişkiler giderilmeden, bu hukuksuz kararların gereği yapılmış ve eski genel başkan ve ekibi göreve döndürülmüştür. Yaratılan hukuk faciasından siyasi iktidarın en büyük yararı sağladığı dikkate alındığında, yargının bir kez daha perde arkası yönlendirilme ve siyasi çıkar sağlama amacıyla kullanıldığı ve tam bir “sopa” görevini yerine getirdiği görülmektedir. Artık hukuk ve yargı alanında her şeyin mümkün olduğu, bir Ağır Ceza Mahkemesinin bir boşanma kararı vermesi, bir Asliye Hukuk Mahkemesinin bir müebbet hapis cezası vermesi bile olasılıklar dahiline girmiş durumdadır. Çarpıtılan kavramlar, “Jüristokrasi” tarafından gerçekleştirilen yönlendirmeler ve “emre amade” hâkim ve savcılar ile, siyasi iktidar tüm istediklerini gerçekleştirecek hale gelmiştir.
Hukuk, etkilere açık bir üst yapı kurumu olsa da, bir ülkenin toplumsal düzeni, haklar ve özgürlükler için vazgeçilmezdir; en azından mevcut siyasal toplumsal koşullarda. Bu yüzden, her türlü siyasal etki ve müdahaleden korunmuş olmalıdır. Hele ki, hukuku “sopa” haline dönüştürüp bununla tüm toplumu baskı altına alarak, otoriter/totaliter ve bir tür faşizan bir iktidar yapısı oluşturmak isteyen bir siyaset anlayışına karşı.

