Öztürk Çaycıoğlu
Giriş: “Hayırsever Monarşi” Tezinin Sınıfsal Niteliği
“Orta Doğu’da demokrasi işlemez; bu bölgeye en uygun yönetim biçimi merhametli bir monarşidir.” Bu sözler bir düşünce kuruluşu raporundan ya da tarihsel bir polemikten değil, ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Başkan Trump’ın Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın 2026 yılında sarf ettiği cümlelerden alınmadır. Barrack’ın dile getirdiği “hayırsever monarşi” önerisi, bölge halklarının kendi tarihsel dinamikleriyle ortaya çıkan bir yönetim modeli değil. Bölgede, geçmişte birçok kez emperyalizm karşıtı tutumlar alındı. Hayırsever Monarşi, ABD emperyalizminin, bölgedeki emperyalizm karşıtı tüm siyasal hatlara karşı, Batı Asya’da sermaye birikimini güvence altına almak için tasarladığı bağımlı rejim formülünün açık bir deklarasyonudur.
Barrack, Antalya Diplomasi Forumu’ndaki (17 Nisan 2026) tartışmalı sözlerini Fox News’e verdiği yanıtla savunmuş ve “ideolojiden değil, on yıllara dayanan ve zor kazanılmış gözlemlerden” konuştuğunu iddia etmiştir. Oysa bu “gözlem”, ABD sermayesinin bölgede yararlandığı mutlakiyetçi-komprador rejimlerin bölgesel işlevinin itirafından başka bir şey değildir. Bu makalede, önce olayın gelişimi, ardından Barrack’ın savunması, son olarak da bu önerinin marksist sınıf perspektifinden çözümlemesi sunulmaktadır.
Doha’dan Antalya’ya: Aynı söylemin iki platformda tekrarı
Barrack’ın tezi ilk kez 7 Aralık 2025’te Doha Forumu’nda dile geldi: Bölge için “en iyi modelin hayırsever monarşi” olduğunu söylemiş, hatta İsrail’in de demokrasi olmadığını ima etmişti. Dört ay sonra, 17 Nisan 2026’da Antalya Diplomasi Forumu’nda aynı tezi daha da keskinleştirerek tekrarladı: “Bu bölge sadece güce saygı duyar. Demokrasi arayışları çöktü; işe yarayan şey güçlü liderlik rejimleri, merhametli monarşiler ve monarşik cumhuriyetlerdir.” Antalya’da Türkiye ve İsrail’i bu modelin örnekleri olarak göstermesi, Erdoğan’ın “güçlü ve merkeziyetçi önderliği”ni övmesi ve “otoriter eğilimli hibrit rejim” ifadesi dikkat çekicidir; zira bu ifade, otoriterlik eleştirisini “güçlü liderlik” kavramı içinde eritme çabasıdır. İki konuşmanın neredeyse kelimesi kelimesine aynı olması, bunun kişisel bir gözlem değil, ABD tarafından hazırlanmış tutarlı bir emperyalist stratejinin deklarasyonu olduğunu göstermektedir.
Barrack’ın sınıfsal ve kurumsal konumu: Bu söylemi kim konuşuyor?
Söylemin ağırlığını kavramak için konuşanın sınıfsal konumunu anlamak da belirleyicidir. Barrack, 80 milyar dolarlık varlık yöneten ve 19 ülkede faaliyet gösteren dev bir dijital altyapı yatırım şirketi Colony Capital’in (bugünkü adıyla Digital Bridge) kurucusudur; yani yalnızca bir diplomat değil, küresel finans sermayesinin somut bir temsilcisidir.
Trump’ın yakın müttefiki olarak önce Ankara Büyükelçisi, ardından Suriye ve Irak Özel Temsilcisi olarak atanmıştır. Bu konum, onu bir “gözlemci” değil, ABD emperyal devlet aygıtı ile bölge komprador burjuvazisi arasında sınıfsal köprü kuran bir operatör yapmaktadır. Söylemi kişisel kanaat değil, ABD Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’ne de yansıyan bölgesel dizaynın ilanıdır.
BAE ajanlık davası: Komprador ilişkinin mahkemede görünür olması
Barrack’ın bölge ile sınıfsal bağı, 2021- 2022 yıllarındaki davasında somut biçimde belgelendi. Temmuz 2021’de, BAE adına kayıt dışı ajanlık yapmak, adaleti engellemek ve FBI’a yalan söylemek suçlamalarıyla tutuklandı. İddianameye göre 2016’da BAE Ulusal Güvenlik Danışmanı Şeyh Tahnoun bin Zayed ile yapılan görüşme, “yabancı ajanlık düzeninin başlangıcı”ydı; BAE fonları Colony Capital’e 374 milyon dolarlık yatırım yapmıştı. Brooklyn federal mahkemesinde (EDNY), Yargıç Brian Cogan önünde yedi hafta süren yargılama sonunda 4 Kasım 2022’de Barrack ve yardımcısı Matthew Grimes tüm suçlamalardan beraat etti.
Dava bizim açımızdan şu noktada anlamlıdır, bir ABD milyarderinin BAE sermayesiyle organik bağı, burjuva hukukunun “yabancı ajanlık” çerçevesinde dahi yargılanabilir boyuta gelmiş; ancak beraat, emperyalist devlet aygıtının kendi finans aracılarını koruduğunu göstermiştir. Barrack, Körfez monarşilerinin sermayesiyle ABD finans sermayesi arasındaki sirkülasyonun bizatihi kendisidir.
“Realizm” kılıfındaki sınıfsal çıkar
Barrack, “hayırsever monarşi” sözünün savunmasını üç eksende kurdu: “Güç yoluyla barış” ve ABD çıkarlarını savaşa girmeden koruma inancı; sözlerinin ideolojiden değil on yıllık gözlemlerden kaynaklandığı iddiası ve Arap Baharı sonrası demokrasi deneyen ülkelerin kaosa sürüklendiği, buna karşın Körfez monarşilerinin başarılı olduğu tezi.
Marksist açıdan bu savunma, “realizm” kılıfına bürünmüş sınıfsal çıkardır. “Gerçekçilik” dediği, bölgede sermaye birikiminin güvence altına alınması için en uygun üstyapı biçiminin tespitidir. “Demokrasi arayışlarının çökmesi”ne ilişkin tespiti, emperyalist müdahalenin ürettiği yıkımın (Irak, Libya, Suriye) kendi yarattığı kaosu “demokrasinin başarısızlığı” olarak sunan ideolojik bir manevradır. Oysa bu çöküş, ABD ve müttefiklerinin sınıfsal çıkarlar doğrultusunda uyguladığı askeri ve ekonomik tahribatın ürünüdür. Nitekim, Bahreyn’deki halk ayaklanması ve demokrasi talepleri, ABD müttefiki “merhametli” Suudi Arabistan ve BAE tanklarıyla ezilmişti.
Barrack’ın “decentralization has never worked” (merkeziyetsizleştirme hiçbir zaman işe yaramadı) sözü de aynı mantığın devamıdır; merkeziyetçi bir monarşi, komprador rejimlerin sermaye birikim tekellerini güvence altına alması için gerekli üstyapı biçimi olduğundan, sınıfsal muhalefete alan açabilecek demokratik işleyiş tamamen reddedilir.
Marksist sınıf perspektifiyle “Benevolent monarchy” nedir? Sınıfsal ve ideolojik işlev
“Benevolent monarchy”, feodal bir artık değil, emperyalist çağın işlevsel bir burjuva devlet biçimidir. Körfez monarşileri (Suudi Arabistan, BAE, Katar, Kuveyt, Bahreyn, Umman), mutlakiyetçi hanedanlık görünümü altında, sermaye sınıflarının küresel finans sermayesiyle organik biçimde bütünleştiren rejimlerdir. Devlet, tek bir aile/klan etrafında örgütlenmiş komprador burjuvazinin baskı aygıtıdır; petrol, altyapı ve finans rantları ABD ve AB sermayesiyle paylaşılır.
“Hayırsever” sıfatı, bu sınıfsal işlevi gizleyen ideolojik bir kılıftır: Yoğun emek sömürüsünü, yabancı işçiliğin ikinci sınıflaştırılmasını, kadınların toplumdan dışlanmasını, muhalefetin ezilmesini görünmez kılar; görünür olan yalnızca sermaye birikiminin “istikrarı”dır ki bu da, sömürünün kesintisiz sürekliliğidir. “Merhametli Monarşi” için ABD formülü açıktır: BOP’a uyduğunuz sürece içeride istediğinizi yapabilirsiniz. Uluslararası finans sermayesi, yerel komprador burjuvaziye tahakküm serbestliği tanır; karşılığında sermaye sirkülasyonunun kesintisizliği ve stratejik hatların (sermaye, askeri konumlanış, yeraltı kaynakları) emperyalist hizalanmaya açık tutulması güvence altına alınır. “Merhamet”, bu denklemin ideolojik adıdır.
Türkiye’ye önerilen “Monarşik Cumhuriyet”: Saray rejimi ve bağımlı kapitalizm
Barrack’ın “monarchial republic” kavramı, şeklen cumhuriyet olup işlev olarak monarşik güç tekelleşmesi gösteren rejimleri tanımlar ve doğrudan Türkiye’yi hedefler. Erdoğan’a “meşruiyet veriyoruz” ifadesi, halk iradesine dayanması gereken meşruiyetin emperyalist merkezden sınıfsal bir lütuf olarak aktarılmasıdır. Türkiye burjuvazisinin uluslararasılaşan kesimleri, inşaat ve enerji sektörleri başta olmak üzere, Saray rejiminin garantörlüğünde bölgesel sermaye ihracını (Libya, Somali, Katar, BAE, Irak) genişletmiş; ABD ve Körfez sermayesine eklemlenen komprador sermaye güçlenmiş, Barrack’ın işaret ettiği “Osmanlı 2.0” eğilimini pekiştirmiştir.
Barrack’ın Erdoğan’ı “kuvvetli ve merkezi önderlik” ile övmesi, sınıfsal bir tespit değil taleptir: Saray rejimi, ABD’nin bölgesel planlarını ve komprador sermayenin bölgesel genişlemesini güvence altına aldığı sürece meşrudur; seçimler ve çok partililik bu meşruiyetin yalnızca süsüdür. Pratikte biçimsel parlamentarizm korunurken, yürütme ve güvenlik aygıtının yaşamın her alanına nüfuz ettiği bir devlet biçimi söz konusudur.
“Osmanlı 2.0”, İbrahim Anlaşmaları ve “barış”ın sınıfsal içeriği
Barrack’ın söylemi yalnızca rejim biçimine değil, bölgesel bir sınıf ittifakına işaret eder. “Osmanlı 2.0”, “büyük İsrail”, “büyük Türkiye” kavramları ve kalıcı istikrarın İbrahim Anlaşmaları’ndan geçtiği vurgusu, bir hizalanmayı tarif eder. 1 Kasım’da Bahreyn’de “Başkan tüm satranç tahtasını değiştirdi… Türkiye ve İsrail savaşmayacak. Hazar Denizi’nden Akdeniz’e kadar bir iş birliği-hizalanma göreceksiniz” sözleri bu dizaynın açık itirafıdır.
Daha net bakıldığında bu, körfez monarşileri, İsrail devleti ve Saray rejiminin ABD emperyalizmi himayesinde oluşturduğu sınıfsal cephedir. İşlevi, İran’ın etki alanını kapatmak, ABD eksenli sermaye birikim süreçlerini güvenceye almak ve Çin’in Batı Asya’ya nüfuzunu sınırlamaktır.
Bu cephenin ideolojik formülü “güç yoluyla barış”tır. Marksist açıdan bu “barış”, emperyalizmin sınıfsal çıkarlarının askeri tehdit ve baskı aygıtıyla güvence altına alınmasıdır. Barrack’ın “Herkes kendi sorumluluğunu üstlenmeli” sözleri, emperyalist merkezin doğrudan işgalden bağımlı rejimlere geçişini ilan eder: Merkez askeri maliyeti taşımak istememekte, güvenlik yükünü monarşik bağımlı rejimlere devretmektedir. Monarşi önerisi, seçimsel hesap verebilirlik yükü olmadan uzun vadeli stratejik hizalanma taahhüdü verebildikleri için bu iş birliğinin en güvenilir üstyapı biçimidir.
Sonuç: “Merhamet”in perdesini kaldırmak
Tom Barrack’ın “benevolent monarchy” tezi, Batı Asya’da emperyalist planlar ve BOP için en uygun üstyapı biçiminin tespitidir. Hedefi Türkiye’dir; Saray rejimine içeride hareket serbestliği karşılığında bölgesel hizalanma yükümlülüğü önerir. Barrack’ın konumu – finans sermayesi temsilcisi, Colony Capital kurucusu, BAE sermayesiyle organik bağ sahibi – bu tezin kişisel bir “gözlem” değil, küresel finans sermayesinin devlet aygıtı içinden konuşması olduğunu açıklar. BAE ajanlık davasından beraat, emperyalist devletin kendi sermaye aracılarını koruduğunun kanıtıdır.
Bu noktada “merhametli monarşi” söylemini üç katmanda çözebiliriz. Birincisi sınıfsal işlevidir: Komprador burjuvazinin baskı aygıtı olarak mutlakiyetçi rejim, sermaye birikimini güvence altına alır ve sermayenin emperyalizme kusursuz eklemlenmesini sağlar. İkincisi ideolojik işlevidir: Gerek sol gerekse anti-emperyalist geleneğe sahip bir coğrafyada “merhamet” sıfatı, sömürü ve tahakkümü görünmez kılar; rejimin hem mutlak hem de merhametli sunulması, olası sınıfsal tepkilere karşı ideolojik bir rakip ve güç odağı yaratır. Üçüncüsü bölgesel stratejik işlevidir: Körfez monarşileri, İsrail ve Türkiye Saray rejimi, ABD emperyalizmi himayesinde İran ve Çin’e karşı bir emperyalist cephe oluşturur. “Demokrasinin çöküşü” tespiti ise, emperyalist müdahalenin yarattığı yıkımı “demokrasinin başarısızlığı” olarak sunan ideolojik bir manevradır.
Bu çerçevede, Barrack’a karşı muhalefet cephesinden gelen “persona non grata” talebi, tutarlı bir antiemperyalizm ve ABD-NATO karşıtlığı olmaksızın anlamsızdır. Mesele, emperyalizmin bölgesel dizaynını ve onun komprador yerel işbirlikçilerini bir bütün olarak görmeyi gerektirir. “Merhametli monarşi”, sınıf tahakkümünün üstyapı biçimidir; onun karşısına, sermayenin değil emeğin çıkarlarını temsil eden bir anti-emperyalist ve anti-kapitalist duruş çıkmadan, “demokrasi” savunusu da biçimsel kalır.

