Engels’in izinde – I

Portre Sayı 36 (Ağustos-Eylül 2026)

Marx ve Engels’in düşüncelerinin her konuda birbirinin aynı olmasını beklemek ne kadar saçma ise, tarihsel materyalizm anlayışları arasında köklü farklılıklar olduğunu ileri sürmek de o denli gerçek dışıdır.

Afşin Burak Umar

Friedrich Engels 5 Ağustos 1895’te yaşama veda etti. Aynı ayın sonlarında, mevsimin artık sonbahara döndüğü fırtınalı bir günde, Londra’nın kuzeybatısındaki Eastbourne yakınlarında, kıyıdan yaklaşık beş deniz mili açıkta külleri ebedi istirahatgâhı olan Manş Denizi’ne bırakıldı.

Kırk yıllık yoldaşlıkları boyunca Karl Marx’la birlikte sosyalizmi bir ütopya, gök kubbenin altında bir hoş sadâ olmaktan çıkarıp ona bilimsel bir yöntem kazandıran, ömrünün sonuna kadar işçi sınıfını, gerçeğin olabildiğince bütünlüklü bilgisine kavuşturabilmek için insanüstü bir gayretle çalışan, bütün yaşam enerjisini buna vakfeden Engels’e ve eserlerine yönelik hücumlar, henüz her ikisi de sağken başlamıştı bile.

Marx ve Engels; burjuvazinin, kapitalizmi ve beraberinde getirdiği ücretli kölelik düzenini kutsayan sözde-bilimine yaşamları boyunca o kadar güçlü ve sarsıcı darbeler indirmişlerdi ki, ölümlerinin ardından, başta tarihsel maddeci yöntem olmak üzere, her ikisinin ortak eseri olan teorik ve pratik mirasa karşı kimi zaman açıktan, kimi zaman da eleştiri adı altında daha incelikli yöntemlerle sürdürülen saldırıların ardı arkası bugüne kadar hiç kesilmedi.

Örneğin İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde CIA fonları ile Avrupa entelijansiyasının mümbit topraklarına anti-komünizm tohumları saçmakla görevlendirilen Frankfurt Okulu1 teorisyenlerinden Adorno, akademik kalibresi yüksek ve özgün görünümlü eleştirilerinde çuvaldızı daha çok ikincisine batırarak Marx ve Engels’i “tarihi tanrılaştırmak”la suçlar:

“Ateist Hegelciler olarak Marx ve Engels’te dahi esas mesele, tarihin tanrılaştırılmasıdır. Ekonominin önceliğinin, mutlu sonun tarihe içkinliğini tarihsel bir titizlik ve katılıkla tesis edeceği beklenir; ekonomik süreç siyasi tahakküm ilişkilerini üretir ve onları ekonominin baskısından mecburi özgürleşme noktasına gelene kadar sürekli kökten değiştirir. Bu doktrinin ödünsüzlüğünün bilhassa Engels’te siyasi bir veçhesi vardır.”2

Bilimsel sosyalizmin kurucuları “tarihi tanrılaştırırken” herhalde Yudeo-Hristiyan-İslam geleneğinin kâdir-i mutlak tanrısını değil, Antik Yunan-Roma panteonunun her şeye gücü yetmeyen ve ancak belli sınırlar dahilinde hareket edebilen antropomorfik tanrı ve tanrıçalarını esas almış olmalılar ki bir yandan tarihi tanrılaştırmakla, diğer yandan da tarihi belirli zorunluluklara tabi, evrensel ve lineer bir evrim sürecine indirgemekle itham edildiler.

“Marx iyi de çevresi kötü”

Frankfurt Okulu da içinde olmak üzere batı solunun ve akademiyasının çeşitli ekollerinin halen dahi son derece yaygın iddiasına göre, özellikle Engels’in dokunuşları ile son halini alan Marksist tarih anlayışı aslında teleolojik bir evrimcilikten ibaretti. Tamam, belki Marx’ın bu konuda ne dediği o kadar belli olmayabilirdi ama bilhassa Engels, açıkça ereği baştan belli bir tarihsel ilerleme vaaz ediyordu: Sınıfsal ayrışmanın, özel mülkiyetin ve ardından devletin ortaya çıkmasıyla başlangıçtaki iştirakçi toplumun asr-ı saadetini terk etmek zorunda kalan insanlık, Odysseus’unkine benzer dolambaçlı ve ıstıraplarla dolu uzun bir yolculuğun ardından mutlu sona – sınıfsız topluma doğru kaçınılmaz biçimde ilerleyecekti.

Böylece Marx’ın kırk yıllık en yakın çalışma ve mücadele arkadaşı; onun eserine pozitivizm bulaştırmakla, diyalektik ve tarihsel materyalizmi kabalaştırarak doğa yasalarını topluma aynen uygulamakla, “Marksizm” diye bir şey icat etmekle, tarihsel gelişmeyi iktisadi zorunlulukların doğrusal bir yansımasına indirgeyerek şematize etmekle ve daha bir sürü şeyle suçlandı.

Elbette bu hikâyenin devamında, “özgürlükçü” batı solunun neredeyse big bangden bile sorumlu tuttuğu Stalin tarafından Engels’in bu cürümleri zirveye taşınarak bütün dünyaya yayılmış, Sovyetler Birliği’nde dogmatik bir Marksizm icat olunup mertlik bozulmuştu. Marx’ın öğretisinin gerçek ruhunu, özünü ortaya çıkarmak için onu pozitivist Engels’in ve zaten ruhban okulundan yetişme taş devri Marksisti Stalin’in çarpıtmalarından arındırmak zorunluydu. Ve saire ve saire…

Engels’in Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni (AÖMDK) adını verdiği çalışması halen dahi bu tür saldırıların başlıca hedefidir. Halbuki Marx’ın 1883’teki vefatını izleyen yıl yayınlanan bu kitap, bilindiği üzere esas olarak ABD’li cumhuriyetçi hukukçu Lewis Henry Morgan’ın 1877 yılında yayımlanan Ancient Society adlı eserinin tanıtımıdır. AÖMDK büyük ölçüde Marx’ın Morgan’ın bulguları üzerine tuttuğu notlara dayanmaktadır ve Engels’in birinci baskıya önsözünde belirttiği üzere, yitip giden dostunun planladığı halde yapamadığı işin yerini “ancak güçsüz bir şekilde doldurabilecek olan” “bu kitap, deyim yerindeyse bir vasiyetin yerine getirilmesidir”.3

Yaşadığı dönemin bilimsel literatürüne hâkim olan, bütün insan topluluklarının evrensel olarak tek hatlı bir evrimden geçtiği ve bu evrimin en yüksek aşamasının da modern batı uygarlığı olduğu yönündeki ilerlemeci ve batı-merkezci paradigmayı benimseyen Morgan, antropoloji literatüründe kültürel evrimcilik olarak adlandırılan yaklaşımın ilk ve en önemli temsilcilerinden biriydi.4 Ona göre, insan ırkının kaynağı, deneyimi ve ilerlemesi tekti5 ve toplumun genel hareketi de daha alt bir durumdan daha üst olana doğruydu.6 İnsanlığın gelişiminin üç ana evresi olan vahşilik, barbarlık ve uygarlık, doğal ve zorunlu bir ilerleme dizisi içinde birbirleriyle bağlantılıydı.7 Bunların her biri de eski, orta ve geç dönemlere ayrılmalı ve her birindeki toplum durumu da alt, orta ve üst olmak üzere üç seviyede kategorize edilmeliydi. Morgan bu şekilde sınıflandırdığı vahşilik, barbarlık ve uygarlık dönemlerinin “uygulamaları açısından kesinlik gösterdiği ve hiçbir istisna olmaksızın tüm kıtalarda görüldüğü” iddiasındaydı.8

Antropolog Sibel Özbudun’un ihtisas alanındaki en güncel bilgi birikimi ışığında ifade ettiği üzere, Engels’in AÖMDK’de, Morgan’ın çoktan aşılmış durumdaki bu teknoloji temelli, evrensel ve tek hatlı evrim düşüncesini sorgulamaksızın kabul eder görünüşü günümüzde eleştiri konusu edilebilir ve bunun “Morgan’dan tevarüs edilen bir zaaf” olduğu da söylenebilir. Bununla birlikte Özbudun, Engels’in dönemin ruhuna damgasını vuran bu tek hatlı, evrensel evrim düşüncesine karşı Marx’a nazaran daha az eleştirel yaklaşmış olmasının gerek tarihsel materyalizm kavrayışı gerekse kadınların kurtuluşu perspektifi açısından kitabın önemini kesinlikle azaltmadığına dikkat çekerek AÖMDK’nin tarihsel ve de güncel değerine ilişkin esas önemli noktaya parmak basmaktadır:

“… nihayetinde Engels’in yapıtı, bir antropoloji, antikite tarihi ya da arkeoloji kitabı değil, ailenin, özel mülkiyetin ve/veya devletin ezelî-ebedî kurumlar olmak bir yana, iktisadî-toplumsal-tarihsel koşulların ürünleri, ve bu nedenle de, bilinçli ve örgütlü insan eylemiyle pekâlâ ilga edilebilir, dönüştürülebilir olduklarını göstermeyi hedefleyen bir eylem rehberidir. … Bu bakımdan, içine yerleştiği evrimci paradigmanın zaaflarına ve etnografik dayanaklarının eksikliğine karşın, “Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumlamışlardır; oysa sorun onu değiştirmektir.” diyen 11. Tez’in ruhuna sadıktır.”9

Engels’in, Marx’ın ölümünden sonra iki ay gibi kısa bir sürede hızla yayıma hazırladığı AÖMDK’de yazdıklarından (veya Asyatik üretim tarzı gibi bu kitapta değinme gereği duymadığı konulara dair yazmadıklarından) hareketle, künyesinde kimin adının basılı olduğundan bağımsız olarak Marx’la birlikte ortak eserleri olan koca bir külliyatta dile getirilen önceki görüşlerinden rücu ettiği ve Marksizm’i pozitivist bir yörüngeye soktuğu sonucuna varmak büyük bir haksızlıktır.

Marx ve Engels’in düşüncelerinin her konuda birbirinin aynı olmasını beklemek ne kadar saçma ise, tarihsel materyalizm anlayışları arasında köklü farklılıklar olduğunu ileri sürmek de o denli gerçek dışıdır. Nitekim Marx’ın AÖMDK’nin esasını oluşturan notları, 1972 yılında Lawrence Krader tarafından The Ethnological Notebooks of Karl Marx adıyla yayımlandığından beri AÖMDK’de neyin Marx’tan geldiği herkesçe bilinmektedir.10

Morgan’ın çalışmalarına duyduğu hayranlığı gösteren bu ayrıntılı notlara dayalı bir antropolojik çalışmayı şayet Marx kendi yazmış olsa idi varacağı sonuçların Engels’inkinden ne ölçüde farklı olacağı üzerine spekülasyonlar yapmak absürttür.11 Uzun yıllar boyu yaşamlarını birlikte tartışarak, yazarak, üreterek geçirmiş bu iki büyük düşünürün, birbirlerinin fikirlerine dair adeta bir tür miyopluk içerisinde oldukları anlamına gelecek abesliklerle iştigal konusunda ısrarcı olanlara gereken cevabı Hobsbawm veriyor:

“İki adam Marx’la Engels’in yaptığı gibi kırk yıl boyunca, temelde hiçbir kuramsal anlaşmazlığa düşmeden, en sıkısından bir işbirliği yapmışlarsa, birinin ötekinin aklından geçenleri bildiğini tahmin edebiliriz. Kuşku yok ki Marx (kendisi sağken yayınlanan) Anti-Dühring’i yazmış olsaydı, bu yapıtın değişik olması ve bazı yeni ve derin görüşleri içermesi olasıdır. Ama yapıtın içeriğiyle görüş birliğinde olmadığını düşünmemiz için hiçbir neden yoktur. Aynı şeyi Engels’in, Marx’ın ölümünden sonra yazmış olduğu yapıtları için de söyleyebiliriz.”12

Etnoloji Defterleri’ndeki notları, Marx’ın ömrünün son zamanlarında bile Avrupa dışı, farklı toplumsal gelişme izleklerinin üzerinde kafa yormayı ve bunları kendi tarihsel koşulları çerçevesine yerleştirme çabasını sürdürdüğünü kanıtlamaktadır.13

1844 Ekonomik ve Felsefi El Yazmaları, Alman İdeolojisi, Grundrisse, Kapital ve Anti-Dühring başta olmak üzere Marx ve Engels’in yapıtları bir bütün olarak ele alındığında, her ikisinin de bütün insan toplulukları için evrensel ve lineer bir evrim düşüncesinden uzak olduklarını açıkça ortaya koyan ifadelerin sanıldığı kadar nadir olmadığı görülür. Bizzat Engels’ten bir örnek: “İnsanların üretim ve değişim koşulları ülkeden ülkeye, ve her ülkede de kuşaktan kuşağa değişir. Öyleyse ekonomi politik de bütün ülkeler ve bütün tarihsel dönemler için aynı olamaz.”14 Bu bağlamda Thomas Carl Patterson’un Marx için söyledikleri Engels için de pekâlâ geçerlidir: “Sonuç olarak, Marx, iç gelişmeler, dış bağlantılar ve tarihsel olumsallıklar içeren hem pre-kapitalist hem de kapitalist biçimlerde tarihsel gelişmenin çoklu izleklerini kabul etmiştir.”15

Doğrudur, Marx’ın Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’nın ünlü önsözündeki: “Genel hatlarıyla Asyatik, antikçağ, feodal ve modern burjuva üretim tarzları, toplumun ekonomik formasyonunun ilerleyişindeki evreler olarak nitelendirilebilirler.”16 cümlesi bundan oldukça ayrıksı görünür. Ancak alelacele bir takım yargılarda bulunmadan önce, yine Hobsbawm’ın uyardığı üzere, buradaki ifadenin belirli bir düzen içerisinde zorunlu olarak birbirini takip eden evrelerden oluşan evrensel bir tarihsel ilerleme şemasına tekabül etmediğinin ve Marx’ın burada kronolojik bir sıralamaya değil genel anlamda toplumsal evrime ve farklı üretim tarzlarına göndermede bulunduğunun her şeyden önce sıralamanın en başında Asyatik üretim tarzının yer almasından açıkça anlaşıldığına dikkat edilmelidir.17

Bununla birlikte, Marx ve Engels’in antropolojiye ve pre-kapitalist toplumların evrimine olan ilgilerinin esas odağında kapitalizmin ortaya çıktığı koşulların çözümlenmesinin yer aldığı, kapitalist gelişme yoluna girmemiş coğrafyalardaki farklı tarihsel izleklerin irdelenmesinin ise ikincil önemde kaldığı açıktır:

“Bugün, genel olarak kabul edilir ki, Marx ve Engels’in kapitalizm-öncesi evrelere ilişkin gözlemi, Marx’ın kapitalist toplumun tanımlanmasını ve tahlilini yaparken dayanmış olduğu derin ve ayrıntılı araştırmaya oranla daha yetersiz bir incelemeye dayanmaktadır. Marx, bütün gücünü, kapitalizmin incelenmesi üzerinde yoğunlaştırdı ve tarihin geri kalan kısmını yerine göre az ya da çok ayrıntılı olarak ele aldı, ama bu ele alış, esas olarak, kapitalizmin kökenlerini ve gelişmesini açıklamak amacıylaydı.”18

Şematik tarih anlayışının sorumlusu Engels mi?

Yapıtlarını kaleme aldığı on dokuzuncu yüzyıldan bu yana geçen uzun zaman içerisinde yapılan bilimsel araştırmalar şüphesiz Engels’in yazdıklarından bazılarını yanlışlamıştır. Yaşamı boyunca komünist hareketi bilimsel bir zemine oturtmak için uğraşan, kendisinin ve Marx’ın çalışmalarını bir dogmaya ve değişmez birtakım şablonlara çevirme denemelerinin ısrarla karşısında duran, en güncel bilimsel veriler ışığında gereğinde kendi teorik ilkelerini gözden geçirmekte bir an bile duraksamayan Engels19 için herhalde bundan daha doğal bir şey de düşünülemez.

Öte yandan söylediklerinin bazıları yanlışlanmış olsa da Engels’in insan toplumlarının tarihsel gelişimine ilişkin olarak diyalektik ve tarihsel materyalist yöntem doğrultusunda ortaya koyduklarının çok önemli bir kısmının da doğrulanmış olduğu gerçeği hiçbir biçimde inkâr edilemez. Örneğin onun çalışmalarına en fazla eleştirel yaklaşan disiplinlerin büyük ihtimalle en başında gelen antropoloji alanında yapılan araştırmalarda elde edilen güncel bulgular, Engels’in doğadan topluma geçiş konusunda bundan yaklaşık yüz elli sene önce geliştirdiği tezleri tamamen doğrulamıştır.

Evrimci yaklaşımları reddeden Boasçı kültürel rölativist ekolün halen hakimiyetini sürdürdüğü ABD’nin önde gelen Marksist antropologlarından Patterson’a göre; Engels’in insan türünün ortaya çıkışını iki ayak üzerinde yürüme, anatomik değişimler, el becerisi, beynin genişlemesi, alet-yapımı, dil ve kültürün detaylanmasını içeren birbiriyle bağlantılı bir dizi değişimle ilişkilendirdiği Maymundan İnsana Geçişte Emeğin Rolü20 makalesinde dile getirdiği ve kıymeti antropologlar tarafından yüz otuz yıldan fazla bir süre sonra anlaşılabilen düşünceler, bugün Engels’in yaşadığı zamana kıyasla sonsuz derecede zengin ve detaylı paleoantropolojik veriler ışığında onun “tamamen doğru yaptığını” ve tezlerinin ana hatlarıyla zamanın sınamasından alnı ak biçimde çıktığını göstermektedir.21

Buna rağmen, batı solunun ve akademiyasının reel sosyalizm deneyimleriyle aralarındaki mesafeyi olabildiğince açma derdindeki kesimleri tarafından daha önce sırasıyla Stalin’i ve Lenin’i Marksizm’den ayırma konusunda harcanan çabalardan sonra, epey zamandır bu kez Engels’i de itibarsızlaştırarak Marx’tan ayırma konusunda oldukça sistematik bir faaliyet yürütülüyor.

Bu bağlamda, Engels’in diyalektik anlayışının “sorunlu” olduğu, özne-nesne ilişkisini ve bilincin rolünü yeterince dikkate almadığı, doğa diyalektiğinin toplumsal alana birebir aktarılmasının “tarihin akışı sosyalizmden yana”, “işçi sınıfı, kapitalizmin mezar kazıyıcısıdır” gibi iyimser ve kaçınılmazlığa vurgu yapan yanlış görüşlere yol açtığı, Engels’in bu “sorunlu” diyalektik anlayışının Sovyetler Birliği’nde daha da dogmatik bir hale getirildiği, doğadaki zorunluluk anlayışının topluma aktarılmasının Sovyetler Birliği’nde yapılan siyasal analizlere de yansıdığı, bu yanlış diyalektik anlayış sonucu “kapitalizmin kaçınılmaz son buhranını yaşamakta olduğu ve çökeceği” türünden görüşlerin ortaya atıldığı, buna karşın Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin kendi sisteminin çökebileceğini öngöremediği gibi bir takım tezler22 on yıllardır oldukça yaygın bir biçimde işleniyor.

Yani özetle deniyor ki: “bilimsel sosyalizmin Sovyetler Birliği’nde Stalin eliyle dogmatik bir resmi teze dönüştürülerek donuklaştırılmasının” ve “böylelikle yirminci yüzyılın sosyalizm deneyimlerinin kaçınılmaz hale gelen yenilgisinin” esas sorumlusu Engels’tir.

Bu konuda başlığı Iraksayan Yollar, Marksizm’de ve Engelsizm’de Hegel şeklinde Türkçeye çevrilebilecek bir kitap da yazan Norman Levine ise çıtayı daha da yükseltiyor ve Stalin tarafından bütün dünyada Marksizm olarak yaygınlaştırılan şeyin Marksizm değil Engelsizm olduğunu ileri sürüyor. Yazarın iddiasına göre: Hegel’in tamamen bozulmuş bir versiyonunu sunan Engels, Hegel ile Marx’ı birbirinden ayırarak diyalektik materyalizmi icat etmiş, Stalinist teorinin hem diyalektik materyalizme hem de Hegel ile Marx’ın ayrılmasına dayanması nedeniyle felsefi Stalinizmin doğmasına yol açmış23, Sovyet Marksizminin katılığına katkıda bulunmuş ve Sovyetler Birliği’nde komünizmin çöküşüne yol açan da bu katılık imiş.24

Engels’in diyalektik anlayışına dair bu tür cevher yumurtlama kabilinden eleştirilerin tek tek yanıtlanması gibi başlı başına bir kitap konusu olabilecek bir işe kalkışmadan, burada Levine’i saçmalıklarıyla baş başa bırakarak, günahı Engels’e yüklenen meşhur beş aşamalı “şematik” tarih anlayışını ve Sovyetler Birliği’nde Stalin döneminde yerleşiklik kazanan tarih anlatısının hangi koşulların ürünü olduğunu tartışmayı Yeni Ülke’nin bir sonraki sayısında sürdüreceğiz.

Dipnotlar
1 Rockhill, G., CIA ve Frankfurt Okulu’nun anti-komünizmi: Küresel teori endüstrisinin temelleri, Çev. Afşin Burak Umar, Yeni Ülke, S.18, Ağustos 2022,
2 Adorno, T., Negatif Diyalektik, Çev. Şeyda Öztürk, Metis Yayınları, İstanbul, 2016, s.292.
3 Engels, F., Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Çev. Kenan Somer, Sol Yayınları, 10. Baskı, Ankara, 1992, s.11.
4 Atay, T., Şempanzelerden Peygamberlere – Meraklısı İçin Antropoloji Notları, Fol Yayıncılık, Ankara, 2026, s.614 ve s.618.
5 Morgan, L.H., Eski Toplum, Çev. Ayşen Tekşen, Alfa Yayınları, İstanbul, 2022, s.25.
6 Morgan, s.490.
7 Morgan, s.31.
8 Morgan, s.37.
9 Özbudun, S. Friedrich Engels ve Ailenin, Özel Mülkiyetin, Devletin Kökeni Üzerine, 2012, https://sibelozbudun.blogspot.com/2013/07/friedrich-engels-ve-ailenin-ozel.html Son Erişim: 01.08.2026.
10 Bu eser 1974 yılındaki ikinci baskısına dayalı olarak 2013 yılında Türkçeye çevrilmiştir: Marx, K., Etnoloji Defterleri, Çev.: Kıvanç Tanrıyar, Hil Yayın, İstanbul, 2013.
11 Bloch, M., Marksizm ve Antropoloji, Ütopya Yayınları, Ankara, 2002, ss.61-62.
12 Hobsbawm, E.J., Önsöz in Marx, K. / Engels, F., Kapitalizm Öncesi Ekonomi Biçimleri, Çev. Mihri Belli, Sol Yayınları, 5. Baskı, Ankara, 2020, s.51.
13 Özbudun, S., Etnoloji Defterleri’nin Anlattıkları, 2021, https://sibelozbudun.blogspot.com/2021/08/etnoloji-defterleriin-anlattiklari1.html Son Erişim: 01.08.2026.
14 Engels, Anti-Dühring (Bay Eugen Dühring Bilimi Altüst Ediyor), Çev. Kenan Somer, Sol Yayınları, 3. Baskı, Ankara, 1995, ss.227-228.
15 Patterson, T.C., Antropolog Marx, Çev. İlker Çayla, Ütopya Yayınevi, Ankara, 2018, s.205.
16 Marx, K. / Engels, F. / Lenin, V., On Historical Materialism (A Collection), Progress Publishers, Moscow, 1972, s.138.
17 Hobsbawm, s.35.
18 Hobsbawm, s.19
19 Friedrich Engels-Biyografi, Haz: Sovyetler Birliği Komünist Partisi – MK Bilimler Akademisi Kolektifi / Alman Sosyalist Birlik Partisi Merkez Komitesi Marksizm Leninizm Enstitüsü, Çev. Oğuz Özügül / Süheyla-Saliha Kaya, Sorun Yayınları, İstanbul, 1997, s.15.
20 Engels, Doğanın Diyalektiği, Çev.: Arif Gelen, Sol Yayınları, 11. Baskı, Ankara, 2019, ss.186-200.
21 Patterson, s.149 ve s.159.
22 Orkunoğlu, Y., Engels’in Diyalektik Anlayışındaki Sorunlar, 2021, https://sendika.org/2021/09/engelsin-diyalektik-anlayisindaki-sorunlar-630719 Son Erişim: 02.08.2026.
23 Levine, N., Divergent Paths Hegel in Marxism and Engelsism Volume 1: The Hegelian Foundations of Marx’s Method, Lexington Books, 2006, s.xii.
24 Levine, s.6.

Related Posts