“Büyük Felaket”in 78. yılı ve Filistin meselesinin güncelliği

Mercek Sayı 35 (Mayıs-Haziran 2026)

Filistin meselesinin zaman zaman sorunlu zeminler üzerinde konuşulduğunu da belirtmek gerekiyor. Son yıllarda, İsrail’in tarihinin en köktenci hükümeti tarafından yönetilmesinin de etkisiyle sorun dar dinsel bağlamda ele alınır hale geldi. Bir yerleşimci-yerli çatışması yahut yerleşimci sömürgeciliğine karşı yerli halkın direnişi olan mesele, bir Yahudi-Müslüman savaşı olarak betimlenir hale geldi ve dinsel retorikler giderek daha fazla kullanılmaya başladı.

Selim Sezer

Geride bıraktığımız 15 Mayıs günü, Filistinlilerin Nakba, yahut Büyük Felaket olarak adlandırdığı tarihin 78. yıldönümüydü. Bu tarih, 1948 yılında o dönemdeki Filistin nüfusunun neredeyse üçte ikisinin kitlesel sürgüne, etnik temizliğe ve katliamlara uğratılmasının başlangıcı anlamına geliyor. Özü itibariyle bir yerleşimci-yerli çatışması anlamına gelen Filistin meselesinin cisimleşmiş hali olan Nakba, 78 yıl boyunca çeşitli düzeylerde devam etti ve 2023 yılının Ekim ayında başlayan Gazze soykırımı sırasında bazı bakımlardan tepe noktasına ulaştı. 

Filistin meselesinin büyük ölçüde gündemden düşürüldüğü bu dönemde hem bu tarihi, hem de meselenin politik özünü doğru şekilde kavramak son derece büyük önem arz ediyor. 

Bir yerleşimci sömürgeciliği pratiği olarak İsrail 

İsrail bir gecede aniden kurulmadığı gibi, İsrail nüfusunu teşkil edecek topluluklar da ulus-devlet öncesi dönemden beri bu bölgede yaşamıyordu. Bu devletin temelleri, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde Doğu Avrupa başta olmak üzere dünyanın farklı bölgelerinden Filistin’e doğru gerçekleşen kitlesel Yahudi göçleri ile atıldı. Bu göçlerin sistematik bir şekilde ve bir siyasal program dahilinde gerçekleşmesini sağlayan Siyonist ideoloji, 1897 yılında Avusturya-Macaristan vatandaşı Theodor Herzl’in öncülüğünde İsviçre’nin Basel şehrinde toplanan kongreyle somut hedefler benimsemişti: “Ataların yurdu” olarak kabul edilen Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulması, bunun temelini teşkil etmek üzere bölgeye büyük çaplı Yahudi göçlerinin sağlanması ve arazi edinimlerinin gerçekleşmesi ve tüm bunlar için büyük devletlerden destek aranması. 

Siyonist hareket 20. yüzyılın ilk yıllarından itibaren aradığı desteği temel olarak Britanya’da bulmaya başladı. Hareketin Chaim Weizmann ve Walter Rotschild gibi liderleri hem Britanya vatandaşıydı hem de hükümet üzerinde güçlü bir etki ve nüfuza sahipti. Bunun yanı sıra birkaç faktör daha Britanya hükümetini Siyonist hareketi desteklemeye sevk etmişti. Bunların başında Ortadoğu’da işbirliği içinde çalışacak bir devlet kurma arzusu, bu devlet vasıtasıyla Süveyş Kanalı’nın doğusunu emniyete alma ihtiyacı, özellikle Birinci Dünya Savaşı sırasında Yahudi bankerlerden finansman tesis etme arayışı ve son olarak Yahudi sorununu Ortadoğu’ya transfer etme isteği geliyordu. 

Tüm bu faktörlerin sonucunda Britanya hükümeti 2 Kasım 1917 tarihinde Balfour Deklarasyonu’yla Siyonist harekete ve hareketin amaçlarına olan desteğini resmen ilan etti. Bir ay sonra ise, devam eden Dünya Savaşı koşullarında Filistin üzerinde askeri hakimiyet kurmaya başladı. Savaş sonrasında ise Filistin üzerinde bir Britanya manda yönetimi kuruldu ve Balfour Deklarasyonu manda şartnamesinin de parçası haline geldi. Bunu takip eden çeyrek asır boyunca Filistin’e yönelik büyük çaplı Yahudi göçleri gerçekleşirken, yerli Araplar kendilerini hem bir siyasi gelecekten yoksun halde buldu hem de kendi rızası hilafına arazilerini kaybeder hale geldi.  

Ne var ki yerli Filistinli Araplar bu süreci pasiflikle karşılamayacak, en büyüğü 1936’da başlayan halk ayaklanması olmak üzere pek çok isyan gerçekleşecekti. Bu isyanlar aynı zamanda bir Filistinli kimliğinin inşa edilmesinde merkezi bir yere sahip oldu. 

İkinci Dünya Savaşı sürecinde Nazilerin ve Avrupa’daki Nazi işbirlikçisi faşist rejimlerin Yahudilere uyguladığı soykırım, bir yandan Filistin’e yönelik göçlerin kontrolden çıkmasına yol açarken, diğer yandan Yahudiler arasında bir devlet ilanının daha fazla geciktirilemeyeceği düşüncesini yerleştirdi. Birleşmiş Milletler’in 29 Kasım 1947 tarihinde kabul ettiği Filistin Taksim Planı, bu devletin kuruluşuna giden en önemli merhale olacaktı. Bu plana göre Filistin’in bir Yahudi Devleti ve bir Arap Devleti olarak ikiye bölünmesi öngörülüyordu ve Yahudilerin Filistin’de nüfusun üçte birini teşkil etmelerine ve arazilerin yüzde 8’lik kısmına sahip olmalarına rağmen, Yahudi Devleti Filistin’in %56’lık kısmını kapsayacaktı. 

Siyonist hareket bu plana desteğini ilan ederken, eş zamanlı olarak bundan çok daha fazlasını planlamaya girişmişti. Ilan Pappe ve Benny Morris gibi İsrailli tarihçilerin arşiv belgelerinden ortaya çıkardığı üzere, erken tarihlerden itibaren hedef, Filistin’in mümkün olan en geniş kısmı üzerinde bir devlet kurmak ve bu devletin sınırları içinde mümkün olan en az sayıda Arap’ın kalmasını sağlamaktı. 1948 yılının Mart ayından itibaren bu plan uygulama aşamasına sokuldu. Britanya mandasının son bulduğu 14 Mayıs 1948 günü David ben-Gurion tarafından İsrail Devleti’nin kuruluşu ilan edilirken, 15 Mayıs’tan itibaren yerli Arapların sürgünü başladı. 1948 yılı sonuna kadar 20’den fazla katliam gerçekleşti, 400’den fazla Filistin köyü ve kasabası haritadan silindi, Hayfa ve Yafa gibi önemli liman şehirleri haftalar içinde Arapsızlaştırıldı ve sene sonuna kadar, Filistin nüfusunun üçte ikisine denk gelen 750 bin kişi, hiçbir zaman geri dönemeyecek şekilde, mülteci konumuna düştü. İsrail ile Arap güçleri arasında ateşkese varılan tarih itibariyle İsrail BM Taksim Planı sınırlarının da çok ötesine geçmiş, Filistin’den geriye yalnızca Gazze Şeridi, Batı Şeria ve Doğu Kudüs kalmıştı. İsrail 1967 yılındaki savaşta bu bölgeleri de işgal edecekti. 

“Süregiden Nakba”

Bu yazı, kapsamlı bir tarih anlatısı sunma amacı taşımıyor. Ancak Nakba’nın, tarihte kalmış dramatik bir hadise olmadığını, İsrail’in temelini teşkil ettiğini ve en önemlisi takip eden 78 yıl boyunca farklı düzey ve biçimlerde devam ettiğini mutlaka vurgulamak gerekiyor. 

Nitekim 1948’den günümüze kadar olan dönemde Filistinliler defalarca büyük çaplı katliamlara uğratılmış, işgalin kapsamı giderek genişletilmiş, İsrail işgal ettiği bölgelere uluslararası hukuka aykırı şekilde yerleşimciler de taşımış, yerli halkın evlerini, arazilerini, hatta hayvanlarını elinden almış ve onları apartheid olarak bilinen sistematik ırk ayrımcılığına maruz bırakmıştır. Siyonizm’in temel hedefi olan Filistin’in mümkün olan en geniş kısmına sahip olma ve içinde mümkün olan en az sayıda Filistinli Arap bırakma ilkesi, değişmeyen ilke olmuştur. 

2023 yılının Ekim ayında başlayan Gazze soykırımı da aynı temel yönelimin bir sonucudur. En az 72 bin kişinin hayatını kaybettiği bu süreçte Filistinliler tarihlerinin en büyük yıkımlarını yaşamışlardır. Bunun yanında ise Gazze’nin geri kalanını tamamen yaşanamaz hale getirme ve halkı yiyecek ve su dahil en temel ihtiyaçlardan bilinçli ve sistematik bir şekilde yok etme politikası, halkı göç etmeye zorlamak için devreye sokulmuştur. Zira İsrail’in amacı “işgalci güç” olarak 2 milyondan fazla Filistinli üzerinde siyasal otorite tesis etmek değil, boş araziyi ele geçirmek ve sonrasında bu bölgeleri yerleşimcilere açmak olmuştur. 10 Ekim 2025 tarihinde sağlanan ateşkes geçici ve muğlak bir statüko oluşturduğundan, İsrail’in bu amacından tamamen vazgeçtiğini söylemek de kolay değildir. 

Filistin neden ve nasıl konuşulmalı?

Sözünü ettiğimiz ateşkes, İsrail’in Gazze’nin yüzde 53’ü üzerindeki işgaline son vermediği gibi, ölümcül saldırıları da sonlandırmadı ve halkın olağanüstü ihtiyaç duyduğu yaşamsal malzemelerin gerekli düzeyde Gazze’ye girebilmesinin önündeki engelleri kaldırmadı. Bu anlamıyla soykırımın sadece hızı kesilmiş oldu. Buna rağmen Gazze hızla gündemden düştü veya düşürüldü. 

Gündemden düşen yalnızca Gazze de değil: bir bütün olarak Filistin meselesi kamuoyu gündeminde eskisi kadar yer almıyor. Bu durum 7 Ekim öncesinde de böyleydi ve direniş güçlerini 7 Ekim harekâtını başlatmaya sevk eden sebeplerden biri tam da Filistin meselesinin unutturulmasıydı. 

Diğer yandan Filistin meselesinin zaman zaman sorunlu zeminler üzerinde konuşulduğunu da belirtmek gerekiyor. Son yıllarda, İsrail’in tarihinin en köktenci hükümeti tarafından yönetilmesinin de etkisiyle sorun dar dinsel bağlamda ele alınır hale geldi. Bir yerleşimci-yerli çatışması yahut yerleşimci sömürgeciliğine karşı yerli halkın direnişi olan mesele, bir Yahudi-Müslüman savaşı olarak betimlenir hale geldi ve dinsel retorikler giderek daha fazla kullanılmaya başladı. 

Bir diğer sorunlu yaklaşım ise Filistin meselesinin devlet tartışmalarına sıkıştırılmak istenmesidir. Herhangi türden bir Filistin devleti, sorunun kendi başına çözümü değildir. Daha önemlisi, iki devletli çözüm – yani, İsrail’in sadece 1967’de işgal ettiği bölgelerden çekilmesi ve bundan başka bir siyasi-toplumsal-hukuki düzenlemeye gidilmeksizin bu bölgelerde kurulacak bir Filistin devletinin İsrail’le barış içinde bir arada yaşaması – bir tür uluslararası konsensüs halini almaktadır. Oysaki Filistinlilerin önemli bir bölümü bu programı adil bulmadığı gibi, İsrail’in Oslo anlaşmalarını bile feshetmekten söz ettiği bir konjonktürde bu fikir aslında ölmüştür. 

Bugün en elzem ve acil mesele, İsrail’in her alandaki saldırılarının durdurulması, Filistinlilerin yaşam hakkının korunması ve kendi topraklarında kalmasının sağlanmasıdır. Adil bir çözümün diğer gereksinimleri ise sistematik hale gelmiş işgal, yayılma ve yerleşimcilik politikalarının durması ve geri çekilmenin sağlanması, Filistinli mültecilerin geri dönüşünün gerçekleşmesi ve ırkçı apartheid sisteminin ilga edilmesidir. Bütün bunların sağlanması ise İsrail’e uluslararası düzeyde yaygın bir tecrit ve yaptırımların uygulanmasıyla mümkün olabilir. Hükümetlerin kendi istekleriyle siyasi, iktisadi, diplomatik ve askeri alanlarda İsrail’e tecrit uygulaması fazla beklenebilir olmadığından, halkların üzerine düşen şey iktidarları buna zorlamak üzere toplumsal baskıyı artırmaktır. 

İsrail, eylemlerinden ötürü hesap vermeyen ve bedel ödemeyen dizginsiz bir güç olmaktan çıkarıldığında, Filistin halkı kendi geleceğine kendi eliyle yön verecektir. 

 

Related Posts