AKP’den ‘Yeni CHP’ye, ‘Yeni CHP’den Yeni Parti’ye: Burjuva siyasetinin matruşkaları ve yapısal sürekliliği

Dosya Manşet Öne Çıkanlar Sayı 36 (Ağustos-Eylül 2026)

Bugün AKP’lileşen ‘Yeni CHP’nin veya içinden çıkan Yeni Parti’nin ortaya koyduğu reçete, mevcut rejimin kriz üreten politikalarına karşı biriken toplumsal öfkeyi kontrol edilebilir bir programa bağımlı kılmayı hedeflemektedir.

Hakan Yerlikaya

Burjuva siyasetinin koridorlarından kötü kokular yükselmeye devam ediyor. Mutlak butlan müdahalesi sonrasında bölünme dinamikleri harekete geçen ‘Yeni CHP’ içindeki mücadeleden Yeni Parti çıkmış oldu. Bu süreçteki toz duman içinde bir yandan da ‘Yeni CHP’ ve Yeni Parti saflarından AKP saflarına koşanları, koltukta cisimleşen rant mekanizmalarını ve siyasi kariyerlerini sağlama alanları görmeye devam ediyoruz. Tüm bu olan biteni basit birer “irade beyanı” ya da “görüş ayrılığı” ile açıklamak en hafif tabiriyle saflık olur. Karşı karşıya olduğumuz bu tablo, düzen siyasetinin tel tel döküldüğünün ve sistemin kökten çürüdüğünün resmidir!

Bu tablo, sermaye düzeninin bekası için halkın iradesini borsada hisse senedi gibi satışa çıkaranların riyakârlığıdır!

Yazımız, çürümenin perdelerini kaldırarak arkasındaki siyasal ve iktisadi ihanet odağını deşifre etmeyi amaçlıyor.

Türkiye sermayesi ve emperyalist-kapitalist sistemin ihtiyaçlarıyla siyasal İslamcılığın yeni Osmanlıcılık hayalinin üst üste bindiği tarihsel bir kesitten geçiyoruz. Bugün karşımızda AKP’nin çeyrek asırdır aşama aşama inşa ettiği gerici bir rejim bulunuyor. Rejim değişikliğiyle beraber burjuva siyasetinin iç dengeleri yerinden oynamış, burjuva siyasi yelpazesi ortanın sağında kümelenmiş ve koordinatları temelden farklılaşmış durumdadır. Bunlara AKP’nin devlet aygıtının bütününde “kudret” sahibi olması gibi çok önemli bir parametreyi de eklemek gerekir.

Hatırlayalım; AKP 2002 yılında emperyalizmin de desteğiyle iktidara gelirken kendisini “vesayet odaklarına” karşı “milli iradeyi” ve yoksul halk kitlelerini “temsil eden” reformcu bir hareket olarak kodlamıştı. Çeyrek yüzyılın sonunda bugün tersinden devletin tüm mekanizmalarında ve kurumlarında bir parti devleti vesayeti egemen kılınmış durumda. Yargı, emniyet, akademi, devlet kurumları, medya vb. tamamı ve daha fazlası artık AKP’nin siyasal ömrünün güvencesi ve devamını esas alan bir parti teşkilatı gibi çalışmaktadır.

Bu açıdan bakıldığında AKP’nin iddia ettiği o büyük vesayet söylemini iktidar yolunda bir araç olarak kullandığı, bugün ise vesayetin ta kendisi haline geldiği tartışma götürmez bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır.

Vesayet, devlet aygıtı eliyle kurulur. Devlete Marksist bir pencereden baktığımızda; bu mekanizmanın -günümüz koşullarında- sermayenin güvenliğini, egemenliğini, sürekliliğini, kârlılığını ve ortak çıkarlarını önceleyen bir aygıt olduğunu görürüz. Özellikle “günümüz koşullarında” vurgusunu yapıyoruz; çünkü devlet yapısı, sınıflar mücadelesinin seyrine ve iktidardaki sınıfın niteliğine göre sürekli olarak yeniden örgütlenir.

Bu nedenle; sermaye düzeninin bekasına, neoliberal serbest piyasa ekonomisine ve özel mülkiyet ‘hakkına’ tehdit oluşturmayan her siyasi özne sistem içi bir alternatiftir. Bu özneler, emperyalist-kapitalist yapıyı sarsmadıkları sürece, düzen açısından devleti yönetmeye aday zengin birer enstrüman olarak kabul edilir.
Geleneksel CHP’nin tabanının AKP eliyle kurulan gerici rejime uyumlulaştırması sürecinin de aslında 2010 yılı itibariyle ‘Yeni CHP’ adıyla örgütlenmeye başlandığını hatırlayalım. Bölünmeden önce ‘Yeni CHP’nin ve AKP’nin sermayenin ve emperyalizmin yönelimlerine, ihtiyaçlarına ve tasarımlarına uyum göstermelerinin temelinde, yapısal olarak aynı sermaye programına bağlı olmaları yatıyordu. Rejim inşası ile birlikte ‘Yeni CHP’nin siyasal koordinat değişikliğine giderek AKP ile aynılaşmada mesafe katetmesine rağmen; yaşanan gerilim ve çatışmaların burjuva düzen siyasetinin çelişkisi anlamına gelmediğini belirtmek gerekir. Aksine, düzen siyasetindeki bu aynılaşma durumu, sermaye adına her zaman bir güvence olmuştur.

Cumhuriyetin tasfiyesi ve rejim değişikliğinin mimarı olan AKP, tam da bu yüzden; yani emperyalizme ve Türkiye sermaye sınıfına sunduğu sınırsız yıkıcılık, işbirliği ve hizmetle bu güveni sağladığı için hâlâ iktidarda kalmaya devam ediyor.

‘Yeni CHP’ ise kendisini, AKP’nin rejim değişikliğiyle ortaya çıkan “yeni” siyasal yelpazeye uyum gösterecek bir dönüşüme tabi tutmuştur. Bugün “Yeni Türkiye” olarak kodlanan bu gerici rejim, siyaseti bir bütün olarak ortanın sağına kaydırmıştır. İktidarıyla muhalefetiyle, düzen siyaseti ve stratejik ittifaklar, bu yeni düzleme göre şekillenmiş ve pozisyon almıştır.

‘Yeni CHP’ geleneksel “fabrika ayarlarını” esneterek daha geniş kitleleri ve özellikle sağ-muhafazakâr toplumsal kesimleri kapsamayı hedefleyen bir siyasete yönelmiştir. Bu dönüşüm, son dönemde muhafazakâr seçmenle helalleşme, normalleşme siyaseti ve AKP-MHP içinden çıkan sağcı-islamcı-milliyetçi partilerle ittifaklar kurma stratejisiyle somut olarak kendini göstermiştir.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçiş, yürütmeyi tek bir kişide toplamış ve yüzde 50+1 barajını getirmiştir. Bu durum, ‘Yeni CHP’nin sağa kaymasının ve ittifak siyasetini sağ blokta kurmasının siyasal ve aritmetik gerekçesi olmuştur. Derinleşen ekonomik krizde geniş emekçi kitleler yaşam mücadelesi verirken; anayasa çiğnenmiş, kamusal yağma kural tanımaz hâle gelmiş ve emekliler adeta ölüme mahkûm edilmiştir. Cemaatlerin holdingleştiği, meclisin iktidarın oyuncağına dönüştüğü ve eğitimden sağlığa her alanda gerici saldırıların yaşandığı bu süreçte ‘Yeni CHP’; kamucu, bağımsızlıkçı ve laik bir program ortaya koymaktan özellikle kaçınmıştır.

İnşa edilen parti-devleti rejimi nedeniyle AKP’nin muhalefete karşı başarıyla uyguladığı strateji; onları kendi çizdiği meşruiyet sınırlarına bağımlı kılmak ve iktidarın belirlediği eksende siyaset yapmaya zorlamak olmuştur. Örneğin AKP’nin “güvenlik ve beka odaklı siyaset” tarzı, “Yeni CHP”nin de “devletçi” bir pozisyona yerleşmesine yol açmıştır.

Genel Başkan olduğu dönemde Kılıçdaroğlu’nun 15 Temmuz FETÖ darbe girişimi sonrası Erdoğan’a meşruiyet veren ‘Yenikapı ruhu’ seremonisinde saf tutması, ardından gelen ‘helalleşme’ açılımı ve 2024 yerel seçimlerinden birinci parti olarak çıkan Özel CHP’sinin ‘normalleşme siyaseti’ ile Erdoğan’a yeniden meşruiyet kazandırdığı günler hafızalarımızdaki tazeliğini koruyor.

‘Yeni CHP’nin temel hedefi; devlet protokolü ile iktidar seçmeni gözündeki “radikal muhalefet” algısını değiştirmek, ülkeyi yönetmeye hazır, makam ve mevkilere saygılı bir merkez sağ aktör görüntüsü vererek iktidara yürümek olmuştur.

Bu bağlamda ‘Yeni CHP’nin ortanın sağına kayması, seçim sisteminin getirdiği matematiksel zorunlulukların ötesinde bir anlam taşır. Mülkiyet ilişkilerini radikal biçimde sorgulayan ve kapitalist birikim modeline karşı duran sınıfsal bir seçenek üretmekten kaçınması, ‘Yeni CHP’nin sınıf mücadelesindeki konumuyla ilgilidir. Bu konumu gereği topyekûn sağcılaşmayı tahkim ederek, Türkiye kapitalizmine ve uluslararası sermayeye “yönetimi devralmaya hazır, güvenilir bir aktör” olduğunu kanıtlama çabasını hep ön planda tutmuştur.

Sermaye düzeni açısından bakıldığında ise rejim değişikliği ve siyasetin bu ‘yeni’ hâli, sistemi tehdit eden birer dönüşüm değil; aksine kapitalist sistemin kârlılığını artıran, sürekliliğini güvence altına alan ve sistemi koruyan birer mekanizma anlamı taşıyor.

Buraya kadar, düzen partileri arasındaki aynılaşmayı sadece milletvekilleri ve belediye başkanlarının kişisel çıkarları üzerinden değerlendirme hatasına düşmemek adına, yaşananların arka planını Marksist bir perspektifle ele almaya çalıştık.

Günah sadece iltihak edenlerde mi?

Kuşkusuz milletvekillerinin ve belediye başkanlarının partiler arasındaki geçişlerinde; kişisel ikbal, zübükleşmiş siyasetin getirdiği koltuk sevdası ve rant önemli faktörler arasındadır. Ancak uçuşan ve hastalık yayan sineklerin altında bir bataklığın olduğu unutulmamalıdır. Siyasi veya ideolojik erozyon, çürüme ve yozlaşma konusunda, düzen partileri arasında belirgin bir aynılaşma tablosu mevcuttur.

2024 yerel seçim yenilgisinin ardından iktidar partisinin, muhalif yerel yönetimleri yapısal olarak etkisizleştirmek ve dönüştürmek amacıyla devlet aygıtı ile kurumsal mekanizmaları etkin biçimde kullandığı süreç, bugün de tüm hızıyla devam etmektedir.

Bu süreçte, başta İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve ana muhalefetin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu olmak üzere makro ve mikro düzeydeki pek çok belediye başkanı, yargısal operasyonlar neticesinde baskı altına alınmakta, yargılanmakta ve tutuklanmaktadır. Yerel yönetimler; yargı eliyle tesis edilen kayyum politikaları ve mali kaynakların merkezi otoriteye bağımlı kılınmasıyla zayıflatılmaktadır.

Diğer taraftan iktidar merkezinin uyguladığı bu asimetrik baskı, yerel aktörler üzerinde bir tarafsızlaştırma veya entegrasyon mekanizması üretmektedir. Bazı belediye başkanları itirafçılık müessesesi üzerinden hukuki koruma elde ederken diğer bir kesim ise idari açıklar üzerinden yürütülen şantaj politikaları ya da siyasi riskleri bertaraf etme güdüsüyle egemen güç odağına (AKP’ye) iltihak etmektedir.

Söz konusu iltihaklar, katılım gösteren aktörlerden önce, burjuva siyasetinin ilkesiz ve ideolojisiz siyasi tercihlerinin doğurduğu neticelerdir. Bu durumun altı önemle çizilmelidir.

Siyaseti pazar yerine çeviren burjuva düzeninin ta kendisidir!

‘Yeni CHP’nin AKP’lileşme süreci olarak tanımlanabilecek dönüşümünde bugünün Yeni Parti yönetimi ve kadrolarının da payı bulunduğunu unutmamak gerekir. Gerek Kılıçdaroğlu’nun ‘Yeni CHP’si gerekse bugünün Yeni Parti yönetimi ve kadroları siyaseti makam, güç ve popülist pragmatizme indirgeyerek tabandan tavana oportünist bir çizgiyi birlikte güçlendirmiştir. AKP’nin çeyrek asırdır uyguladığı “her devrin kazananı olma” stratejisi, hem ‘Yeni CHP’nin hem de Yeni Parti’nin yıllardır içselleştirdiği, bugünse yüzleştiği ve yüzleşmeye devam edeceği bir siyasi gerçekliğe dönüşmüştür.

Özellikle son yıllarda yoğunlaşan ve temelde AKP’ye yönelen partiler arası transferler; bir yanıyla sermaye düzenini ve istikrarını güvence altına almayı, sistem içi riskleri ise en aza indirmeyi hedefleyen yapısal bir olgu olarak tanımlanabilir. Öte yandan bu benzeşen ve aynılaşan siyaset tarzı, emekçi kitlelerde apolitizme ve pasifliğe yol açarak düzen karşıtı yönelimlerin önünü kesmekte ve müesses nizam için bir güvenlik supabı işlevi görmektedir.

Bu transfer dalgaları, muhalefet ve iktidar blokları arasındaki ideolojik ve siyasal “farklılıkları” görünmez kılarak yapısal bir benzeşmeye ve topyekûn bir “AKP’lileşme” sürecine işaret ediyor. Aktörlerin değiştiği bu zeminde gerek merkezi gerekse yerel yönetimlerde mülkiyet, sömürü ve rant ilişkileri aynen korunurken sistemin çarkları kesintisiz dönmeye devam ediyor.

Bugün AKP’lileşen ‘Yeni CHP’nin veya içinden çıkan Yeni Parti’nin ortaya koyduğu reçete, mevcut rejimin kriz üreten politikalarına karşı biriken toplumsal öfkeyi kontrol edilebilir bir programa bağımlı kılmayı hedeflemektedir. Bu reçetenin amacı; kuralsız sömürü ve rant paylaşımının yarattığı derin ekonomik krizin tehditlerini minimize etmek, sistemin kurallı işlemesini sağlamak, mülkiyet güvenliğini güçlendirmek ve öngörülebilir bir neoliberalizmi yeniden tesis etmektir.
Burada Yeni Parti’nin programının içinden çıktığı ‘Yeni CHP’ programıyla arasında programatik, politik ve ideolojik açıdan bir farklılık içermediğini eklememiz gerekiyor. Program incelendiğinde kamucu, halkçı, laik ve bağımsızlıkçı bir eksene sahip olmadığı, kopuştan ziyade sürekliliğiyle öne çıkan bir restorasyon çerçevesine sahip olduğu görülebilir.

Özgür Özel-Ekrem İmamoğlu liderliğinde somutlaşan ‘Yeni Parti’nin söylemiyle muhafazakâr ve milliyetçi seçmen bloklarını konsolide etme hedefiyle ortanın sağına yelken açacağı gün gibi ortadadır. Ufku ise mevcut düzenin restorasyon programından ötesi değildir. AKP’siyle, Yeni Parti’siyle, ‘Yeni CHP’siyle düzen siyasetinin tüm özneleri, görünürdeki çatışmalarına rağmen perde arkasında aynı çarkın dönmesine hizmet etmeyi sürdürüyorlar. Bu partilerin programları, siyaset yapma tarzları, sermaye sınıfının çıkarlarını koruma konusundaki yaklaşımları ve tercihleri ortaktır.
Asıl odaklanılması gereken nokta; yaşanan büyük çürüme, yozlaşma ve sömürünün, düzenin gerçek sahibi olan sermaye sınıfının yapısal tercihlerinden kaynaklandığı gerçeğidir. Unutulmamalıdır ki siyaseti pazar yerine, siyasetçileri ise pazarcıya çeviren burjuva düzeninin ta kendisidir!
Kurtuluşun yolu, emekçi halkın umutlarını, aşını ve geleceğini haraç mezat satan pazarcıların kavgasını izlemekten değil, pazarın kendisini dağıtmaktan geçer!

Related Posts