NATO Ankara Zirvesi çatlakları onarmaya yetti mi?

Gündem Sayı 36 (Ağustos-Eylül 2026)

ABD’nin siyasi olarak daha fazla savaşa girme eğiliminde olduğu bir dönemde işgallerinin maliyetini NATO’yu devreye sokarak düşürmek istediği de açıkça görülüyor. Ancak Avrupa sermayesi ile ABD sermayesi arasında öncelikler konusunda bazı anlaşmazlıklar mevcut. Bu zirve ile bu sorunların bir kısmı kâğıt üzerinde çözülmüş gibi görünse de mesele tam olarak kapanmış değil.

Behiç Oktay

7-8 Temmuz’da Ankara’da gerçekleşen 36. NATO Zirvesi’nin ittifakın son dönemdeki en gerilimli toplantılarından biri olacağı tahmin ediliyordu. Bunun başlıca nedeni NATO’nun geleceğine dair belirsizlik söylemlerinin giderek yoğunlaşmasıydı.

Zirveden önce biriken sorunlar dikkat çekiciydi. Grönland krizi, NATO’nun mali yükü etrafındaki tartışmalar ve İran’a yönelik saldırılar konusundaki görüş farklılıkları NATO’nun dağılıp dağılmayacağı sorusunu yeniden gündeme taşıdı. Ne var ki zirve sonrasında ortaya çıkan tablo farklı bir şey söylüyor. NATO içindeki tartışmalar sürse de ittifakın geleceğine dair somut bir belirsizlik görünmüyor. Zaten esas soru NATO’nun devam edip etmeyeceği değil, hangi iç çelişkilerle yoluna devam edeceğidir.

Şu an için NATO’nun dağılmasını gerektirecek bir gerekçe yok. Anlaşmazlıkların temelinde ABD’nin diğer ülkeleri eskisi kadar kolay savaşa ikna edememesi yatıyor. Öte yandan Avrupa sermaye sınıfı öncelikli olarak Rusya’yı hedefe koyarken, ABD İran ve Çin ile mücadeleyi daha ön planda tutuyor.

Askeri ittifaktan ticari-teknolojik bloğa

Ankara Zirvesi, NATO’nun geçirdiği niteliksel dönüşümü de açıkça ortaya koydu. “NATO 3.0” olarak adlandırılan bu değişimle NATO artık sadece askeri bir savunma paktı olmaktan çıkıyor. Savunma sanayisinin, sermaye yatırımlarının ve teknoloji tekellerinin iç içe geçtiği bir ticaret ve pazar mekanizmasına dönüşüyor. Savunma Sanayii Forumu’nda (NSDIF 2026) toplam değeri 50 milyar doları geçen tedarik, ortak üretim ve yatırım anlaşmaları imzaya bağlandı. Lockheed Martin ile Rheinmetall, ATACMS füzelerinin Almanya’da birlikte üretilmesi için bir mutabakata vardı. Airbus’tan 12 uçak alımı duyuruldu. Northrop Grumman’dan Triton insansız hava araçları ve Saab’dan GlobalEye erken ihbar uçakları için de anlaşma açıklandı. Ayrıca 40 milyar dolarlık bir drone yatırım programı ilan edildi.

Bu ticari ilişkilerin en tartışmalı boyutlarından biri yapay zeka alanında yaşandı. Palantir’in ittifakın savunma sisteminde kullanılacağı duyuruldu. Şirket, ABD ve İsrail için kurduğu gözetim ağları ile ve başta Venezuela olmak üzere işgal ve haydutluk operasyonlarındaki rolüyle emperyalizm açısından kendini zaten kanıtlamış durumda. Türk savunma sanayi şirketlerinin de yer aldığı Entegre Hava ve Füze Savunması projesinde Palantir’in olası ortaklığı önemli bir gelişme. Bu durum, teknoloji ve yapay zeka şirketlerinin NATO’nun işleyişine dahil olmasını sağlarken, yeni gelişen teknoloji sermayesinin askeri alanlarda söz sahibi olmasının da önünü açıyor. Palantir’in yazılımları daha önce ABD-İsrail’in İran’a yönelik saldırılarında hedef tespiti amacıyla ve Venezuela’ya yönelik askeri müdahalede kullanılmıştı. Türkiye’nin bu ağın bir parçası haline gelmesi “yerli ve millî savunma sanayii” söylemini sorgulanır kılıyor. Aynı zamanda ciddi bir bağımlılık ilişkisine de işaret ediyor.

Askeri alandaki ticari ilişkilerin genişlemesi NATO’nun coğrafi sınırlarının da ötesine geçiyor. NATO resmi olarak Asya’ya doğru büyümüyor olsa da ABD kıtanın hemen her köşesinde paralel askeri yapılar kurmuş durumda. Avustralya-İngiltere-ABD arasındaki AUKUS nükleer denizaltı ortaklığı bunun somut örneklerinden biri. ABD-Hindistan-Japonya-Avustralya arasındaki ve basında sıklıkla “Asya’nın NATO’su” diye anılan Quad da bir diğer örnek. ABD-İngiltere-Kanada-Avustralya-Yeni Zelanda arasındaki “Beş Göz” istihbarat paylaşım ağı da bu tabloyu tamamlıyor.

Bütün bu görünüm şunu ortaya koyuyor. NATO zayıflasa, hatta dağılsa dahi emperyalizmin küresel askeri-siyasi hegemonyası buna bağlı olarak çözülmeyecek. NATO, ABD hegemonyasının en önemli araçlarından biri olsa da bu hegemonya yalnızca NATO’ya indirgenemiyor. Dolar hegemonyası var, IMF-Dünya Bankası gibi finansal kanallar var, silah tekelleri ve NATO dışı askeri ittifaklar var. Dolayısıyla NATO’nun geleceğini tartışmak, tek başına emperyalizmin geleceğini tartışmak anlamına gelmiyor.

Ukrayna ve İran 

Zirve bildirgesinde Ukrayna’ya yönelik 70 milyar euroluk destek çerçevesi onaylandı. Ancak bu görünürdeki birlik tablosunun arkasında ciddi bir yük paylaşımı tartışması yaşanıyor. ABD finansmanın büyük bölümünü Avrupa’ya ve Kanada’ya bırakmak isterken kendisini silah tedariki ve istihbarat paylaşımıyla sınırlı bir role hapsetmeyi tercih ediyor.

Trump’ın zirve öncesinde hem Putin hem de Zelenski ile ayrı ayrı görüşmesi, ABD’nin savaştaki doğrudan rolünü azaltma eğiliminde olduğunu gösteriyor. Zelenski NATO üyeliğini ısrarla talep etmeye devam etse de bu süreç zirvede yeni bir aşamaya taşınmadı. Rusya, NATO’nun varlığını meşrulaştıran ortak tehdit olarak sunulmayı sürdürse de ortada “Ukrayna’ya destek” konusunda bir ortaklaşma yok. Bunun yerine “kim ne kadar ödeyecek” sorusu etrafında dönen bir pazarlık söz konusu.

İran meselesinde ayrışma daha da keskin bir hal alıyor. Trump, zirve öncesinde ve zirve sürecinde Avrupalı müttefiklerini “İran savaşında ABD’yi yalnız bıraktıkları” gerekçesiyle eleştirdi. Buna karşılık Avrupalı ülkeler, sonuç bildirgesine İran’ın nükleer silaha sahip olmaması ve Hürmüz Boğazı’nda seyrüsefer serbestisi gibi genel ifadelerin girmesini kabul etti. Fakat NATO’yu doğrudan İran savaşına çekecek herhangi bir taahhüt metne eklenmedi. Bu durum, ittifakın ortak tehdit algısının ne kadar değişken olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor. ABD Orta Doğu’daki saldırgan tutumunu sürdürmek isterken, Avrupa bu maceranın maliyetini, özellikle de yeni bir göç dalgası riskini üstlenmek istemiyor.

Grönland, İspanya ve mali çatlaklar  

Trump’ın zirve boyunca tekrarladığı “Grönland ABD kontrolünde olmalı” sözleri sıradan bir diplomatik gaf olarak görülemez. Bu çıkış, müttefik görünseler dahi emperyalist bloklar arasında hammadde, yeni ticaret güzergahları ve stratejik coğrafi konumlar üzerinden süren rekabetin açık bir ifadesi. Danimarka Başbakanı Frederiksen’in “Grönland satılık değil” yanıtı önemli bir gösterge oldu. NATO içinde bir müttefikin toprak bütünlüğünün başka bir müttefik tarafından açıkça tartışılması, “kolektif güvenlik” söyleminin ne kadar içi boş olduğunu gösterdi. Aynı zamanda ittifak içindeki güç ilişkilerini de gözler önüne serdi.

Trump zirvede İspanya’yı da hedefine aldı. İspanya hükümeti savunma harcamalarını GSYH’nın yüzde 5’ine çıkarmayı reddetti. Ayrıca İran’a yönelik operasyonlarda üslerinin kullanımını kolaylaştırmadı. Bu iki gelişmeye öfkelenen Trump, İspanya ile ticari ilişkilerin kesilmesini istediğini açıkladı. Sonuç bildirgesinde yüzde 5 hedefinin açıkça yinelenmeyip muğlak ifadelerle geçiştirilmesi, bu mali çatlağın örtbas edildiğini göstermiyor. Aksine yönetilmeye çalışıldığına işaret ediyor. Buna Trump ile Meloni arasındaki gerilimin akşam yemeğine yansıması eklendi. Çekya’daki iktidar krizinin aile fotoğrafına taşınması da tabloyu tamamladı. Ortaya çıkan görüntü birlikten oldukça uzak bir manzara sundu.

Sonuç

Ankara Zirvesi’nden çıkan sonuç şu: emperyalist devletlerin ve silah-teknoloji tekellerinin ortak çıkarları, NATO’nun şimdilik dağılmamasını gerektiriyor. Fakat bu devamlılık iç çelişkileri ortadan kaldırmıyor. Grönland’dan İspanya’ya, silah anlaşmalarından Palantir’in yapay zeka sistemlerine, Ukrayna’nın fatura paylaşımından İran konusundaki ayrışmaya kadar uzanan sorunlar varlığını koruyor. Bununla birlikte sermaye sınıfının NATO üzerindeki etkisi daha da belirginleşen bir görüntü sunuyor. NATO’nun kendisinin de artık sadece askeri bir ittifaktan çok, silah tekelleri ile teknoloji şirketlerinin oluşturduğu bir ticaret-güvenlik kompleksine dönüştüğüne dair değerlendirmeler bu tabloyu destekliyor.

ABD’nin siyasi olarak daha fazla savaşa girme eğiliminde olduğu bir dönemde işgallerinin maliyetini NATO’yu devreye sokarak düşürmek istediği de açıkça görülüyor. Ancak Avrupa sermayesi ile ABD sermayesi arasında öncelikler konusunda bazı anlaşmazlıklar mevcut. Bu zirve ile bu sorunların bir kısmı kâğıt üzerinde çözülmüş gibi görünse de mesele tam olarak kapanmış değil.

NATO’nun dağılıp dağılmayacağına dair tartışmalar bugün için ciddi bir önem taşımıyor. Kaldı ki bu ittifak yarın çökse bile emperyalizmin elinin altında hazır bekleyen alternatif askeri yapılar zaten mevcut: AUKUS, Quad, FIORC ve çeşitli ikili üs anlaşmaları bunların başında geliyor. Asıl mesele NATO’nun kendi iç çelişkileriyle kendiliğinden dağılıp dağılmayacağı değil, bu emperyalist paylaşım ve silahlanma düzeninin karşısına hangi gücün çıkacağıdır.

Related Posts