1923’te kurulan cumhuriyet, Avrupa’da 1789’daki Fransız Devrimi ile başlayan devrimci dönüşüm dalgasının etkisiyle kurulmuştur. Bununla beraber, Türkiye’de cumhuriyetin kuruluşunda deyim yerindeyse bir kaldıraç etkisi yaratan güncel olay ise kuzey komşusu Rusya’da gerçekleşen Ekim Devrimi olmuştur.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda teorik ve pratik anlamda büyük etkisi olan bu iki devrim ile Türkiye’de gerçekleşen devrimin ortak yanı ise cumhuriyet olmuştur. Bu ortak yan oldukça önemlidir, çünkü Avrupa’da Fransız Devrimi ile başlayan devrimci dalga, her ülkede cumhuriyet ile sonuçlanmamış, önemli çoğunluğunda monarşi devam etmiştir.
Türkiye açısından cumhuriyet, kısaca değinildiği üzere özünde Avrupa’da başlayan devrimci sürecin bir parçası olsa da yine de kendine özgün ve ayrı birtakım nitelikler taşımaktadır. Bunun en önemli nedenlerinden biri Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa’dan farklı olarak ülke yönetiminin ve nüfusunun önemli bir kısmının Müslüman olması, Osmanlı’nın Avrupa’daki en merkezi imparatorluk olması, feodalizmin Avrupa’dakinden farklı özellikleri olması gibi Osmanlı’nın geçmişine ve özüne dayanan özgünlükleri vardır.
Bu farklılıkların önemi, Osmanlı İmparatorluğu’nun modernleşme sürecinin de Avrupa’dan önemli ölçüde farklılaşması ile sonuçlanmıştır. Genel olarak 2. Mahmut ile başladığı kabul edilen modernleşme süreci, dolambaçlı ve inişli çıkışlı yollardan ilerlemiş ve Kurtuluş Savaşı’nı yöneten ve zaferi cumhuriyet ile taçlandıran kadroların ortaya çıkmasıyla sonuçlanmıştır. Osmanlı, kendisinin büyük imparatorluk geçmişine güvenmiş, ancak Fransız ve Sanayi Devrimleri ile birlikte Avrupa devletleri Asya’dan Amerika’ya, Avustralya’dan Afrika’ya kadar bütün dünyayı aralarında paylaşmışken, Osmanlı ise bu gelişmelere yetişememiş, Avrupa’daki modernleşme sürecine üstten bakmış, gerekli adımları zamanında atamayarak gerisinde kalmış ve güçsüz düşmüştür. Bu durum da Osmanlı/Türkiye modernleşme sürecinin eşitsiz gelişme yasaları ile şekillenmesine giden yolu döşemiştir.
“Altı Ok”un hepsi bir mi?
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş süreci ile ilgili genel bilgi, cumhuriyeti kuran kadroların önemli bir kısmının özellikle Kurtuluş Savaşı sürecindeki asıl amaçlarının Osmanlı’yı kurtarmak olduğu, kafalarında ne saltanatın ve hilafetin kaldırılması ne de cumhuriyetin kurulmasına dair bir fikrin varlığıdır. Buna karşın Atatürk, Nutuk’taki ifadesiyle “vicdanındaki milli sır” olarak her zaman cumhuriyeti ve devrimleri hedeflediğini söylemiştir. Bunun doğruluğu, yanlışlığı, gerçekliği başka bir konudur. Burada önemli olan konu, Osmanlı’yı düşman işgalinden kurtarmak için yola çıkan kadroları, önce saltanatı kaldırmaya, sonra hilafeti kaldırmaya, daha sonra cumhuriyeti ilan etmeye ikna edebilmek gibi zorlu bir siyasi sürecin yaşanmış olmasıdır. Bu sürecin sonunda yeni bir ülke kurulmuş, ancak bu ikna sürecinde çokça tavizler de verilmiştir.
Bu süreçte devrimin ideolojisi üretilmiş ve adına Kemalizm denmiştir. Kemalizm’in asıl ortaya çıkış sebebi, liberalizmden ve 1920’li ve 1930’lu yıllarda yeni yeni kendisini göstermeye ve ispat etmeye başlayan komünizm ve faşizmden farklı bir yere konumlandırma çabasıdır. Türkiye’deki devrimin ve kurulan yeni rejimin, aslında Avrupa’daki tüm örneklerden farklı olduğu, dolayısıyla güncel olarak bu ideolojilerin hiçbirinden doğrudan etkilenmediğini göstermek ve elbette her devrimde olmak zorunda olduğu gibi bu devrimin de bir kurucu ideolojisi olması gerektiği için ortaya çıkmıştır.
Kemalizm, özünde Atatürk İlkeleri olarak adlandırılan 6 Ok’un bir bütün olarak ideolojiye bürünmüş halidir. Cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devrimcilik, devletçilik ve laiklik ilkeleri, Kemalizm’in temelini teşkil eder. Bu ilkelerin her biri bir yanıyla evrensel bir yanıyla da Türkiye’ye özgü özellikler ile tanımlanmıştır.
Örneğin milliyetçilik ilkesine bakacak olursak illaki başına bir “Atatürk” koyma ihtiyacı hissedilir. İmparatorluk sonrası bir ulusa dayanma ihtiyacı hisseden, ulus devlet olma amacı taşıyan ülke, milliyetçilik ilkesi ile bunu sağlamaya çalışmıştır. Ama toplumun geniş kesimleri tarafından bu ilkenin bilinen anlamıyla milliyetçilik değil, Atatürk Milliyetçiliği olduğu sıkça belirtilme ihtiyacı hissedilir. Çünkü milliyetçilik zaman içerisinde ırkçılık ve faşizm ile eş anlamlı olarak kullanılmaya ve ifade edilmeye başlanmıştır. Bu da bu konuda farklı anlamların ortaya çıkmasına neden olmuştur.
Bir diğer örnek halkçılık. Halkçılık da birkaç farklı anlamda kullanılır. Kemalizm’in özünde halkçılık ilkesi, Türkiye’de sınıfların olmadığını açıklayabilmek ve halkın arasındaki başta sınıfsal olmak üzere tüm ayrımların yok sayıldığı bir ilkedir. Ancak diğer yandan özellikle de Doğan Avcıoğlu gibi isimler Halkçılığı halkın yanında olmak gibi tarif etmişlerdir. Nitekim toplumun gözünde de genel kavrayış bu biçimdedir, yani Kemalizm halkçıdır, halktan yanadır gibi bir anlayış söz konusudur. Sonuç olarak bu ilke ile ilgili olarak da farklı anlayışlar vardır.
Devletçiliğe baktığımızda da yine benzer bir farklılaşma görüyoruz. Yine Kemalizm’in özünde devletçilik, aslında İttihat ve Terakki dönemine ait Milli İktisat politikasının bir devamıdır. Milli İktisat politikası, özünde kendi burjuvazisi olmayan bir milletin bağımsız olamayacağı fikri ile hareket ediyordu. Cumhuriyet döneminde de bu amaç, fabrika kurabilecek gücü olmayan veya fabrika kurma gücü olup kurmayan yerli burjuva sınıfının önünü açmak için devletin fabrikalar açması, kamulaştırmalar yapması vb. iktisadi faaliyetin içine girerek daha sonra bunların özel sektörün hizmeti ve gelişmesi için kullanılması ve bunun yanında halkın da temel ihtiyaçlara rahat bir biçimde ulaşması, serbest piyasanın pençelerinden korunması olarak uygulanmaya başlandı.
1930’lu yıllarda Sovyetler Birliği’nin planlı ekonomisi başarıya ulaşınca, Türkiye de benzer bir uygulamaya giderek ve Sovyet iktisatçı, mühendis ve teknisyenlerinin de desteği ile çok sayıda fabrika açıldı.
İşin içine Sovyetler Birliği’nin girmiş olması, Türkiye’deki devletçilik anlayışının, özünde milli bir burjuva sınıfı yaratma hedefini hiçbir zaman değiştirmedi. Ama yine devletçilik dendiğinde halkın aklına Koçlar, Sabancılar, 1970’lerin faşistlere işçileri vurdurtan Türk patronları gelmiyor. Devletçilik denince akla Sümerbank, Tekel, AOÇ, SEK, TMO, Çaykur vb. kurumlar geliyor. Bu anlamıyla devletçilik konusunda bir bütünlük söz konusu değildir.
Devrimcilik ilkesi için de benzer bir ayrım söz konusu. Bu farklılığı en başta bu ilke adlandırılırken devrimcilik mi yoksa inkılapçılık mı kullanılacak tartışması bile gösteriyor. Kemalizm’in devrimcilik ilkesi, mevcut devrimleri korumak ve yeri geldiğinde çağa ayak uydurarak yenilenmek anlamına geliyor. Bu ilkenin de aslında devrim kelimesinin zaman içerisinde sosyalizm ile denk kullanılması sonrasında inkılapçılık olarak kullanımı yaygınlaşmıştır. Devrimcilik, Marksist anlamda kullanıldığından da farklı bir anlamda kullanılmaktadır. Örneğin, Marksizm’e göre kılık kıyafet devrimi, harf devrimi vb. gibi adımlar önemli toplumsal gelişmeler olmakla birlikte, devrim olarak tanımlanmaz. Ancak Kemalizm, bunları devrim olarak tarif eder ve bu tip çağı yakalamak, çağa ayak uydurmak için yapılan köklü değişimleri devrim olarak tarif eder. Neticede devrimcilik ilkesinde de diğer ilkelerdeki kadar olmamakla birlikte bir anlayış farkı söz konusudur.
Ortak değer Cumhuriyetçilik ve Laiklik
Gelelim cumhuriyetçilik ve laiklik ilkelerine.
Bu iki ilkeyi diğer dördünden ayrı bir yere koymak gerekir. Çünkü bu iki ilke, herhangi bir anlam kayması yaşamamakta ve buralara dair karşıt hamleler toplumun önemli kesimlerinde büyük öfke patlamalarına sebebiyet verecek potansiyeller barındırmaktadır.
Cumhuriyetçilik ilkesi, Türkiye Cumhuriyeti’nde rejimin bizzat kendisini tarif eden bir ilkedir. Bu yanıyla diğer tüm ilkeler aslında cumhuriyetçilik ilkesinin üzerine inşa edilmiştir ve bu ilke ile anlamlı hale gelmiştir. Şayet, yukarıda bahsedilen 4 ilke de monarşi koşullarında kısmen de olsa devlet tarafından benimsenebilecek ilkelerdir. Ama cumhuriyetçilik böyle değildir. Ülkenin, yönetimin, yurttaş olmanın temeli cumhuriyetten geçer.
Laiklik de benzer bir yere oturuyor. Laiklik de -Osmanlı padişahının hem padişah hem halife özellikleri bulunduğundan- saltanatın karşısına cumhuriyet konacaksa, hilafetin karşısına da laiklik konmalıdır. Osmanlı yönetiminin Müslüman olması ve üstüne padişahın halife unvanını da kullanabiliyor olması nedeniyle, laiklik ilkesinin önemi Türkiye özelinde, Avrupa’nın Hıristiyan ülkelerinde kilisenin yarattığı etkiden çok daha büyük ve merkezidir. Bu bakımdan laiklik ilkesi de en az Cumhuriyetçilik kadar rejimin temelini oluşturmaktadır.
1923 yılında kurulan cumhuriyet ve cumhuriyetin kurucu ideolojisi Kemalizm, 100 yılı aşkın süre zarfında çok fazla konuşuldu, yorumlandı, istismar edildi. Tüm bunlara rağmen şunu çok net bir biçimde söylemek gerekir ki cumhuriyet ve Kemalizm, ülkeyi sola çekmiştir. Kemalizm’in daha sonraki yorumları, Atatürk’ün Türk halkı için ifade ettiği yeri ve önemi kendi siyasal ajandaları için kullanmak isteyen işbirlikçilerin, gericilerin, darbecilerin, faşistlerin, NATO’cuların elinde oyuncak olmuştur. Bu durum da toplumda Atatürk konusundaki büyük hassasiyeti belirli siyasal ajandalarla bertaraf etmek isteyen kesimler, Kemalizm’in sağ yorumlarını yapmış ya da tam tersine, Kemalizm’i önemsizleştirerek Türkiye’yi Osmanlı’nın devamı olarak yorumlayarak cumhuriyeti önemsiz bir değişim olarak göstermeye çalışmışlardır.
Bugün devlet katında artık cumhurbaşkanlığı ile padişahlığın keyfiliği arasında bir fark kalmamış gibi görünmesi, toplumun gözünde de bu işin bu şekilde benimsendiği anlamına gelmez. 2017’de bin bir türlü şaibe ile kıl payı geçirilebilen anayasa değişiklikleri ve sonuçları, bugün toplumun geniş kesimleri tarafından kabul görmemeye devam etmektedir.
Cumhuriyetçilik ve laiklik, herhangi bir tanım veya tarif değişikliği olmaksızın bu ülkenin topraklarına oturmuştur. Halkın eğmeden, bükmeden, bir saniye bile düşünmeden sahip çıktığı ilkeler olmuştur. Bu iki ilke, halkın kırmızı çizgileridir. Çünkü ne zaman Türkiye geriye götürülmek istense her zaman öncelikle bu iki ilkeye saldırılmıştır ve toplumdan bunun karşılığı görülmüştür.
Ancak ne yazık ki AKP iktidarı 1923 cumhuriyetini ortadan kaldırmıştır. Artık adına cumhuriyet demek zorunda oldukları ama aslında cumhuriyet ile uzaktan yakından ilgisi olmayan yeni bir rejime geçilmiştir. Bu nedenle artık geriye bakmanın, geçmiş özlemi çekmenin zamanı geçmiştir. Yeni bir cumhuriyet mücadelesi başlamıştır.
Cumhuriyetçilik ve laiklik, bu topluma Kemalizm sayesinde, toplumun Atatürk’e duyduğu minnet sayesinde yerleşmiş, kabullenilmiş ve bu toplumun en hassas noktası haline gelmiştir. Ancak artık bu ilkeleri koruma zamanı bitmiştir. Ortada koruyacak bir şey kalmamıştır. Yeniden kurmak, yeniden ayağa kaldırmak gereklidir. Bu nedenle artık bu iki ilkenin Kemalizm ile değil, yeni ülkenin kurucu iradesi olan sosyalizm ile birleşmesi ve anılması gereklidir.
İstediğimiz, hedeflediğimiz, hayallerini kurduğumuz ve mücadelesini verdiğimiz yeni ülke, Yeni Türkiye, cumhuriyete ve laikliğe ayaklarını basmadan var olamaz, tutunamaz. Cumhuriyetin ve laikliğin de bir ayağını sosyalizme basmadan ayakta duramayacağı gibi…

