İzzettin Önder
Parçalanan Osmanlı İmparatorluğu ve Kurtuluş Mücadelesi sonucu kurulan yeni devletin ciltler dolusu anlatıma sığabilecek ekonomi politikasına bir makalede ancak ana hatları üzerindeki fırça darbeleriyle temas edilebilir. Osmanlı’dan devraldığı çökmüş bir ekonomi üzerinde inşa edilecek sistemin yapılandırılmasında, Batı dünyasının gelişmişliği ile Sovyetlerin kolektivizmi arasında seçiş yapmak durumunda kalan yönetici kadrosu, bir yandan Osmanlı’dan devralınan sosyo-ekonomik alt-yapının yetersizliği, diğer yandan da Lozan Antlaşması müzakereleri etkisinde “muasır medeniyet seviyesine yükselme” azmi ile “halkçılık” ve “devletçilik” ilkelerini esas alarak, ülkeyi bugünlere taşıyan, kapitalist alan tercihine yönelmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bugüne dek, ekonomik ve siyasal bağımsızlık üzerinde olağanüstü bir hızla yükseldiği en parlak dönem 1930’larda başlatılmış olan Devletçilik dönemidir. Bu yazıda, Cumhuriyet’in ilk dönemi, özellikle de Devletçilik döneminin kurgulanışı ve bu dönemde başarılan kalkınma hamleleri ana hatlarıyla ele alınacaktır.
Cumhuriyet’in ilk dönem ekonomi politikalarının bel kemiğini Devletçilik politikaları, bu politikaların temelini de Osmanlı’dan devralınan miras ve İktisat Kongresi’nde Atatürk’ün gerekçeleriyle açıkladığı ekonomi politikası oluşturur. Lozan görüşmelerine ara verilip, 1923 yılında İzmir’de toplanan İktisat Kongresi’nde Atatürk’ün konuşması, hem Osmanlı dönemi ekonomi politikalarının yorumu, hem de yeni Cumhuriyet yönetiminde izlenmesi düşünülen ekonomi politikasının ana hatlarını çizer. Atatürk’ün söz konusu konuşması, Osmanlı İmparatorluğunun izlemiş olduğu politikalar bağlamında, siyaset alanında iç sorunların perdelenmesi amacıyla fütuhat hareketlerine yönelişin vurgulanması, ekonomi alanında da, Batı gelişme çizgisine ayak uydurulamamasının sonucunda koca İmparatorluğun gelişen Batı’ya geniş bir sömürü alanı olarak açılma konularında şekillenmiştir.[1] Türkiye üzerine mufassal bir çalışma yapmış olan E. G. Mears’a göre de, İmparatorluğunun çeşitli dönemlerde Batılılara vermiş olduğu imtiyazlarla Batı dünyası tarihinde en büyük sömürü alanını elde etmiş oldu.[2]

1923 yılı İzmir İktisat Kongresi’nin kararları, uygulanacak iktisat politikasının ana hatlarını belirlerken, aynı zamanda da, maalesef, hem ekonomi alanında sermaye birikimi kanalının etkin şekilde oluşmasını engellemiş, hem de siyaset alanında feodal ağalık sisteminin ortadan kaldırılmasını ertelemiş, hatta güçleştirmiştir. Atatürk’ün Kongre açılışında irad ettiği nutkun ana cümlesini “Bir milletin doğrudan doğruya hayatiyetiyle alâkadar olan, o milletin iktisadiyatıdır”[3] ifadesi oluşturması, hem Osmanlı’nın çöküş sebebini ortaya koymuş, hem de yeni devletin ana işlevinin ne olacağı konusuna aydınlık getirmiştir; o da milli ekonomidir! Yeni devletin seçmiş olduğu ekonomi sistemi ise Atatürk’ün şu ifadesi ile netleştirilmiştir: “İktisadiyat sahasında düşünür ve konuşurken zannolunmasın ki, ecnebi sermayeye hasımız; hayır bizim memleketimiz vâsi’dir. Çok say ve sermayeye ihtiyacımız var. Kanunlarımıza riayet şartiyle ecnebi sermayelerine lâzımgelen teminatı vermeğe her zaman hazırız.”[4] Metnin başka bölümlerinde de Osmanlıların Batılılara sağladığı imtiyazları şiddetle eleştirmiş olan Atatürk, Lozan’a ara verildiği aşamada, sistemler arasında ayırım yapmış olmakla beraber, ülkenin dış sermayeye ihtiyacı olduğunu açıkça beyan etmiştir. Batı ile Doğu arasında sıkışmış olarak, fakat Osmanlı uygulamasında olduğu kadar, döneme başat kadronun da Milli İktisat görüşlerinin hakim olduğu İttihat ve Terakki’nin de zihniyeti doğrultusunda Atatürk’ün beyanında da kapitalist sistemin ima edildiği açıktır. İzmir Kongresi’nde devletin kurulması yanında diğer önemli bir sorun da toprak ağaları üzerindeki vergi yükünün ilgası teklifidir. Toprak ağalarının verdiği önergeye bilinçsizce oy veren amelelerin de katılımı ile aşar’ın kaldırılması, ekonomik açıdan etkin sermaye birikimini baltalayan isabetsiz bir karar olmuştur.[5] Aşarın 1925 yılında isyanlar sebebiyle kaldırılmasının bir etkisi, kamu gelirlerinin yaklaşık üçte birlik bölümünün ortadan kalkmış olmasıdır. Aşarın ilgasının ikinci etkisi ise, dönemin ulusal gelir oluşumunda en büyük paya sahip arazi alanlarının verimli işletilmeyerek sermaye birikiminin geciktirilmesi yanında, feodal yapılanmanın da devamının sağlanması olmuştur.[6] Nitekim köy enstitüsü kurumunun kaldırılmasında da feodal ağalar birinci derece rol oynamışlardır.
Cumhuriyet yönetiminin birinci döneminde, 1923-1929 aralığında, devletin kuruluşunun tamamlanmış olmasına rağmen, kamunun gümrükler üzerinde denetim yetkisinin bulunmaması, kabotaj hakkını kullanamaması gibi engellemeler siyasi kadronun özgürce icraatını engellemiştir. Başta İngiltere ve genelde Batılıların Türkiye’yi “açık-kapı” pazar olarak kullanmak amacıyla gümrükler üzerindeki hakimiyetlerinin dönem sonunda kaldırılarak gümrük duvarlarının yükseltileceğini öngören bazı tüccar gruplar aşırı mal ithal ederek 1929 yılında Türkiye’yi ilk döviz krizine sürüklemiştir. 1929 yılı aynı zamanda kapitalizmin de ikinci derin kriz yılıdır. Türkiye’de yaşanan kriz, siyasilere kalkınmanın piyasa sürecinde olamayacağını öğretirken, küresel kriz ise, Batı’nın Türkiye üzerindeki hakimiyetinin zayıflamasıyla siyasilere geniş manevra alanı sağlamış oldu. İşte Türkiye’nin kalkınma hamlelerimin başlatılması ve omurgasının çatılması, 1923-29 döneminin başarısızlık öğretisi üzerine kurgulanan kamucu-korumacı devletçilik modeli ile gerçekleştirilmiştir. Devletçilik döneminde bir yandan ithalatı önleyici tedbirlere, diğer yandan da planlama ile kalkınmacı faaliyetlere yönelinmiştir. Ekonomide başat alanların devlet denetim ve üretiminde olduğu, ancak özel sektöre de yer verildiği devletçilik politikası devrimci bir müdahale olmayıp, kalkınmaya yönelik devlet ağırlıklı ekonomi modelleme yöntemidir.[7]

Devletçilik politikaları beşer yıllık planlar halinde uygulanmıştır. Birinci Beş Yıllık Plan, yerel kaynaklara ve doğal kaynaklara dayalı sınaî üretim, dışalım konusu olan temel tüketim malları üretimi ve hammadde ve işgücü kaynaklarına yakın sanayi üretim merkezlerinin kurulması olarak üçlü hedef koymuştur.[8] Kurulacak sanayi işletmeleri ise, dokuma, kâğıt, maden işleme, kimya ve taş toprak olarak beş alanda toplanmıştır. Üç beyazlar olarak bilinen un, şeker ve bezin ithal ikamesi ile başlamış olan sanayileşme hamleleri, İkinci Beş Yıllık Plan döneminde ara yatırım mallarına da yer verilerek, elektrifikasyon, madencilik ve limanlar gibi bazı alt-yapı işleriyle kalkınma faaliyetlerine devam edildi. İthalatın sınırlandırılmasıyla oluşan fiyat farkları ithalat ile uğraşanların kısmî avantajına yol açtı. Sanayileşme hamleleri sanayi ile tarım arasında iç ticaret hadlerinin tarım aleyhine dönmesi sonucunu yarattı. Sermaye birikimi amacıyla emek kesimi mağdur oldu. Nitekim, bu dönemde ücretler göreli olarak gerilerken, kârlar büyümüştür.[9] Ücretler gerilerken yaratılan artık değerin kamulaştırılarak yatırımlarda kullanılması olanaklı olabilirdi. Buna paralel olarak, devlet kapitalizmi benzeri modelde ücret baskılamaları karşısında kâr yükselişleri engellenerek, farkın kamulaştırılması yoluyla kamu yatırımları için daha bol kaynak sağlanabilirdi. Toplumsal güç dengeleri maalesef söz konusu olanaklara ulaşan yolları kapatmıştır. Nitekim, 1932 yılında bazı koyu devletçi modele geçiş hazırlıklarının kimi çevreleri rahatsız etmesi üzerine, Atatürk de ikna edilerek, denk bütçe yanlısı ve kalkınmanın devlet gözetiminde olması gereken görüşlerinden taviz vermeyen İsmet Paşa’nın istifasının sağlanıp, yerine özel teşebbüs yanlısı Celal Bayar’ın getirilmesi amaçlanan politikanın gidişatını değiştirmiş oldu. Sermaye birikiminin ve önemli sanayi yatırımlarının yapıldığı dönemin en önemli özelliği bu dönemde cari açığın ve kamu bütçe açığının oluşmaması, hatta 1938 yılı hariç, her yıl dış ticaret fazlası verilmiş olmasıdır.[10] Kaldı ki, Devletçilik döneminde birçok fabrika kuruluşu yanında, Osmanlı döneminde ülkeyi istila etmiş yabancı kuruluşlara ait kurum ve işletmelerin millileştirilmesine de ciddi kaynak ayrıldı. Osmanlı Döneminde alt-yapı ve birçok işletme İngiliz, Fransız, Alman, Amerikan ve İtalyan sermayesine aitti. Yabancı sermayeye ait işletmelerin millileştirilmesinde ulusal gelirin % 10’u dolayında bir pay ayrılmıştır. Buna ilaveten 1928 Paris Borç Antlaşmasının maliyeti de toplam 107,428,000 altın lira olarak devlete yük yıkmıştır.[11]
Tarihin akışı zaman içinde kimi kolaylaştırıcılıktan da destek alabilir. 1933 yılında Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı yapılırken Sovyet planlamasından derin şekilde esinlenmiştir. Sovyet plan ruhundan esinlenerek yazılmış Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı’nın Giriş Bölümü’nden kısa bir alıntı bu konuda fikir verir: “Garp kültürünün, yani tekniği ve büyük sanayiin sahası şark sahillerini ihata ediyordu. Bu sahalar, sanayileşmemiş milletlere mamulat gönderiyor….Garbın sanayi memleketleriyle ziraat ve hammadde memleketleri arasındaki bu tabiiyet, sanayi memleketlerini ihya edici, hammadde memleketlerini de tedricen inhilal ettirici vaziyetler ihdas etti… Bu itibarla ziraatçı memleketlerin bu silkinme hareketlerine, er geç set çekmek hususunda siyasi nüfuzlarını kullanmakta birleşeceklerdir. Bilhassa bu hakikat muhtaç olduğumuz sanayii, zaman kaybetmeden kurmak için en mühim muharrikimizdir.”[12] Bu önsöz dönemin Sovyet planından esinlenerek yazılmıştır.
1946 yılında Demokrat Parti’nin kurulmasının etkilerini bertaraf edebilmek için 1947 yılında CHP tarafından Vaner Planı olarak bilinen yeni bir kalkınma planı hazırlandı. Vaner Planı, dış finansman, tarım, sanayi, alt-yapı yatırımları ve bazı üretici alanlara öncelik vererek kalkınmacı amaçlar güdüyordu. Plan uygulaması sonucunda 1948-52 aralığında tarımda % 6,5, sanayide % 14 ticarette % 10, meskenlerde ise % 6 dolayında büyüme sağlanmıştır.[13] Ne var ki, 1948 Marshall Yardımı ile emperyalist sahaya çekilmiş olan Türkiye, zaman içinde yaşanan ekonomik krizlerle tedricen emperyalizmin merkezine doğru yol almış, küresel kapitalizmin de yıkıcı etkisiyle ülke bugünlere taşınmıştır.
Türkiye’nin yürüttüğü Kurtuluş Savaşı kadar, özellikle de devletçilik dönemi uygulamalarıyla çeşitli mahrumiyet ve sıkıntılara rağmen gerçekleştirdiği kalkınma hamleleri kapitalizmin kolonyal döneminin dönüşmesinde etkili olmuştur. Bir kısım İngiliz kolonileri Türkiye örneği ile hareketlenmelere girişmiştir. Ne var ki, koloniler üzerinde ciddi etki oluşturan Cumhuriyet yönetimi, hem Osmanlı’dan devraldığı ademi merkeziyet ve şahsi teşebbüs zihniyeti, hem de halkın büyük bölümünün kırsal olması nedeniyle güçlü bir dönüşüm gerçekleştirilememiştir. Tarihte ikinci bir Lenin kalkışı gerçekleştirilememiş olmasına rağmen, hiç değilse emekçi kesime yönetimde söz hakkı verilmesi, hatta yaratılan katma değerin toplumsallaşması yönünde emekçilerin güçlü desteğinin alınması, dönemin özel sektörcü ve avantacı “aferist” gruplara karşı güçlü kamulaştırma faaliyetlerinin gerçekleştirilmesine hizmet edebilirdi. Bir yandan, Osmanlı’dan devralınan zihniyet, diğer yandan birinci sanayi aşamasını geride bırakma konumundaki Batı ile hızlı kalkınmasını gerçekleştiren ve Kurtuluş Savaşı esnasında olduğu kadar kuruluş döneminde de Türkiye’ye elini uzatan Sovyetler arasında sıkışmış durumdaki Türkiye, çıkış yolunu bir yaklaşıma göre şu zihniyette bulmuştur: “1908 sonrasında İttihatçıların ve 1923 İzmir İktisat Kongresi’nden sonra Kemalistlerin modern bir kapitalist ekonominin oluşması için öngördükleri ana mekanizma, devletin bireyleri zenginleştirecek ortamı ve desteği sağlaması; böylece oluşacak (ve kısmen siyasi kadrolardan kaynaklanacak) yeni burjuvazinin yabancı sermayeyle (“eşit“ koşullarda”) işbirliği ve ortaklık içine girerek gelişmeyi ve sanayileşmeyi gerçekleştirmesiydi.”[14] Ülkenin giriş yoluna Boratav Hoca şu görüşü de eklemeyi ihmal etmemiştir: “Sanayileşmeyi kolaylaştıracak ‘ölçülü ve ılımlı’ bir korumacı rejim yeğlenmekteydi; ancak 1908-1929 yıllarının uluslararası konjonktüründen ve Türkiye’nin özel durumundan doğan nesnel sınırlamalar Türkiye ekonomisinin dünya ekonomisiyle esas olarak bir ‘serbest ticaret-açık kapı’ ortamı içinde eklemlenmesi sonucunu veriyordu.”[15]
Türkiye’mizin bugünlere ulaşması, ekonomi yönetiminde yaşadığımız krizlerde uzattığımız her eli, Türkiye aleyhine küresel krize destek sağlarcasına kolumuza kadar çekerek, zaman içinde tedricen Türkiye’yi mutlak zenginleştirip, kapitalist arenada göreli geriliğe ve fakirliğe sürükleyerek gerçekleştirildi. Günümüz koşullarında da bu sürecin hızlanarak iç ve dış çevrelerin elbirliği ile Türkiye’nin merkez ülkelerden uzaklaştırılıp, Ortadoğu bataklığına sürüklenmesine çalışıldığı anlaşılmaktadır.
Kaynaklar:
[1]: Afetinan, A. (1989), İzmir İktisat Kongresi, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, s. 57-69
[2]: Mears, Eliot Grinnell (1924), Modern Turkey, The MacMillan Company, New York
Boratav, Korkut (2003), Türkiye İktisat Tarihi, İmge, Ankara, s. 19
[3]: Afetinan (1989), s. 57
[4]: Afetinan (1989), s. 65
[5]: Hershlag, Z.J. (1968), Turkey: The Challange of Growth, E.J.Brill, Leiden, s. 33
[6]: T.C. Maliye Bakanlığı (2008), Atatürk Dönemi Maliye Politikaları, T.C. Maliye Bakanlığı Yayını, Ankara, s. 42-3 Önder, İ. (2019), “Âşarın Kaldırılması”, Mülkiye Dergisi, 2019 43[2] içinde, s. 491- 510
[7]: Okyar, O. (1965), “The Concept of Etatism”, Economic Journal, 99-111
[8]: Kepenek, Yakut- Nurhan Yentürk (2005), Türkiye Ekonomisi, Remzi Kitabevi, İstanbul, s. 70-1
[9]: Boratav (2003), s. 73-80
[10]: Boratav, (2003), s. 72
[11]: T.C. Maliye Bakanlığı (2008), Atatürk Dönemi Maliye Politikası, Ankara, s. 105-128
[12]: Nakleden, Boratav (2003), s. 66
[13]: Tekeli, İlhan – Selim İlkin (2009), Savaş Sonrası Ortamında 1947 Türkiye İktisadî Kalkınma Planı, BİLGE KÜLTÜR, SANAT; s. 23
[14]: Boratav (2003), s. 61
[15]: Boratav (2003),i s. 61

