H. Murat Yurttaş
Emperyalizmin 1970’lerdeki petrol krizlerine cevabı neoliberal bir yeniden yapılanmaydı.
Emperyalist sistem, 1929 Büyük Buhranı ve İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan dünya sosyalist sistemi ile olan rekabetinde pek çok uluslararası kurum ile birlikte sosyal devlet/refah devleti uygulamalarını devreye sokmuştu. Petrol krizleri sonrasında ise ekonomide yeni bir dönem açılırken bu yeni döneme sosyalist sisteme karşı yeni bir ideolojik saldırı dalgası da eşlik edecekti.
1980’lerle birlikte ABD’de Ronald Reagan ve İngiltere’de Margaret Thatcher ile cisimleşen bu yeni dönemde öncelikle sermaye ve zenginler üzerindeki vergi yükü önemli ölçüde hafifletilmeye çalışılırken devlet harcamaları özellikle sosyal haklara ilişkin uygulamaların kapsamı daraltılmaya başlandı.
1990’lara geldiğimizde ise Sovyetler Birliği ve dünya sosyalist sisteminin çözülmesiyle bu süreç hızlandı ve yayıldı. Sermaye sınıfı, bir yandan ekonomideki kamu sektörünü yağmalayarak bir yandan da kamu üzerine bırakılan işleri piyasalaştırarak karlarını katlamaya başlayacaktı.
Küreselleşme denilen bu süreçte kapitalizm mutlak zaferini ilan etmiş, artık sınıf mücadeleleri gibi düşünceler ortadan kalkmış, tarihin sonuna gelinmişti. Emperyalist sistem, karşısında bir alternatif kalmaması üzerine cüret kazanmış ve “özgürlük” vaadiyle sınırları kaldırmaktan bahsediyordu. Artık karşılıklı bağımlılık vardı. Devlet hayatımıza müdahale etmemeli, bireyler kendi kararlarını vermeli, seçimlerini yapmalıydı.
Ama daha önemlisi, devlet cebimizdeki paraya el koyarak bunu kötü şekilde kullanıp çarçur ediyordu. Mesela devlet ayakkabı filan üretir miydi hiç? Ama iş burada da kalmıyordu. Emeklilik, sağlık, eğitim gibi işçi sınıfının önemli kazanımları ve refahın bir ölçüde de olsa bölüşülmesini sağlayan kamu sistemleri de kaynak israfına neden oluyor ve devletin bunları sübvanse etmesi nedeniyle kaynakları tüketiyordu. Oysa nasıl bir eğitim alacağımıza devlet değil biz karar vermeliydik.
Son yarım yüzyılda, devlet ve daha önemlisi kamu sektörü alabildiğine küçültüldü, yok edildi. Ancak, bu dönemin ikinci yarısı olan 21. yüzyılda yaratılan muazzam zenginlik ve servete karşın gelir adaletsizliği makası açılırken yoksulluk da arttı. İnsanların emekli olamadıkları, pahalı sağlık hizmetleri nedeniyle yoksulluklarının derinleştiği, eğitimsiz kaldıkları güvencesiz yaşamlarla baş başa kaldıkları bir dünyada devlet ve kamu tekrar hatırlanır hale geliyor.
LİBERAL ZIRVA: PİYASA ÇÖZER
Bugünlere nasıl gelindiğini hatırlamak için gerilere gitmeye gerek yok. 2008 krizi sonrasında bile hala liberalizmin “piyasa çözer” zırvasını savunan 1980’lerden bu yana egemen olan neoliberal piyasacılığı bile yetersiz gören bir liberal yazın varlığını koruyor. İşçi sınıfı ve emekçilerin budanmış ve sınırlı haklarına bile tahammül edemeyen bu yaklaşımlara dünyanın her yerinden örnekler bulunabilir.
Burada bu örneklerden bir tanesini hatırlayarak bu tartışmalardaki argümanların ne kadar tanıdık ve kendini tekrar eden nitelikte olduğunu görebiliriz.
İtalya’nın savaş sonrası “olağanüstü piyasa başarısının” nasıl heba edildiğini anlatan liberal yazar Piercamillo Falasca, İtalya’daki ekonomik krizin sorumlusu olan beş nokta belirlemiş.
Bunlardan ilki, Anayasadaki denk bütçe kısıtlamasının gevşetilmesiyle mali disiplinin zayıflaması olarak ifade ediliyor. Bir diğer etken emeklilik sisteminin “cömertleştirilmesi” oluyor. Bunu, iş hukukunda işe iade imkanını içeren bir iş güvencesi düzenlemesi ve özellikle mühendislik ve metal sektörlerinde çalışma sürelerinin sıkı şekilde düzenlenmesi izlerken son bir neden ise vergilerle finanse edilen ulusal sağlık güvencesi sisteminin kurulması olarak sunuluyor.
Ne kadar tanıdık değil mi?
Benzer söylemleri neoliberal çağ boyunca duyduk. Vergi yükünün azaltılması, teşvik uygulamaları yapılması, işçi haklarının daraltılması, esnek çalışma biçimlerinin uygulanması, sosyal güvence teşkil eden emeklilik ve sağlık sistemleri ile kıdem tazminatı benzeri uygulamaların yük olduğu ve azaltılmaları gerektiği gibi argümanlar her daim hava uçuşuyor.
Dünyadaki liberal düşünce kuruluşlarını bir araya getiren“Atlas Network” (Atlas Ağı) tarafından yayınlanan aynı derlemede, Adam Smith’in,
“Bir devletin bolluk içinden adeta rezil bir barbarlık seviyesine düşürmek için çok fazla şeye gerek yoktur. Barış, düşük vergiler ve müsamahakâr bir hukuk sistemi sağlandığı durumda geri kalan her şey doğal düzen sayesinde yerine oturacaktır. İnsanlara güç uygulayan, toplumun ilerlemesini durdurmak isteyen, yani bu doğal rotadan sapan her türlü hükümet gayri tabiidir ve barbarca davranarak mevcudiyetini sürdürmek zorunda hissetmektedir.”
sözleri de yer alıyor.
Liberaller içinde azımsanmayacak şekilde kuyruğu dik tutmaya çalışanlar ve piyasacılığı savunanlar bulunduğunu da unutmamalı. Liberalizmin “hiç yanılmadığını” kabul etmemiz isteniyor. Oysa 19. yüzyılda olduğu gibi 20. yüzyılın sonunda ve 21. yüzyıl boyunca gördüğümüz üzere piyasa mekanizmaları üretici güçleri geliştirmekte çok çabuk sınırlara ulaşan, toplumsal ihtiyaçları karşılamakta yararsız ve verimsiz ve bireysel zenginlikleri arttırsa da toplumsal refaha katkısı olmayan bir yöntemi tekrar etmenin akıl karı olmadığı açık olmalı.
DEVLET HİÇ GİTMİŞ MİYDİ?
Bununla birlikte son dönemde devletin ekonomi alanındaki rolünün artması gerektiğine ilişkin görüşler öne çıkıyor. Neoliberal önermelerin çözümsüzlüğü bir yana artan eşitsizliğin bu kadar arttığı bir dönemde tarihin sonunun gelmediğinin farkında olan sermaye sınıfının uzun erimli çıkarları açısından devleti yeniden keşfetmesinde şaşırtıcı bir yan olmadığını söyleyebiliriz.
Ama daha doğru bir soru liberalizmin “tüm kötülüklerin anası” saydığı devletin gerçekten ekonomi alanında rolünün olmadığı önermesinin gerçekliğine ilişkin olmalı.
Neoliberal özel sektör-kamu sektörü karşıtlığına itiraz eden bir iktisatçı olan Mariana Mazzucato’nun “stratejik kamu yatırımları olmasaydı, akıllı ürünlerden hiçbirini (internetten GPS’e ve SİRİ’ye kadar) üretemezdik. Ayrıca, yeşil devrimi yaratabilecek yenilenebilir enerji çözümlerini ya da hastalıkları iyileştirecek yeni radikal ilaçların çoğunu da geliştiremezdik” sözleri bir itiraf sayılabilir.
Bu açıdan çarpıcı bir örnek, Apple’ın ürettiği iPhone, iPad gibi ürünlerin hikayesi sayılabilir. Apple, 2006-2011 yılları arasındaki ortalamalara göre, sektörün satış tutarlarının yüzde 14’lerine varan araştırma geliştirme harcamalarına karşın ancak yüzde 3’e yaklaşan bir araştırma geliştirme bütçesine sahip.
Apple, genel olarak aldığı teşviklerin ve devlet politikalarının yanı sıra, iPhone, iPad gibi ürünleri mümkün kılan teknolojilerinin (lityum iyon piller, sıvı kristal ekran, işlemci, bellek ve veri saklama teknolojileri, dokunmatik ekran, internet, mobil telefon, GPS ve benzerleri) ve bunları doğuran teorik ve deneysel bilimsel buluşların tamamı DARPA başta olmak üzere ABD Savunma Bakanlığı bünyesinde ve CERN gibi kuruluşlarda yapılan araştırmalarda geliştirildi.
Apple, tüm bu teşvikler ve yasalar ile en önemlisi bu bilimsel ve teknolojik gelişmelere tek bir “delikli kuruş” harcamadan sahip olup ilk trilyon dolarlık şirket olurken ne bu ölçüde bir istihdam yaratıyor istihdam yaratıyor ne de ciddi bir vergi ödüyor.
Apple’ın iddiası, 2012 verilerine göre, doğrudan veya dolaylı olarak 304 bin iş yarattığı ve uygulama geliştirenlerle birlikte bu sayının 514.000’i bulduğu ve bu işlerden ancak yarıdan çoğu Apple dükkanlarında satış işinde çalışan toplam 47 bini doğrudan Apple’da çalıştığıydı. Bugün ise 80 bin Apple çalışanı, 450 bin tedarikçilerde çalışan ve 1,5 milyondan fazla uygulama geliştirenlerin çalışanları olmak üzere 2 milyon iş yarattığı iddiasında. Ancak bu sayının içine kargo şirketi çalışanlarından başlayarak Apple’ın hizmet aldığı tüm şirketlerin çalışanları dahil ediliyor.
Yine 2011 yılı verilerine göre, Apple en önemli ürünlerinden iPhone satışlarında bir cihazın değerinin yüzde 60’a yakınını gelir olarak doğrudan alıyor. Bu oran diğer ürünlerinde yüzde 50’ye yaklaşıyor. İş vergi ödemeye gelince bu gelirlerin aslan payı ABD, Avrupa ve dünyadaki vergi cennetlerinde açılan şubelerde gösteriliyor. Böylece şirket ABD’de gerçek karının ancak yüzde 30’u üzerinden vergilendiriliyor.
Bu durum söz konusu olan Apple olunca dikkat çekici olmakla birlikte elbette özgün değil. Bu süreçlerin tüm dünyada tüm sektörlerdeki tüm şirketler için benzer şekilde işlediğini söyleyebiliriz.
Bu açıdan bakınca, küçülmesi istenen devletin sermayenin karlarını arttıracak kanunları çıkartan, teşvikler sağlayan, yüksek maliyetli ve düşük karlı altyapı hizmetlerini kuran, uzun erimli bilimsel ve teknolojik araştırma-geliştirme faaliyetlerini yürüten ve bunları sermayenin kullanımına sunan halinin olmadığı açık olmalı.
Hatta bir adım daha ileri gidelim. Küçülen de bu devlet değil. Küçülmesi istenen ve küçültülen devlet şirketlerin büyük yatırımcılarının ve üst düzey yöneticilerinin bol sıfırlı kazançlarını güvence altına almak ve daha az vergi vermeleri için yaratılan eşitsizlikleri değilse bile en azından sonuçlarını hafifletmeye yarayan kamusal uygulamalar.
PLANLAMA OLMADAN PİLAV OLMAZ
Süleyman Demirel’in meşhur sözlerinden biridir: “Bize plan değil pilav lazım.” Oysa pilavın yenebilmesi için plansız hareket edemezsiniz. Bir seçim kazandıracak bir slogan bulabilirsiniz. Ama hayatın gerçekleri karşınıza dikilir.
Ne denirse denilsin, hangi “mucizeler” gösterilirse gösterilsin sonuç değişmeyecektir. Piyasa çözmez. Aksine tamamen akıl dışı, öngörülmesi imkansız, kaynakları israf eden bir sistemin bir denge bulacağı, büyük bir tahribat ve sömürü maliyetiyle yarattığı zenginliğin adil şekilde bölüşülmesini sağlayacağı iddiasının hiçbir dayanağı yoktur. Kapitalist üretim biçimi, üretici güçleri gerçekten geliştirdiği dönemini çoktan geride bırakmıştır.
Bu açıdan, ister bazılarının sermaye sınıfının uzun erimli çıkarlarını düşünerek kapitalizmin duvara toslayan küreselleşme hikayesinin yerini dolduruncaya kadar ya da yaratılan eşitsizliklerin sonuçlarından kaçınmak amacıyla olsun, isterse bir kısım iktisatçılar tarafından devletin, kamunun, planlamanın gücü kabullenilerek “Sarkacın, çoğu sorunun çözümünü devlete yükleyen bir görüşten devleti sorun gören bir görüşe doğru fazlasıyla salınması tehlikesi var. Devletin oynayacağı açık, önemli bir rol var. Paul Valery’ye tekrar atıfta bulunursak, devlet zayıfsa hepimiz yok oluruz” veya “Liberal iktisatçılar ve modernleşme teorisyenleri tarafından benimsenen girişimci sınıfların -veya piyasaların- büyümenin ana motoru olduğu görüşü, karşılaştırmalı araştırmam tarafından reddedilmiştir. Şöyle ki, ampirik analizim, Türkiye’deki sanayicilerin güçlü hale getirildikleri ölçüde gerçek çıkarlarının, giderek daha fazla sanayileşmeyi teşvik etmekten ziyade onu boğmakta yattığını göstermiştir. Dolayısıyla Türkiye’deki İİS (ithal ikameci sanayileşme) incelemem, çok fazla devlet müdahaleciliğinin, iktisadi çöküşe yol açtığı şeklindeki neoklasik varsayımı desteklememektedir. Tersine, dengeli ve entegre bir sanayi sektörünün başarılması, farklı bir planlama ve devlet müdahalesi gerektirebilir, örneğin İİS’nin, tüketim mallarıyla değil de ağır sanayiyle başladığı Kore’dekine benzer nitelikte” denilsin hangi okuldan gelirlerse gelsinler kapitalist iktisatçıların devlete biçtikleri rol eninde sonunda sermaye sınıfının çıkarları ile sınırlandırılmış olarak belirlenir.
Hatırlanan devlet patronların, sermaye sınıfının devletidir.

