Prof. Dr. Korkut Kanadoğlu & Arş. Gör. Battal Niyazi Şahin

GİRİŞ

1961 Anayasası, Osmanlı-Türk anayasal gelişmelerinde birçok yönden önemli bir aşamayı simgelemektedir. Egemenliğin kullanımındaki dönüşüm, yasama-yürütme erki arasındaki ilişkilerin düzenleniş biçimi, yargıç ve savcı bağımsızlığı, anayasa yargısı, özerk kurumlar ve geniş bir temel hak kataloğu ile 1961 Anayasası adeta “ilklerin” anayasası olmuştur.

Askeri bir darbe sonucunda yürürlüğe giren 1961 Anayasası, Türk siyasal hayatında büyük tartışmalara konu olmuştur. Kuşkusuz hemen her anayasacılık hareketi hukuki ve siyasi tartışmaları beraberinde getirir. Fakat 1961 Anayasası’yla bu tartışmalar, o güne değin benzerine rastlanılmamış bir yoğunluğa ulaşmıştır. Üzerinden 60 yılı aşan bir süre geçmesine rağmen bu tartışmalar bugün de devam etmektedir.

27 MAYIS VE YENİ BİR ANAYASA’YA GİDEN SÜREÇ

1961 Anayasası, 27 Mayıs hareketinin sonucunda oluşturulan bir Kurucu Meclis’in ürünüdür. Bu bağlamda 27 Mayıs’a yol açan nedenlerin iyi anlaşılması gerekir. Öyle ki 1961 Anayasası bir tepki anayasasıdır. 1950-1960 yılları arasında yaşanan siyasal gelişmeler bu tepkinin odağında yer almıştır.

Demokrat Parti (DP) hükümetinin muhalif toplumsal gruplar ve özellikle Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) üzerinde artan siyasal baskıları, 27 Mayıs askeri darbesinin ardındaki temel sebeptir. 1954 seçimleri öncesinde başlayan bu sürecin ilk adımı, CHP’nin malvarlıklarına el koyan bir kanunun çıkarılmasıyla atıldı. Partilere seçim sırasında özgür bir propaganda yapma olanağı tanınmadı. Bu yönelim 1954 seçimleri sonrasında da devam etti. Partilerin seçim dönemi dışında toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleyebilmeleri ve muhalefetin seçimlerde iş birliği yapması yasaklandı. Ardından basına yönelik önemli kısıtlamalar ve tutuklamalar geldi. Bu sürecin doruk noktası ise, CHP’nin seçim dışı yollarla iktidara gelmek için hücre örgütleri kurduğu, silahlandığı ve isyan hazırladığı sebep gösterilerek kurulan Tahkikat Komisyonu oldu.

7468 sayılı Türkiye Büyük Millet Meclisi Tahkikat Encümenlerinin vazife ve salâhiyetleri hakkındaki Kanun’un birinci maddesi ile bunların “Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu, Askeri Muhakeme Usulü Kanunu, Basın Kanunu ile diğer kanunlarda Cumhuriyet savcısına, sorgu hâkimine, sulh hâkimine ve askerî adlî amirlere tanınmış olan” tüm hak ve yetkilere sahip olduğu belirtiliyordu. Ayrıca Encümenlerce verilecek kararlara itiraz da edilemeyecekti. Üstüne üstlük bu kararlara karşı “her ne suretle olursa olsun” muhalefet edenler bir seneden üç seneye kadar ağır hapis cezası ile cezalandırılacaktı. Açıkça görülüyor ki bu Kanun, yargı organın yetkilerini yasamaya vermesi ve temel hak ve hürriyetleri hiçe saymasıyla, DP istibdadına hukuki zemin hazırlayan bir baskı fermanı niteliğindedir.

Kanun’un çıkarıldığı gün (28 Nisan 1960’ta) gerçekleştirilen protestolar İstanbul ve Ankara’da sıkıyönetim ilan edilmesine yol açtı. Buna rağmen DP hükümetine karşı yapılan eylemler büyüyerek devam etti. 28 Nisan’da yapılan İstanbul eylemlerinde iki öğrenci yaşamını yitirdi, 29 Nisan’da Ankara’da önemli bir gösteri yapıldı ve devam eden süreçte hemen her gün Ankara Kızılay’da bir gösteri gerçekleştirildi. Bu gösterilerin en büyüğü, 555K parolası ile örgütlenerek 5 Mayıs 1960’ta gerçekleştirilen büyük Ankara eylemi oldu. Öğrencilerin protesto hareketlerinin yanı sıra, ordu içerisinde de DP hükümetine yönelik bir tepki oluşmuştu. Ayrıca iktisadi bunalımın büyümesiyle sanayi burjuvazisinin bir kesimi de muhalefet cephesine dahil olmuştu. Bu durum, Tanör’ün deyimiyle 27 Mayıs’ı, iktidara geliş biçimi açısından tepeden inme ve antidemokratik, toplumun içinden doğuşu ve üzerine oturduğu birikimin niteliği bakımından aşağıdan yukarıya ve demokratik kılıyordu.

27 Mayıs askeri müdahalesinin ardından çıkarılan 13 Aralık 1960 tarih ve 157 sayılı Kurucu Meclis Teşkili Hakkında Kanun ile oluşturulan Kurucu Meclis, 1961 Anayasası’nın yapımını üstlendi. Kanun’a göre, Kurucu Meclis’in hazırlayacağı metin halkoyuyla onaylandıktan sonra kesinleşecekti. Nitekim 9 Temmuz 1961 tarihinde gerçekleştirilen halkoylaması ile %61,7 “evet” oyu alan Anayasa yürürlüğe girdi. 1961 Anayasası’nı hazırlayan Kurucu Meclis, ikili bir yapıdan oluşmaktaydı. Askeri kanat Milli Birlik Komitesi (MBK) olarak adlandırılırken sivil kanadını Temsilciler Meclisi (TM) oluşturuyordu. Belirtmek gerekir ki 1961 Anayasası’nın yapımı yine bir askeri darbenin ardından yürürlüğe giren 1982 Anayasası’nın yapım modelinden büyük ölçüde farklıdır. TM doğrudan atanan ve dolaylı seçimle gelen üyelerden oluşmaktadır. Üyelerin 51’i doğrudan MBK ve devlet başkanı tarafından atanırken diğer üyeler 27 Mayıs öncesinin muhalif partileri, İl Temsilcilikleri, meslek kuruluşları, yargı organları ve üniversitelerden gelmişti. Az sayıda sendikacının bulunduğu Kurucu Meclis’te topraksız ve yoksul köylülerin temsilcileri de yer almadığı için görüşmeler esnasında temel mücadele, reformcu aydınlar ile tarım kesiminin temsilcileri arasında şekillenmiştir.

1961 Anayasası, 1982 Anayasası’ndan farklı olarak askeri ve sivil kanadın iş birliğiyle oluşturulmuştur. Hatta halkoyuna sunulacak Anayasa taslağına son şeklini verme yetkisi TM’ye bırakılmıştır. 1982 Anayasası’nın yapım sürecinde, 11 Eylül 1980 tarihinde herhangi bir siyasi partiye üye olanların Danışma Meclisi’ne üye olmaları yasaklandığı gibi halk oyuna sunulacak metne son noktayı da Milli Güvenlik Konseyi (MGK) koymuştur. Yine 27 Mayıs 1961 tarihi itibarıyla MBK ve TM’nin görevinin sona ereceği çeşitli kanunlarda sıkça tekrarlanırken; 1982 Anayasası’nın kurucu kanatlarından biri olan MGK, yönetimi sivil güçlere devretmek konusunda oldukça ihtiyatlı davranmış ve uzun bir geçiş sürecini öngörmüştür. 1982 Anayasası için yapılan halkoylaması öncesinde karşı propagandanın yasaklanması ve Cumhurbaşkanının bu halkoylamasıyla belirlenmesiyle tipik bir plebisiter kuruculuk gerçekleştirilmiştir.

1961 ANAYASASI’NIN GETİRDİKLERİ

1961 Anayasası’nın yaratmış olduğu dönüşümün en önemli sacayağı egemenlik yetkisinin kullanımına ilişkindir. Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı yöneten birinci TBMM döneminde ilan edilen 1921 Anayasası ve ikinci TBMM tarafından oluşturulan 1924 Anayasası, egemenliğin kullanımını tek bir organa (yasama organına) bırakmıştı. 1924 Anayasası’nın 4. maddesine göre “Türkiye Büyük Millet Meclisi milletin yegâne ve hakikî mümessili olup Millet namına hakkı hâkimiyeti istimal eder.” Buna karşılık 1961 Anayasası’nın 4. maddesinde “Millet, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organlar eliyle kullanır.” denmiştir. Böylelikle 1961 Anayasası ile egemenliğin kullanımında sadece yasama organı yetkili gören anlayıştan kopulmuştur. Buna ek olarak devlet örgütlenmesinde tek merkezcilik, iktidar temerküzü, kuvvetler birliği ve mutlak egemenlik gibi ilkelerden uzaklaşılarak, kuvvetlerin birbirlerini denetlemesi anlayışına geçilmiştir. Aşağıda değinileceği üzere bir anayasa yargısının oluşturulması da bu anlayışın bir sonucudur. Kurucu iktidarı bu yönde bir tercihe yönelten etken, yasamada üstünlüğü ele geçiren DP yönetiminin yarattığı acı sonuçlar olsa gerek.

1961 Anayasası’nda yasama ve yürütme erklerinin yapısı bakımından da 1924 Anayasası’ndan farklı bir tercihe yönelinmiştir. Yasama organında çift meclisli bir yapı öngörülmüştür. Genel oyla seçilen 450 milletvekilinden oluşan Millet Meclisi’nin yanı sıra bir de Cumhuriyet Senatosu kurulmuştur. Cumhuriyet Senatosu, genel oyla seçilen yüz elli üye ile Cumhurbaşkanınca seçilen on beş üyeden ve “tabii üyeler”den oluşmaktadır. Tabii üyeler MGK başkanı ve üyeleri ile eski Cumhurbaşkanlarıdır. Senato üyesi olabilmek için 40 yaşını doldurmuş ve yüksek öğrenim yapmış bulunmak şartının aranması üye kompozisyonu açısından daha seçkinci bir anlayışla hareket edildiğini göstermektedir.

1961 Anayasası ile 1909 Kanunu Esasi değişiklikleriyle ilk kez uygulanan ve meclisi kollayan klasik parlamenter rejime geri dönülmüştür. Fakat yürütme organı, soydan gelen bir devlet başkanı yerine yasama organı tarafından nitelikli çoğunlukla seçilen bir Cumhurbaşkanı ve yine siyasi sorumluluğa haiz bir bakanlar kurulundan oluşmaktadır. Cumhurbaşkanının sembolik ve partiler üstü tarafsız statüsü açısından 1961 Anayasası, 1924 ve 1982 Anayasalarından farklı bir tercihte bulunmuştur. Meclis hükümeti sisteminin bir kalıntısı olarak 1924 Anayasası, yasama organı ve Cumhurbaşkanını çok fazla birbirine bağlamış ve Cumhurbaşkanı ile TBMM’nin görev süresini örtüştürmüşken, 1982 Anayasası’nda Cumhurbaşkanı’nın yetkileri ve etkinlik alanı hayli genişletilmiştir.

1961 Anayasası ile getirilen en önemli yeniliklerden biri de anayasanın üstünlüğü ilkesinin güvencesi olarak kurulan Anayasa Mahkemesi’dir. Osmanlı-Türk Anayasal gelişmeleri açısından ilk defa bir Anayasa’da, kanunların anayasaya uygunluğunu denetleyecek bir organ öngörülmüştür. Bu yeni kurum aslında yargıya ilişkin daha bütünlüklü bir yaklaşımın çıktılarından birisidir. Bu yaklaşımı somutlaştıran Anayasa’da yargı bağımsızlığı konusundaki izlenen kararlı tutumdur. AYM’nin üye seçimi açısından 1961 Anayasası, yargı bağımsızlığına uygun bir düzenleme getirmiştir. 15 üyeden oluşan AYM’ye Millet Meclisi’nce üç, Cumhuriyet Senatosu’nca iki ve Cumhurbaşkanınca da iki üye seçilirken geriye kalan sekiz üye yargı organları tarafından bizzat seçilmektedir. 1982 Anayasası’nın ilk halinde ve geçirmiş olduğu onca değişime rağmen halen bu yetki, büyük oranda Cumhurbaşkanına bırakılmıştır. Yine 1961 Anayasası ile kurulan Yüksek Hakimler Kurulu ve Yüksek Savcılar Kurulu da yargıç bağımsızlığı açısından önem arz etmektedir. Tanör’ün deyimiyle 1961 Anayasası’ndan devletin siyasal karar organları kayıplı, anayasanın gözde organı olan yargı organı ise kazançlı çıkmıştır.

Anayasa’nın en önemli özelliklerinden bir tanesi de temel hak ve özgürlüklere olan yaklaşımı ve geniş bir temel hak kataloğuna sahip olmasıdır. Özgürlüğün esas sınırlamanın istisna olduğunu anlayışıyla düzenlenen 1961 Anayasası, bunun yanı sıra devlete temel hak ve hürriyetleri sınırlayan siyasi, iktisadi ve sosyal bütün engelleri kaldırma ve insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlama görevini yüklemiştir (md. 10). Anayasa, kişi hakları ve siyasi hakların yanı sıra ilk defa sosyal haklara da yer vermiştir. Bunun sonucunda Anayasa, ailenin korunması, çalışma ve sözleşme hürriyeti, dinlenme ve ücretli izin hakkı, sağlık hakkı, konut hakkı ve grev hakkı gibi hakları da içeriyordu. Aynı zamanda 1961 Anayasası, “sosyal devlet” ilkesinin yer aldığı ilk Anayasa’dır. Sosyal haklar ve sosyal devlet ilkesi, 1961 Anayasası’nın temel yaklaşımını anlamak açısından belirleyicidir. Nitekim 1961 Anayasası, devleti sadece hürriyetlerin bekçisi konumuna indirgeyen klasik liberal bakış açısından farklı bir anlayışla oluşturulmuştur. Devlet artık iktisadi ve sosyal hayata müdahale göreviyle de yükümlüdür. İktisadî, sosyal ve kültürel kalkınma amacıyla Anayasa’da Devlet Planlama Teşkilatı’nın kurulması öngörülmüştür (md. 41 ve 129).

1961 Anayasası, temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması açısından da özgürlükçü bir tutum sergilemiştir. Öncelikle Anayasa, özgürlüklerin özüne dokunma yasağını getirmiştir: “Kanun, kamu yararı, genel ahlâk, kamu düzeni, sosyal adâlet ve millî güvenlik gibi sebeplerle de olsa bir hakkın ve hürriyetin özüne dokunamaz.” Anayasa, temel hakların sınırlandırılması açısından kademeli bir rejim öngörmüştür. Öyle ki temel haklar yalnızca Anayasa’da gösterilen sınırlandırma nedenlerinden biriyle sınırlanabilir. Ayrıca sınırlama, Anayasa’nın sözüne ve ruhuna uygun olarak ancak kanunla gerçekleştirilebilecektir. Üstelik 1961 Anayasası’nın ilk halinin genel sınırlandırma nedenlerini içermemesi de Anayasa’nın özgürlük yanlısı olduğunu göstermektedir.

Anayasa’nın kazanımlarından bir diğeri özerk kuruluşlardır. 1961 Anayasası, üniversiteler ve TRT’yi özerk bir statüde düzenlemiştir. Anayasa’ya göre üniversiteler, bilimsel ve idarî özerkliğe sahip kamu tüzel kişileridir ve kendileri tarafından seçilen yetkili öğretim üyelerinden kurulu organları eliyle yönetilir. Üstelik üniversite organları ve öğretim üyeleri üniversite dışındaki makamlarca, her ne suretle olursa olsun, görevlerinden uzaklaştırılamazlar. Benzer şekilde radyo ve televizyon istasyonlarının idaresinin, özerk kamu tüzel kişiliği halinde kanunla düzenleneceği öngörülmüştür.

SONUÇ YERİNE: 1961 ANAYASASI’NIN SERÜVENİ VE TÜRKİYE’NİN ANAYASAL GELECEĞİ

1961 Anayasası’nın yapımına belirli kesimlerin dahil edilmemesi ve yürürlüğe girmesinin ardından yaşanan sosyal çalkantılar, faturanın bu Anayasa’ya kesilmesine yol açmıştır. Özellikle muhafazakâr gelenekten gelen siyasi partilerin önemli bir bölümünde Anayasa’ya karşı bir tepki oluşmuş ve bu Anayasa’nın Türkiye’ye bol veya lüks geldiği sıklıkla söylenegelmiştir. Bu tepki, 12 Mart 1971 tarihli askeri muhtıranın ardından gerçekleştirilen anayasa değişikliğine yol açmıştır. Yasama organının yürütme organını sıkıca denetlemesi anlayışından uzaklaşılarak yürütmeye kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi tanınmıştır. Temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılma nedenleri arasına “devletin ülkesi ve milletiyle bütünlüğü” şeklinde ifade edilen esnek bir amaç daha eklenmiştir. Ayrıca yine 1971 yılında gerçekleştirilen Anayasa değişiklikleri ile özerk kuruluşların statüsüne aykırılık teşkil edecek hükümler getirilmiştir. Üniversitelerin kendileri tarafından seçilen organların eliyle yönetilmelerine “devletin gözetimi ve denetimi altında” kaydı düşülmüştür. Anayasa’ya yönelik tepkiler 1971 değişiklikleri sonrasında da devam etmiş ve nihayetinde 1961 Anayasası, Türkiye sağının ve sermaye sahiplerinin yoğun eleştirilerine karşı direnemeyerek 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle birlikte tarihe karışmıştır.

1982 Anayasası büyük ölçüde 1961 Anayasası’ndan bir geriye dönüştür. 1982 Anayasası ile yürütme yasama karşısında güçlendirilip, temel hak ve özgürlükler için katmerli bir sınırlama rejimi getirilmiş ve yargı bağımsızlığına büyük darbeler vurulmuştur. Anayasa’daki bu olumsuzluklar zaman içerisinde giderilmeye çalışıldıysa da (1995 ve 2001 Anayasa değişiklikleri), bu onarım 2007 Anayasa değişikliği ile sekteye uğradı. 2010 Anayasa referandumuyla birlikte tekrar bir geriye dönüş süreci başlamış oldu. “Türk tipi başkanlık” rejimini getiren 2017 Anayasa değişikliği ise bu geriye dönüşün dip noktasını oluşturdu. 2017 sonrası yaşanmaya başlayan süreç ise bir anayasasızlaştırma sürecidir. Can Atalay vakası da göz önünde bulundurulursa, bu sürecin tamamlandığı ve Türkiye’nin artık formel olarak anayasaya sahip görünse de gerçekte “hukuksuz” bir rejime dayandığı ileri sürülebilir.

1982 Anayasası’nın yaşadığı bu 40 yıllık gelgitli serencam düşünüldüğünde 1961 Anayasası’nın önemi bir kez daha ortaya çıkmaktadır. Türkiye’nin gerçekten bir anayasal devlet biçimine bürünmesi ve kendi anayasal geleneğinin kodlarına uygun bir yasama denetimine sahip olabilmesi için 1961 Anayasası bir model olmaya devam etmektedir. Yoğun sosyal haklarla birlikte sosyal anayasacılığı da getiren 1961 Anayasası, 1980 sonrasının neo-liberal ekonomik modelinin ve bunun getirmiş olduğu ekonomik ve sosyal sorunların aşılması adına da yeni bir başlangıç noktası teşkil edebilir. Sonuç olarak, Türkiye’nin anayasal geleceğini demokratik bir biçimde kurgulamak isteyenler için 1961 Anayasası değerli bir referans noktası olmaya devam etmektedir.

Related Posts