Behiç Oktay
Yoksulluk, sınıflı bir toplumda yaşamanın en yıkıcı sonuçlarından biridir. Yalnızca kapitalizm çağında değil, tarihteki tüm sınıflı toplumlarda toplumun küçük bir kısmının zenginliğin büyük kısmına el koyması, toplumların önemli bir bölümünün yoksulluk içinde yaşamasına neden olmuştur.
Bu bakımdan her ne kadar yoksulluğun kapsamı göreceli olsa da bugün yoksulluğun özü itibariyle bir işçi sınıfı sorunu olduğunu söylemek mümkündür. Bununla beraber yoksul olup olmama, yoksulluğun dereceleri ve bunlara bağlı olarak günümüzde yoksulluktan kurtulma yöntemleri de çeşitlilik göstermektedir.
Bunun yanında yoksulluğu incelerken mümkün olduğunca bütünlükçü, daha doğru ifadeyle tüm dünyayı bir bütün olarak bakacağımız bir biçimde ele almak gerekiyor. Bunun nedeni, dünyadaki ülkeler arasında da yoğun bir eşitsizlik olması ve yoksulluğun ülke çapında hissedildiği veya hissedilmediği bölgeleri, ülkeleri ayırt ederek dünyadaki yoksulluğun ve zenginliğin nerelerde yoğunlaştığını görebilmektir.
Yazının başında altını çizmek istediğim noktalardan birisi de zenginliğin kötü algılanmaması gereken bir şey olduğudur. Kötü olan şey zenginlik değil, yoksulluktur. Ancak günümüzde zenginlik, zenginliğin kapitalist düzende bir avuç patronun elinde toplanması nedeniyle önemli bir sorundur. Ancak diğer yandan toplumun bütününe yayılacak bir zenginlik, işçi sınıfının çıkarınadır.
Bu durumda yoksulluğun en önemli sebeplerinden birinin sınıflı toplumlar olduğunu söyleyebiliyorsak, yoksullukla mücadele meselesi, sınıfsız bir topluma ulaşma mücadelesinden ayrı görülebilir mi? Başka bir şekilde sormak gerekirse, kapitalizm içerisinde yoksulluğa çözüm mümkün müdür?
Zenginler ve yoksullar arasındaki uçurumun kapanması, bir avuç patronun elindeki servetin toplumun bütününün eline geçmesiyle mümkün olabilecektir. Bu da yalnızca kapitalist düzenin yıkılması ve sosyalizm aracılığı ile sınıfsız topluma doğru ilerleyerek yapılabilir.
KAPİTALİZMİN SÖZDE ÇÖZÜMLERİ
ABD, özellikle 2. Dünya Savaşı sonrası Sovyetler Birliği’ne ve genel olarak komünizme dönük sempatinin önüne geçebilmek ve kapitalist ülkeler adına başarılı bir kalkınma hikayesi yazabilmek adına, başta Avrupa’daki kapitalist ülkeler olmak üzere dünyanın pek çok bölgesine Marshall Planı kapsamında çeşitli yardım paketleri sunmaya başlamıştır. Bu yardım paketlerinin ülkemizden de aşina olduğumuz üzere görüntüde bir yardım amacı olsa da asıl amacı bu ülkeleri ABD’ye ekonomik, siyasi ve askeri bakımdan bağımlı hale getirmek ve bu ülkelerin kapitalizm veya ABD karşıtı bir pozisyona evrilmemesini garanti altına almaktı. Üstelik bu yardım görüntüsü yoksulluğun önüne geçmekten çok, uzun vadede yoksulluğu artırıcı temel unsur olmuştu.
1970’li yılların sonlarına doğru ise neoliberalizmin ayak sesleri duyulmaya başlamıştı. Krizden krize savrulan kapitalizm, çareyi kamunun elindeki her şeyi özelleştirmekte, serbest piyasacılıkta ve serbest ticarette bulmuştur. 1990’lı yıllara gelindiğinde neoliberalizmin koçbaşları IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü, başta eski sosyalist ülkelerde olmak üzere kamu mallarının ve pazarların yok pahasına emperyalist tekellere devredilmesinin aracılığını yapmışlardır. Bu dönemde özellikle neoliberalizm ile paralel ilerleyen küreselleşme süreci de dünyanın her köşesinin emperyalist tekellere açılmasını sağlamış, gerek üretim gerek tüketim anlamında kapitalizme can damarı olmuştur.
Bu süreç elbette yalnızca IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü gibi kurumlar ve onların iplerini elinde tutan emperyalist tekeller aracılığı ile ilerlememiş, kapitalist ülkelerin işbirlikçi burjuva sınıfı ve onun iktidarları tarafından da kapılar sonuna kadar açılarak kapitalizmin her noktaya nüfuz etmesini sağlamıştır.
Bu dönemde, dünyada kapitalizm nedeniyle artan yoksulluk, yine kapitalizmin başka ülkelere müdahale araçlarından biri haline gelmiştir. Yoksullukla mücadele adı altında vicdan pazarlayan IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası sermaye örgütleri aracılığı ile emperyalizmin ekonomik ve siyasi hakimiyet planları yoksul ülkeler üzerinde hâkim olmuş, bu ülkelerdeki sermaye sınıflarını görece palazlandırırken ülke halkı ise yoksullukla mücadelesine devam etmek durumunda kalmıştır. Ülkeleri devasa bir borç tuzağına çeken uluslararası sermayenin örgütleri, bu borç yükü ile dünyanın en yoksul ülkelerini, ulusal gelirlerinin çok önemli bir kısmını faiz ödemeye ayırmak zorunda bırakmıştır. Bununla beraber borçlanmanın getirdiği geçici zenginlik hissi de fazla kalıcı olamamıştır.
Tüm bu süreçte en önemli etken ise Sovyetler Birliği’nin ve Doğu Avrupa’daki diğer sosyalist devletlerin dünya sahnesinden çekilmesi olmuştur. Özellikle Sovyetler Birliği’nin yıkılması, yalnızca Sovyet cumhuriyetlerini etkilemekle kalmamış, dünya genelinde kapitalizme, emperyalizme ve faşizme karşı direncin de kırılmasına neden olmuştur. Bu da 1990’dan günümüze kadarki süreçte yoksulluğun dünya genelinde çözülemeyen bir sorun olarak gündemde kalmasına ve sosyalizmin aksine gücün ve zenginliğin bir avuç patronun, oligarkın veya devlet adamının elinde toplanmasına neden olmuştur.
SOSYALİZMİN GERÇEKLERİ
Ancak tarih her zaman bu şekilde değildi. Yoksulluğun ortadan kaldırılmasının ilk şartı olan sınıfsız toplum için mücadele edenler, dünyanın çeşitli bölgelerinde ve çeşitli dönemlerde sosyalizm aşamasına ulaşabilmiş ya da sosyalizm aşamasına ulaşabilmenin ilk adımı olan devrimlerini kendi ülkelerinde gerçekleştirebilmişlerdir. Bu nedenle eğer kapitalizmin yoksulluğa çözüm üretemeyeceğini söylüyorsak, bunun nasıl olabileceğine dair tarihteki ve günümüzdeki sosyalist deneyimleri incelememiz gerekir.
1917’de gerçekleşen Ekim Devrimi ile kurulan ve tarihin ilk sosyalist devleti olan Sovyetler Birliği, 19. ve 20. yüzyılda yoksulluğun en temel nedenleri arasında gösterilebilecek olan savaşlar, sanayileşememe veya yetersiz sanayileşme ve emperyalizm gibi sorunların karşısına dikilerek hem Rusya’da hem daha sonra Sovyetler Birliği’ne katılan ülkelerde hem de burada bahsedilen üç temel sorundan dolayı yoksullaşan ülkelere umut ışığı olmuştur.
1. Dünya Savaşı’ndan çekilmesi, planlı ekonomi ve sanayileşme hamlesi, sabit fiyat politikası, enflasyonun olmaması, herkesin çalışabileceği bir işinin olması vb. politikalar ve uygulamalar ile Sovyet halkı yoksullukla pençeleşmemiş, kapitalist ülkelerdekine benzer bir yoksulluk sorunu ile savaş ve yıkılma dönemleri dışında karşılaşmamıştır.
Kaynakların planlı ve eşit kullanımı ve dağıtımı sosyalizmin yoksullukla mücadelede başarısının en önemli etkenleridir. Ancak bunun için öncelikle elde kullanılabilecek yeterli kaynağın olması gerekir. Eğer ortada topluma planlı ve eşit dağıtılacak bir kaynak yoksa, kaynağın topluma nasıl pay edildiğinin pek bir önemi kalmaz. Başka bir biçimde ifade etmek gerekirse, elinizde hammaddenizi işleyecek tesisleriniz yoksa üretim yapamazsınız.
Dolayısıyla yoksulluktan çıkışın bir diğer önemli faktörü de bolluk ve zenginliktir. Ancak bolluk ve zenginlik tek başına yetmez, bunların tüm topluma dengeli bir biçimde dağılması gereklidir. Yine aynı şekilde, kaynakların dengeli bir biçimde dağılması yetmez, öncelikle ortada yeterli ve zengin kaynaklar olması gerekir.
Bu doğrultuda Çin Halk Cumhuriyeti’nin 1978 yılında başlatmış olduğu reform ve dışa açılma politikaları, benzer politikaları uygulayan başta Sovyetler Birliği olmak üzere diğer sosyalist ülkelerde olduğu gibi komünist partinin iktidardan inmesi ile sonuçlanmamış, aksine içinde bulunduğumuz 2020’li yıllarda önüne -her ne kadar tartışmalı da olsa- sosyalist modernizasyonu tamamlama hedefini koyan bir ülke olarak varlığını sürdürmesini sağlamıştır.
Çin’de yoksullukla mücadele 2013 yılında Xi Jinping tarafından ilan edilmiş, 2016 yılında açıklanan 13. beş yıllık planda ise 2020 yılında Çin’de aşırı yoksulluğun bitirilmesi karar altına alınmıştır.
Bu karar doğrultusunda Çin Komünist Partisi’nin yoksullukla mücadelesi son derece planlı ve örgütlü bir biçimde ilerlemeye başlamıştır. Yerelden merkeze doğru 5 kademeli bir veri ağı kurulmuş, Çin köylerinde yaşayan her bir yurttaşın gelir kaynakları, giderleri, yaşam koşulları vb. unsurlar göz önüne alınarak yoksulluk durumları yerelden merkeze iletilerek buralarda alınması gereken aksiyonlar kararlaştırılmıştır.
2013’ten bu yana devam eden yoksullukla mücadele süreci boyunca yoksulluğa düşen ve yoksulluktan çıkan yurttaşlar devamlı bir biçimde değerlendirilmiştir. Köylerde kimin yoksul kimin yoksul olmadığının nihai kararı, köyden sorumlu parti sekreterinin yönettiği köy toplantılarında kararlaştırılmıştır.
Ulaşım imkanlarının zor olduğu dağlık bölgelerdeki köyler ise boşaltılarak buradaki yurttaşlar kasabalara yerleştirilmiş, burada köylülerin şehir hayatına alışabilmesi için adaptasyon programları uygulanmış ve yeni iş imkanları bulabilmeleri adına meslek kursları açılmıştır.
Köylerdeki yaşam standardının başarılı bir biçimde iyileştirmesi, özellikle yoksullukla mücadele kapsamına alınan halkın ÇKP’ye desteğinin yoğun bir biçimde artmasına neden olmuştur. Harvard Üniversitesi Ash Demokratik Yönetim ve İnovasyon Merkezi’nin yakın tarihli bir raporu, hükümet memnuniyetindeki en büyük artışın, yoksulluğu ortadan kaldırma kampanyasının aktif olduğu ülkenin iç bölgelerindeki düşük gelirli yerlerden geldiğini ortaya koymaktadır.[i]
Yine aynı rapordaki bilgiye göre, 2006 ile 2011 arasında Çin’in sağlık sigortası kapsamındaki nüfusunun yüzdesi iki katından fazla artarak %43’ten %95’e çıkmıştır. Ayrıca, 2011 yılına kadar, merkezi hükümetin kırsal ve tarımsal alanlardaki harcamaları, 2004’teki harcamanın on katına, yani yaklaşık üç trilyon yuana ulaşmıştır. Ayrıca, yine Xi Jinping döneminde, kent-kır ve kıyı-iç bölge eşitsizlikleri arasındaki farklılaşma küçülmeye başlamıştır.
Çin özeline bakacak olursak Deng Xiaoping, Çin özelliklerine sahip sosyalizmin temel değerini “ortak refahı elde etmek için üretkenlik gelişimi” olarak tanımlamıştır. Deng, 1982 yılında Kore İşçi Partisi Genel Sekreteri Kim İl-Sung ile yaptığı bir görüşmede şunları söylemiştir:
“Biz sosyalizmi, komünizmin ilk aşaması olarak ifade ediyoruz. Geri kalmış bir ülke sosyalizmi inşa ederken, uzun başlangıç sürecinde o ülkenin üretici güçlerinin gelişmiş ülkelerdeki üretici güçlere kıyasla aynı seviyeye ulaşamamaları ve yoksulluğun tümüyle ortadan kaldırılamaması son derece doğaldır. Bu nedenle, sosyalizmin inşası sürecinde üretici güçleri geliştirmek, yoksulluğu giderek ortadan kaldırmak ve aynı zamanda da halkın yaşam standartlarını sürekli yükseltmek için elimizden geleni yapmalıyız. Aksi halde nasıl olur da sosyalizm kapitalizme galip hale gelebilir? İkinci aşamada veya komünizmin ileri aşamasında, ekonomik gelişmişlik en yüksek seviyesinde ve maddi zenginlik olağanüstü boyutlara ulaştığında “herkesten yeteneği kadar, herkese ihtiyacı kadar” ilkesini gerçekleştirebileceğiz. Eğer üretimi artırmak için elimizden geleni yapmazsak, nasıl olur da ekonomiyi büyütebiliriz? Nasıl olur da sosyalizmin ve komünizmin üstünlüğünü gözler önüne serebiliriz?” [2]
Çin’in bugün izlediği yoksulluğun ortadan kaldırılması kampanyası, burada bahsedilen “ortak refah” idealine doğru atılan bir adımın en önemli parçalarından biridir. Yoksulluğun ortadan kaldırılması, ÇKP’nin 100. yaşında önemli hedeflerinden biri olan orta derecede müreffeh bir toplum yaratılmasını sembolize ediyor. Peki, bu durum ne kadar sürdürülebilir?
Kırsal insan kaynağının geliştirilmesinde gerçek kazanımlar olmadan, yoksulluğun ortadan kaldırılması yalnızca geçici bir iyileşme olabilir. Gelişen teknolojilere ayak uydurma hatta neredeyse ona yön verme konumuna gelen Çin, yoksulluktan kurtardığı halka gerekli beceri setlerini öğrenme ve geliştirme imkânı sağlamazsa, kasabalara ve şehirlere yerleştirilen köylü nüfusu yine toplumun en altında tutmaya devam edecek. En kötü senaryoda, kampanya sona erdiğinde köylüler kendilerini yeniden yoksulluğun pençesinde bulacak.
Kırsal bölgelerin canlandırılması, Çin hükümetinin 2020-2025 yılları arasında uygulanmakta olan 14. beş yıllık planının kritik bir hedefidir. Kırsal alanda yeniden canlandırmanın kapsayıcı amacı, hala büyük ölçüde geleneksel bir tarım ülkesi olan Çin’i 2049 yılına kadar “müreffeh, güçlü, demokratik, kültürel olarak gelişmiş ve uyumlu modern, sosyalist bir ülke” haline getirmektir.
Sosyalist ülkelerde büyümeyi sağlamak amacıyla, zaman zaman kontrollü piyasa uygulamalarına geçilmiştir. Ancak piyasalaşma hiçbir zaman merkezi planlamanın yerini alacak bir biçimde konumlanmamıştır. Piyasanın bir avuç kapitalistin eline serbest bırakılmamış olması sayesinde devlet aygıtı piyasaya yön tayin edebilecek gücü her zaman elinde bulundurabilmiştir.
En nihayetinde Çin açısından yoksullukla mücadelede kalıcı başarı sağlamanın yolu, Çin’in tam anlamıyla sosyalist bir ülkeye dönüşebilmesinden geçiyor. Bugün üretici güçleri bakımından pek çok sektörde gelişmiş kapitalist ülkelerin seviyesine ulaşan Çin, bir yandan ülkede 40 yıldır devam eden piyasalaşma nedeniyle ortaya çıkan yozlaşma ve yolsuzluklarla mücadelede adımlarını atmayı sürdürürken diğer yandan ülkedeki özel sektörün tekelleşmesinin ve halkın iyileşen refahının geriye düşmesine neden olacak durumların ortaya çıkmasını engelleyen hamleler yapmaktadır. Tüm bunların Çin’de sosyalizmin pek de alışık olmadığımız bir biçimde gelişimine ne derece katkı sağladığını zaman gösterecek.
Son olarak Küba’dan da güncel bir konuda örnek vermek istiyorum. Covid-19 pandemisinin en kritik dönemlerinde Çin, Vietnam ve Küba, dünyayı saran pandemi sürecinin deyim yerindeyse kahramanları olmuşlardır. Ancak Küba’ya ayrı bir parantez açmamız gerekiyor.
Karayipler’de pek çoklarınca yoksul bir ada ülkesi olarak gösterilen Küba, medeniyetin beşiği, refahın merkezi denilen Avrupa’ya sağlık desteği yollamıştır. “Yoksul” Küba’nın Avrupa ülkelerine ama özellikle de G7 üyesi İtalya’ya yardımları sanıyorum ki herkesin hafızasındadır. Genellikle Küba’yı orantısız bir biçimde ABD ile karşılaştırma hatasına düşülür. Ancak daha orantılı bir değerlendirme yapacak olursak, hangi Orta Amerika ülkesi Avrupa’ya destek gönderebilecek kadar gelişmiştir? Hiçbiri. Peki Küba’nın bu ülkelerden ne farkı var? Tek fark sosyalizmdir.
Geçmişte kısa bir süre Sovyetler Birliği’nde, bugün ise Çin, Vietnam, Küba gibi ülkelerde uygulanan çeşitli yöntemler, şimdiye kadar başarılı bir şekilde uygulanabilmiştir. Bu ülkelerin başarıları sosyalizmin hanesine yazılmıştır. Aksini iddia etmek, yoksullukla mücadelede hala kapitalizmin umut vadettiği anlamına gelir ki bu mümkün değildir. Bu ülkelerin yoksullukla mücadeledeki farklı deneyimlerinin bize gösterdiği şey, yoksullukla mücadele için atılması gereken en önemli adımın sosyalizm olduğunu göstermektedir. Tarih bize yoksulluğun kader olmadığını bu örneklerle göstermiştir.
NOTLAR
[1] Cunningham, Edward, Tony Saich, and Jessie Turiel. 2020. Understanding CCP Resilience: Surveying Chinese Public Opinion Through Time. Ash Center for Democratic Governance and Innovation.
https://ash.harvard.edu/publications/understanding-ccp-resilience-surveying-chinese-public-opinion-through-time
[2] Pu Guoliang, Deng Xiaoping Çağdaş Çin’in Mimarı, Canut Yayınları, 2015, s. 125.

