Küresel iklim değişikliği ve kapitalizm

Dergi Dosya Sayı 9 (Kasım 2021)

Prof. Dr. Hayri Kozanoğlu

İnsanlık tarihinin belki de en büyük tehdidi ile karşı karşıyayız. Küresel iklim değişikliği veya diğer bir ifadeyle ekolojik krizi artık tüm olumsuz sonuçlarıyla hissediyoruz. Hatırlayalım, 2020’de Covid-19 pandemisinin yaşamı teslim almasıyla birlikte bir sürede olsa uçaklar uçmayınca, arabalar garajdan çıkmayınca, çoğu fabrika şalter indirince doğa canlanmış, kuş cıvıltıları artmıştı. Hatta İstanbul Boğazında uzun bir aradan sonra yunuslar görülmeye başlamıştı. Çünkü hiçbir ekonomik krizde doğaya karbon salınımı bu denli azalmamıştı. Covid-19 salgının bir an insanlığın kaderinin ortak olduğunu hatırlatmasıyla uyanan bilincin, küresel iklim değişikliğine karşı kolektif iradeyi seferber etmesiyle umutlandık.

Ancak yaşamın normale dönmeye yüz tutmasıyla küresel iklim değişikliği tehlikesi tekrar kapımızı çaldı. 2021 yılında kuraklıkların yaygınlaştığını, orman yangınlarının Türkiye dâhil birçok ülkeyi teslim aldığını, Almanya ve Çin başta gelmek üzere çeşitli ülkelerde görülmemiş su baskınları ile yüz yüze kalındığını deneyimledik.

Yapılan bilimsel araştırmalar küresel ısınmanın, biyoçeşitliliğin yok olmasının, denizlerin yükselmesinin, okyanuslardaki asit oranlarının artmasının, buzulların erimesinin, sellerin, kuraklığın, çölleşmenin, kasırgaların giderek daha sık yaşanmasının bizler için ne tür riskleri tetiklediğini ortaya koyuyor. Ancak artık, tek tek mücadele etmenin ötesine geçip, tüm insanlık âlemini tavır almaya davet eden bütünlüklü ve sistemli bir açılım gerekiyor. Bu da ancak sorunun adını koymakla, yaklaşan felaketin kapitalizmin sermaye birikimini hızlandırmaya, kârları maksimize etmeye dayanan doğasından kaynaklandığını anlamakla mümkün.

GÜNÜMÜZÜN TRENDLERİ

Aslında bizleri bekleyen tek tehlike küresel iklim değişikliği değil. BM’nin kuruluşunun 75. yılı dolayımıyla Ekonomistler Ağının Günümüzün Trendleri Raporu’nda, geleceğimize yön verecek beş ana eğilim saptanıyor; küresel iklim değişikliği, özellikle insan yaşamının uzamasıyla kendini gösteren demografik trendler, kentleşme, teknolojik dönüşüm ve derinleşen eşitsizlikler.

Rapor şöyle bir gruplama yapıyor: Demografik eğilimler, kentleşme ve teknolojik yenilikleri “kaçınılmaz” görüyor. Çünkü insanlar ekonomik faaliyetleri sürdürdükçe, birbirleriyle etkileşimlerini artırdıkça bu eğilimler ortaya çıkıyor. Her birinin toplumlar ve ekonomiler için elle tutulur yararlar sağlayacağını vurguluyor. Öyleyse, olumlu etkilerini maksimuma çıkaracak, olumsuz sonuçlarını en aza indirecek şekilde yönetilmelerini öneriyor.

Geri kalan iki megatrendin ise tamamen olumsuz etkiler yarattığının altını çiziyor. İklim değişikliği ile çevresel yıkımın insanlık ve doğa için ne kadar tehlikeli olduğunun üzerinde duruyor. Aynı şekilde toplumsal açıdan bakıldığında eşitsizliklerin hiçbir olumlu tarafı bulunmuyor. Çünkü eşitsizlikler kaçınılmaz değildir. Öyleyse ilk üç eğilim yönetilirken, küresel iklim değişikliği ve gelir, servet ve fırsat eşitsizliklerine karşı topyekûn mücadele verilmelidir.

Ancak böyle kurumsal raporlarda sorunun ana kaynağının kapitalizm olduğu dile getirilmez. Hâlbuki insani hedeflerin yakalanması ancak ve ancak sınıflar mücadelesiyle, siyasi öznenin devreye girmesiyle, güç ve mülkiyet ilişkilerinin değişmesiyle, küresel kapitalizmi karşısına alan yine küresel ölçekte bir toplumsal adalet hareketinin yükselmesiyle mümkün olur.

HÜKÜMETLERARASI İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ RAPORU

Aynı yaklaşımımız Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) çalışmaları için de geçerlidir. Araştırmaları ve bulguları önemlidir. Ancak bu sonuçlardan bir toplumsal mücadele gündemi oluşturmak siyasi partilerin, ekolojik hareketin görevidir. IPCC Birleşmiş Milletler bünyesindeki iki uzman kuruluş, Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO) ve Birleşmiş Milletler Çevre Programı tarafından iklim değişikliği konusunda mevcut bilimsel, teknik ve sosyoekonomik bilgi ve çalışmaların değerlendirilmesi, bilimsel çıktılar çerçevesinde karar vericilere yol göstermek misyonuyla kuruldu. Her 5 ile 7 yılda bir, dünya iklim sisteminin durumuyla ilgili Değerlendirme Raporları yayımlıyor.

2021’deki IPCC’nin 6. Değerlendirme Raporu iklim değişikliğinin insan kaynaklı olduğunu ve daha önce görülmemiş bir düzeye ulaştığını ortaya koydu. BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, Raporun insanlık için “kırmızı alarmın” çaldığı anlamına geldiğini söyledi.

Ancak IPCC uzmanları iklim değişikliğini sınırlamak için hala bir şans bulunduğunu söylüyor. Karbondioksit (CO2) ve diğer sera etkisi yapan gazların salımlarında güçlü ve sürekli azalmanın, hava kalitesini hızla iyileştirebileceği ve 20 ila 30 yıl içerisinde küresel sıcaklıkların dengelenebileceği de ifade ediliyor.

6. Raporda, sanayi öncesi döneme göre küresel ısınma düzeyinin 1.5oC lik eşiği aşmasının “tehlikeli bir biçimde yakın olduğu” belirtiliyor. Bu eşiğin aşılmasını önlemenin tek yolu acilen çabalarımızı hızlandırmak ve iddialı yolu izlemektir deniliyor.

Yeni bir jeolojik döneme, Antroposen çağına girdiğimiz, yani gezegenimizde ortaya çıkan değişikliklerin insan eylemlerinden kaynaklandığı kabul ediliyor. Burada bir noktayı vurgulamak önem taşıyor. Tek tek insanların çevre ve ekoloji konularında duyarlılık göstermesi, örneğin yeniden dönüşüm kurallarını sıkı sıkıya uygulaması elbette yabana atılamaz. Ancak asıl neden büyük şirketlerin, başta fosil yakıtlar sektörü gelmek üzere doğayı harap etmeleridir. Kapitalizmin aşırı üretime dayanan, tüketimciliği körükleyen doğası aşılmadan bu soruna köklü bir çözüm getirilemez.

ACİL ÖNLEM DEKLARASYONU

Bu savı doğrulayan diğer bir çalışma, Kasım 2019’da açıklanan, Oregon State Üniversitesi’nden ve Tufts Üniversitesi’nden üç bilim insanının öncülük ettiği, dünyanın dört bir yanından 11 bini aşkın imzaya ulaşan “iklim değişikliğine karşı acil önlem” çağrısında bulunan metin. Sera gazı salımlarına neden olan insani faaliyetlerde radikal bir değişiklik gerçekleşmediği takdirde, büyük insani acılar yaşanacağına dikkat çekildi. Deklarasyon, 40 yılı aşan bir dönemi kapsayan verilerden yola çıkarak hazırlanan bilimsel bir analize dayanıyor.

Enerji, kısa ömürlü kirletici maddeler, doğa, gıda, ekonomi ve nüfus artışına ilişkin 6 kritik ve birbirine bağlı adım sıralanıyor. Fosil yakıtların yerini düşük karbonlu yenilenebilir enerjinin almasının yanında metan, is gibi kısa ömürlü maddelerin azaltılması gereğinin altı çiziliyor. Yeryüzünün ekosistemlerinin korunmasının ve eski haline döndürülmesinin önemi üzerinde duruluyor. Hayvani ürünlerin tüketiminin azaltılması, bitkisel ağırlıklı beslenmeye yönelinmesi salık veriliyor. Ekonomik büyüme eksenli bir refah arayışından, ekosistemlerin sürdürülebilirliği ve temel gereksinimlerin karşılanması ile eşitsizliklerin giderilmesi odaklı bir zihniyete geçilmesi gereği vurgulanıyor. Dünya nüfusunun aile planlaması çerçevesinde kademeli azaltılması, toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması ve eğitime erişimin yaygınlaştırılması öneriliyor.

GLASGOW İKLİM KONFERANSI

Tam bu satırlar kaleme alınırken COP 26, Glasgow İklim Konferansı toplanıyor. Bu toplantı Paris İklim Anlaşması’nın iklim değişikliğiyle mücadele için gereken adımların atılıp atılmadığını göstermek adına büyük önem taşıyor. Toplantıda ülkeler tarafından güncellenmiş ve daha büyük iddialar taşıyan Ulusal Katkı Beyanları (Nationally Determined Contributions – NDC) açıklaması bekleniyor. Ancak son toplantıdan bu yana geçen 6 yıllık sürede istenen ilerlemenin sağlanamadığı, bu tempoyla gidilirse küresel ısınmayı 1.5o altında tutma hedefinin uzağında kalınacağı, olsa olsa sıcaklık sınırlamasının 2.7o civarında gerçekleşeceği öngörülüyor.

Ölçümler küresel ısınmanın şimdiden 1.1o ila 1.3o arasında bir düzeyde ortaya çıktığına işaret ediyor. 1.5o hedefinin tutturulması şansının devamı %45’in altında seyretmesi, 2050’ye doğru sıfırlanmasıyla mümkün.

AB 2030’a kadar salımları 1990 düzeyinin, %55’in altına çekmeyi öngörüyor. ABD ise 2005 düzeyinden %50-52 aşağıda bir salım sözü veriyor. Bu iki taraf dünya CO2 salımlarının %23’ünden sorumlu. CO2 salımlarının %7’sinin gerçekleştiği Hindistan ve %28’inden sorumlu Çin henüz somut bir hedef açıklamamış durumdalar. Gelişmiş ülkeler arasında da Avustralya bir hedef açıklama konusunda en fazla yan çizen ülke olarak dikkat çekiyor.

Az gelişmiş ülkelere (AGÜ) zengin ülkelerin 2009 yılında iklim değişikliğiyle mücadele kapsamında vermeyi vaat ettikleri 100 milyar doların henüz 80 milyar dolarının ödendiği bildiriliyor. Uluslararası Enerji Ajansı’nın hesaplarına göre AGÜ’lerin küresel ısınmanın etkilerinin sınırlanması amacıyla üzerlerine düşeni yapabilmeleri için 2 trilyon dolarlık yatırıma gereksinim duyuyorlar.

YOK OLUŞ DEĞİL EKO SOSYALİZM

Glasgow COP 26 Konferansı başlarken ekososyalistler de gündeme ağırlıklarını koymak için harekete geçtiler bile. “Yok oluş değil, Ekososyalizm” başlıklı bildiride, “Ekososyalistler olarak, başka bir dünya mümkün ama yerküre üzerindeki emekçi halkların kitlesel biçimde seferber olmasıyla, devasa bir toplumsal ve politik dönüşüm gerekiyor. Sadece ve sadece kapitalizmin amansız kâr arayışı, sonsuz israf, ekonomik büyüme için açgözlülük dürtüsüne son verilmesiyle yalnız iklim değişikliğine, çevrenin tahribi ve kitlesel yok oluşa çözüm bulmakla kalınmaz, küresel yoksulluk, açlık ve aşırı sömürü de sona erer” deniyor.

Glaswgow’da 31 Ekim-12 Kasım arasında iklim değişikliğine ilişkin önemli konularda ne karar verilirse verilsin kapitalizm iklim değişikliğini ancak yumuşatabilir, durduramaz. Gerçek çözümler sorunu yaratan piyasacı sistemi içerisinde bulunamaz. Yalnızca örgütlü işçi sınıfı, kırsal kesimin ezilenleri, küresel güneyin yerli halklarının kadınlar ve erkekleri kapitalizmi sonlandıracak güce sahiptir. Çünkü tüm zenginlikleri yaratan onların emekleridir ve sistem değişirse kaybedecek büyük servetleri, eşitsizliklerin, sömürünün ve kâr sisteminin devamından çıkarları yoktur.

Bildiride altına benim de rahatlıkla imzamı atacağım şu talepler sıralanıyor:

  • Tüm fosil yakıtlar yerde kalmalıdır- doğal gaza, petrole ve kömüre hayır!
  • Ulaşımda, altyapıda, sanayide, tarımda ve evlerde bir an önce yenilenebilir enerjiye geçilmelidir.
  • Yeşil istihdam, devasa bir küresel kamu yatırımı programıyla sürdürülemez sanayilerdeki istihdamın yerine geçmelidir.
  • Küresel güneyin sürdürülebilir sanayilere ve altyapıya geçişi için küresel ölçekte finansman sağlanmalıdır.
  • 1990’ı temel almak üzere sera gazı salımlarında en az %70 kesinti yapılmalıdır. Bu tüm orduyu, havacılık sanayini ve gemicilik salımlarını içerecek şekilde geniş kapsamlı olmalı, şeffaf muhasebe, ölçüm ve halk gözetimi kuralları çerçevesinde yürütülmelidir.
  • Karbon ticareti programları sonlandırılmalıdır.
  • Madencilik, ormansızlaştırma, toprakların tarıma açılması gibi yollarla yerli halkların yaşam bölgelerinin tahribi ve yaşamlarına müdahaleye hemen son verilmelidir.

EKOSOSYALİST STRATEJİ

Özellikle yoksul ülkelerde insanların yaşam standartlarını yükseltmek hedefiyle, ekolojik dengeleri gözetme sorumluluğunu bağdaştıran bir hedefe odaklanmalıyız. Yenilenebilir enerjiye ağırlık verilirken, enerji tasarrufu önlemleri göz ardı edilmemeli, aşırı tüketimi, israfı, taşıt aracı sahipliğini kaçınılmaz gören zihniyetle de hesaplaşılmalıdır. Ekonomik büyümeyi mutlak amaç edinen, doğal limitleri dikkate almayan aşırı üretimci yaklaşımın bir çözüm olmadığı da bilinmelidir. İklim krizi karşısında sergilenecek özveride kuşaklar dengesinin gözetilmesi de önemsenmelidir. Karbon endüstrisinin tasfiyesi halinde zarar görecek kişilere ve yörelere geçiş sürecinde el uzatılmalıdır. Çözümler üretilirken gelişmiş ve az gelişmiş ülkeler arasında olduğu kadar, zengin-yoksul kesimler arasında da ciddi sorumluluk farkları bulunduğu gerçeği gözden uzak tutulmamalıdır.

Bitirirken; bu dünyadan başka gidecek yerimiz yok, sosyalizmden başka tutunacak dalımız yok!

Related Posts