Zafer Aksel Çekiç
Amerikan kolonilerinin, İngiliz İmparatorluğu’na karşı en çok “temsilsiz vergilendirmeye” karşı çıkışla kendisini ifade eden bağımsızlık mücadelelerinin mutlak zaferinin 250. yılı kutlanıyor. ABD’nin başında Donald Trump gibi bir figür olunca kadim imparatorlukların şaşasının peşinden koşan bir burjuva görgüsüzlüğü ile pırıltılı yapılan kutlamalar “Amerikan İmparatorluğu”nun 250 yıl önceki idealleri ile gelişimi arasındaki büyük ayrılığın
Fransız Devrimi ne kadar hayranlık uyandırıyorsa onun öncesinde gerçekleşen ve belki de onu hızlandıran Amerikan Bağımsızlık Savaşı ve Devrimi ise o kadar görmezden geliniyor. Oysa iktidarın kaynağını dünyaya getirmesiyle ikisi de sonraki yüzyılları belirleyen en önemli ileri çıkışlar sayılmaları gerekirken Amerikan Devrimi’nin yarım kalmışlığı onu Fransız Devrimi’nin gölgesinde bırakıyor.
Bunun en temel nedeninin Amerikan Devrimi’nin radikallikten kaçınması, bağımsızlığın sağlanmasıyla bir toplumsal devrime yönelmeyerek mevcut toplumsal yapının üzerine bir siyasi kurumsallaşma ile yola devam etmesi ve kolonizasyon döneminden itibaren egemen olan bireycilikte aranması gerekiyor.
Kurucu babaların tüm o belagatli sözlerinin arkasında, yaşam ve özgürlükten başlayarak hakların, mutluluk arayışının, tüm insanların eşit yaratıldığı fikrinin doğrudan ve sadece beyaz erkekler için geçerli olan bireysel haklar olarak görülmesi Amerikan Devrimi’nin sınırlarını gösteriyor. Daha sonra İç Savaş ile köleliğin kaldırılması ve Abraham Lincoln’ün sözleriyle “halkın, halk tarafından, halk için yönetimi” olarak tanımlanmak istense de ABD’nin özgün koşulları ve başlangıcındaki bu farklılık onu hiçbir zaman Fransız Devrimi’nin etkinliği ve tanınırlığına yaklaştırmadı.
“18. yüzyıl Avrupa devrimci dalgasının asıl tetikleyicisi”
Marx ve Engels de Amerikan Devrimi’ni Fransız Devrimi gibi tek başına inceleme konusu yapmayarak bir ayrım yapmıştı. Ama bir devrim olduğunu yok saymıyorlardı. Her ikisi de tereddütsüz birer burjuva devrimiydi. Hatta Marx, 1864’te İç Savaş üzerine ABD Başkanı Abraham Lincoln’e yazdığı mektupta Amerikan Devrimi’ni Fransız Devrimi’nin de içinde olduğu 18. yüzyıl Avrupa devrimci dalgasının asıl tetikleyicisi olarak anıyordu.
1776’nın bir katalizör olduğuna kuşku yok. Her büyük toplumsal hareketlilik, kalkışma, devrim, hele de başarıya ulaşıyorsa tüm dünyayı etkiliyor, sınırları aşıyor. 1917’nin de tüm dünyada benzer bir etkisi olmuştu. Tüm dünyada kimi birkaç gün kimi birkaç yıl yaşayan devrimler yaşanmış ancak sonuçta Büyük Ekim Devrimi’ni takip eden ilk dalgadan kalıcı bir devrim çıkmamıştı.
Amerikan Devrimi de hem düşünsel olarak hem de Fransa’nın kendisine verdiği mali ve askeri desteğin yarattığı faturayla Fransa’nın 1789’a varışını hızlandırmıştı elbette.
En temelde ortaklıkları Aydınlanma düşüncesinden beslenmeleriydi. En büyük siyasi başarıları da egemenliği dünyaya indirmeleri oluyordu. İmparatorlukların çok uluslu yapıları en temelde onların iktidarı tanrısal, uhrevi, kutsal bir kökene dayandırmayı sürdürmeleri sonucunu doğuruyordu. Din temel birleştirici oluyordu. 1776 Amerikan Devrimi de 1789 Fransız Devrimi de en başta ve en kalıcı olarak egemenlik kaynağını dünyevi kılmayı başardılar. Birisi iktidarı sınırlamayı önceleyerek diğeri ise kaynağını yayarak. Yurttaşlardan gelen, onlar için var olan, yurttaşlar tarafından kullanılan bir egemenlik insanlığın en ilerici adımlarından biri oldu.
Peki ama birisi monarşiye karşı bir sömürgenin bağımsızlık mücadelesi, öteki ise yerleşik bir monarşinin ve toplumsal düzeni yıkmayı hedefleyen bir kurtuluş mücadelesi olan bu iki devrim temelde haklar, özgürlükler ve eşitlik açısından pek çok ortaklık barındırırken bugün ABD’nin 250. yılı, her yıl tekrarlanan Fransız Devrimi’nin sıradan kutlamaları kadar bile ilgimize mazhar olamıyor.
İkisi de burjuva devrimi olan Amerikan Devrimi burjuvazinin siyasi iktidarı ele geçirmesiyle hızla mevcut iktisadi ihtiyaçlarının gerektirdiği siyasi şekillendirmeye yönelirken Fransız Devrimi içinde bulunduğu toplumu dönüştürmek için çıktığı yolda burjuvazinin önce radikalleşmesine ve sonra kendisine bu radikalliğine keskin bir sınır çizerek denge arayışlarına girişmişti. O radikallik Fransız Devrimi’ni Amerikan Devrimi’nden hem düşünsel olarak hem de bıraktıkları miras açısından birbirinden ayırıyor. Daha öz bir şekilde ifade edersek Fransızların Jakobenleri vardı ama Amerikalıların hiç olmadı.
Bu açıdan yapısal olarak kapitalizme uygun olmayan ama ABD’de onun esaslı bir parçası haline gelmiş köleliğin kaldırılması ancak bir yüzyıla yakın bir zaman geçtikten ve bir iç savaşla mümkün oluyordu. Marx, güneyli köle sahiplerinin isyanını, bir asır önce büyük bir demokratik cumhuriyet fikrinin ilk filizlendiği, ilk hak bildirgesinin ilan edildiği ve 18. yüzyıl Avrupa devrimine ilk itkinin verildiği topraklarda patlak veren bir karşı-devrim olarak değerlendirdi. Lincoln’ün önderliğindeki Amerikan burjuvazisinin ise bir ölçüde yarım kalmış bu devrimi tamamlayacağını düşünüyordu. Kapital’in 1867 önsözünde ise Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nın 18. yüzyılda Avrupa burjuvazisine olan etkisinin bir benzerinin 19. yüzyılda Amerikan İç Savaşı ile Avrupa işçi sınıfı üzerinde görüleceğini yazıyordu.

250 yıla doğru bakınca
Amerikan Devrimi’nin 1776’da da, 1865’te de, 250. yılında da insanlığa kalıcı bir umut olabildiğini söylemek kolay değil. Kendi özgünlükleriyle Avrupa’yı etkileyen bir devrimci çıkış olsa bile bu özgünlüklerin belirlediği çok dar sınırlara hızla gelen bir devrimden geriye fazla bir şey kaldığını söyleyemiyoruz.
Engels’in ifadesiyle söylersek, Amerikalılar, ülkeleri feodal bir geçmişten tamamen yoksun olduğu için kendi burjuva örgütlenmesiyle gurur duyan tümüyle burjuva bir toplum olduğu için doğuştan muhafazakârdır. Marx da benzer şekilde, Amerika’daki toprak bolluğunun işçi sınıfının oluşmasını geciktirdiğini değerlendirirken bugün Amerika’da ücretli işçi olan bir kişinin yarın kendi hesabına çalışan bağımsız bir çiftçi ya da zanaatkâr olabildiğini, yani emek piyasasından ayrılırken işsizler yığınına değil, mülk sahibi sınıflara katıldığını söyler.
Bu niteliklerin, burjuvazinin radikalleşmesini sağlayacak ve bunu gerektirecek bir işçi sınıfının yani mülksüzleştirilmiş bir sınıfın ne Amerikan Devrimi ne de Amerikan İç Savaşı sırasında ortaya çıkmamasının nedeni olduğunu görüyoruz. Böyle olunca benzer kaynaklardan beslenen bu devrimlerden birinin diğerine göre nasıl böyle öne çıktığını bize kolayca anlatıyor.
Yine kurumsal dinin mülk sahibi bir sınıf olarak kendisini ortaya koymadığı Amerika’da sekülerleşme denilerek dinin alanının sınırlanması bir din karşıtlığı yaratmadan yapılan bir düzenlenme anlamına gelirken Fransa’da laiklik ise aristokrasi ile birlikte eski ayrıcalıklı bir sınıf halini alan din kurumunun yıkılması ve radikal bir din karşıtlığı anlamına gelecekti.
En başından katıksız bir burjuva devleti olarak kurulan ABD’nin 250 yıllık macerasında kıtanın doğu kıyılarından batısına doğru yayılmasını bir tür ilahi hak olarak meşrulaştırması, Batı Yarımkürenin kendi etki alanı olarak ilan etmesi, Avrupalı güçlerin yerine Latin Amerika’yı kendi sömürü alanı olarak kabul etmesi gibi kilometre taşlarından geçmesi bu karakteri daha da perçinlediği gibi iki okyanus ile korunması sayesinde dünya savaşlarının yıkımını doğrudan yaşamamasıyla sağladığı avantajla emperyalist sistem içerisinde başat güç haline gelmesi de suyun yolunu bulması anlamına geldi diyebiliriz.
250. yılında 1776’yı Amerikan Devrimi olarak anabilmek hepimize uzak geliyor. Ama 1789’un katalizörü olarak dahi olsa tarihi doğru okumaktan da vazgeçmemeliyiz. Bir burjuva devrimi olarak Amerikan Devrimi tüm eksikleriyle bugünkü Amerikan imparatorluğunun kaynaklığını yapsa da gününde bir bağımsızlık mücadelesi, bir devrimdi.

