Ali İhsan
“Mavi Vatan” kavramına nasıl bakılmalı?
Türkiye, üç tarafı denizlerle çevrili bir ülke olmasına rağmen denizyollarında istediği etkinliğe sahip olamamıştır. Denizyollarındaki engellerin ve anakarasına sıkışmış hali tersine çevirmek için Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nden itibaren sürekli olarak bir mücadele halindedir. II. Dünya Savaşı’ndan sonra bu mücadelesinin önünde önemli engeller çıkmaya başlamıştır. Bunlardan ilki NATO üyeliği, diğeri de Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında bugüne kadar devam eden yalnızlığıdır.
Uzun uzun açıklamaya elbette ihtiyaç yok ancak Türkiye’nin Ege ve Akdeniz’de uluslararası siyasette dezavantajlı pozisyonunu sürekli olarak tersine çevirmeye çalıştığını görüyoruz. Fakat bir yandan Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (BMDHS) aracılığıyla ve uluslararası hukuk bahane edilerek diğer yandan da Kıbrıs adasında bitmeyen “işgalcilik” söylemi ile Türkiye’nin bölgede ciddi şekilde zora sokulduğuna tanıklık edilmektedir. Tüm bunların ötesinde Türkiye’nin Ege ve Akdeniz’de hareketsiz kalmasını ve anakarasına itilmesini meşrulaştırmak için Atina tarafından defaatle “Türkiye tehdidi” propagandası on yıllardır devam etmektedir. Türkiye’nin sürekli bir “saldırı” ve “yayılma” niyetinde olduğuna dair Batı merkezli dezenformasyon, AKP’nin neo-Osmanlıcı ve Orta Doğu’yu hedef alan hegemonyacı ideallerinden beslenerek benzer bir hamlenin Yunanistan’a da yapılacağına dair mesnetsiz bir propagandaya dönüşmüştür.
Uluslararası projeler bağlamında Doğu Akdeniz ve Türkiye’nin yalnızlaşması Doğu Akdeniz’i merkeze alan iki önemli proje bulunmaktadır. Bunların her ikisinde de Türkiye’nin baypas edildiği görülecektir. Bunlardan ilki Çin’in en popüler projesi olan “Kuşak ve Yol” projesidir. Bu projenin karayolu ayağı her ne kadar Türkiye’den geçiyor olsa da deyim yerindeyse pastadan esas payı alacak kısım Türkiye’nin dahil olmadığı denizyolu kısmıdır. Doğu Akdeniz, Çin’in küresel jeopolitik denklemde kritik bir yere sahiptir. Pekin’in bölgedeki varlığı, tek bir dev projeye dayanmak yerine, Çin’in Güney ve Orta Avrupa’ya yönelik başlıca deniz erişimini güvence altına almak üzere tasarlanmış, ticari deniz merkezleri, lojistik terminalleri ve dijital bağlantı hatlarından oluşan özenle örülmüş bir ağ ile şekillenmektedir.
Bu stratejinin merkezinde Yunanistan’daki Pire Limanı yer almaktadır. Devlete ait COSCO (China Ocean Shipping Company) şirketi tarafından satın alınarak genişletilen Pire, bölgesel bir limandan Akdeniz’in en yoğun konteyner terminallerinden birine dönüştürülmüştür. Liman, Süveyş Kanalı üzerinden gelen Çin ihracatının ana giriş noktası olarak işlev görmektedir. Limandan demiryolu ile ticaret Avrupa içlerine kadar devam etmektedir. Daha güneyde ise Mısır, bu deniz koridorunun coğrafi dayanağı olarak işlev görüyor. Süveyş Kanalı Ekonomik Bölgesi’ne ve Damietta ile İskenderiye’deki liman tesislerine yaptığı yatırımlar sayesinde Çin, üretim ve lojistik altyapısını dünyanın en hayati ticaret darboğazının hemen yanına yerleştirmiştir.
Çin’in bölgedeki etki alanını geliştirmesine karşılık ABD’nin bu projeye karşı alternatif olarak IMEC projesine destek verdiği görülecektir. Hindistan–Orta Doğu–Avrupa Ekonomik Koridoru (IMEC), Güney Asya, Arap Yarımadası ve Avrupa arasında doğrudan ve yüksek kapasiteli bir bağlantı kurarak küresel ticareti yeniden şekillendirmeyi amaçlayan bir projedir. Yeni Delhi’de düzenlenen G20 Zirvesi’nde Hindistan, ABD, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve önde gelen Avrupa ülkelerinden oluşan bir koalisyon tarafından duyurulan bu girişim, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi’ne karşı stratejik bir denge unsuru olarak tasarlanmış olup, Süveyş Kanalı üzerinden geçen geleneksel ticaret rotalarına daha çeşitlendirilmiş bir alternatif sunmaktadır.
IMEC, özünde deniz ve kara taşımacılığının kusursuz bir şekilde harmanlandığı, iki ana bölüme ayrılmış bir yapıya dayanmaktadır. Doğu Koridoru, Hindistan’ın batı kıyısındaki limanları BAE’deki başlıca deniz ulaşım merkezlerine bağlayan bir deniz rotası oluşturmaktadır. Buradan itibaren Kuzey Koridoru devreye girerek, BAE, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail’i kesen ve Hayfa gibi Akdeniz limanlarında son bulan entegre bir Trans-Arap demiryolu ağını kullanmaktadır. Mallar daha sonra Doğu Akdeniz üzerinden Pire, Trieste ve Marsilya gibi önemli Avrupa geçiş noktalarına sevk edilmektedir. Bu koridor, konteyner taşımacılığının ötesinde, yeşil hidrojen ve temiz elektrik için boru hatlarının yanı sıra yüksek kapasiteli deniz altı dijital kabloları da içeren modern bir altyapı ağı kurmayı hedeflemektedir.
Her iki projede de görüleceği üzere Türkiye, Mısır, İsrail ve Yunanistan limanlarını merkeze alan bu projelere dahil edilmemektedir. Dolayısıyla oldukça büyük iki küresel ticaret projesinden dışlanmaktadır. Türkiye yalnızca Kuşak ve Yol projesinin karayolu ayağı ile Irak Koridoru gibi daha sınırlı iki projenin güzergahı üzerindedir. Denizyollarından Türkiye’nin yalıtılması AKP ile başlayan bir sorun değil, Boğazlar meselesinden günümüze kadar ulaşan bir sürekliliğin sonucudur. Ege ve Akdeniz’e hâkim bir ülkenin jeostratejik pozisyonuna karşılık uzun yıllardır bu coğrafyada talep edilen şeyin yeniden bir “uluslararası komisyon” olduğunu da unutmamak gerekir.
Yunanistan-GKRY-İsrail ittifakı
Yunanistan-Kıbrıs-İsrail ittifakı — genellikle Doğu Akdeniz Üçlü Ekseni olarak anılırken, ABD’nin desteğiyle 3+1 çerçevesi olarak da adlandırılmaktadır — son yirmi yılda bölgedeki en önemli jeopolitik ittifaklardan birini temsil etmektedir. Bu ittifak 2010’ların başında açık denizde doğal gaz keşiflerine odaklanmış, sonrasında daha kapsamlı bir diplomatik, askeri ve ekonomik koalisyona dönüşmüştür. Atina, Lefkoşa ve Kudüs, deniz sınırlarını, savunma imkanlarını ve stratejik hedeflerini ortaklaştırarak Levant Havzası’ndaki güç dengesini yeni baştan inşa etmek istemektedir.
Bu üç ülkeyi bir araya getiren temel itici güç, Türkiye’nin deniz alanlarındaki proaktif yaklaşımına karşı bir ittifak oluşturma zorunluluğu hissetmeleridir. “Mavi Vatan” doktrini ve uluslararası hukuk temelinde deniz sınırları üzerindeki tartışmalar, Yunanistan ve GKRY’nin Münhasır Ekonomik Bölgeleri ile çakışmaktadır. Aynı zamanda, Ankara ile Kudüs arasında tekrarlanan siyasi gerginlikler, İsrail’i benzer görüşlere sahip bölgesel ortaklar aramak için batıya yöneltmiştir. Batı’nın güvenlik şemsiyesine yaslanarak Türkiye’nin bölgedeki varlığına karşı üç ülkenin bir araya geldiği görülmektedir.
Güvenlik konusunun ötesinde, enerji güvenliği meselesi de bu ittifakın kurulmasındaki en önemli ekonomik gerekçeyi oluşturmaktadır. Levant Havzası’nda, özellikle İsrail’in Leviathan sahası ve Kıbrıs’ın Afrodit sahasında keşfedilen devasa doğal gaz yatakları, Doğu Akdeniz’i Avrupa için hayati bir enerji merkezi haline getirmiştir. Devasa bir deniz altı doğal gaz boru hattına yönelik ilk planlar çevresel ve mali engellerle karşılaşırken, işbirliği hızla İsrail, Kıbrıs ve Avrupa anakarasının elektrik sistemlerini birbirine bağlamayı amaçlayan “Great Sea Interconnector” gibi sınır ötesi şebeke entegrasyonuna yönelmiştir. Kahire merkezli “Doğu Akdeniz Gaz Forumu” gibi mekanizmalar aracılığıyla, üçlü ittifak yapılandırılmış ve çok taraflı diplomasiyi açıkça destekleyen bölgesel ticaret için kurumsal bir mimari oluşturulmasına yardımcı olmuştur.
Sahada ise askeri ve istihbarat koordinasyonu, bu ilişkinin belkemiğini oluşturmaktadır. Üç ülke, “Noble Dina” gibi kapsamlı ortak deniz ve hava tatbikatlarını düzenli olarak gerçekleştirmektedir. Bu tatbikatlar, İsrail Hava Kuvvetleri’ne yabancı hava sahası ve çeşitli arazi koşullarında hayati önem taşıyan bir eğitim alanı sağlarken, Yunanistan ve GKRY’ye de gelişmiş operasyonel taktiklere erişim imkânı sunmaktadır. Bu operasyonel yakınlık, büyük çaplı savunma alımlarıyla da desteklenmektedir. Yunan ve GKRY kuvvetleri, en son teknolojiye sahip İsrail hava savunma sistemlerini, istihbarat teknolojisini ve deniz radarlarını bünyelerine katmaktadır.
Sonuç olarak, bu eksen Orta Doğu’yu Avrupa ve daha geniş kapsamlı transatlantik ittifakla birleştiren bir köprü işlevi görüyor. Washington tarafından Doğu Akdeniz Güvenlik ve Enerji Ortaklığı Yasası gibi mevzuatla desteklenen koalisyon, Hindistan ve Körfez’i Avrupa pazarlarına bağlayacak olası koridorlar da dahil olmak üzere, önemli uluslararası lojistik girişimlerinin kesişme noktasında yer almaktadır. İttifak, Türkiye ile sürekli diplomatik gerginliklerle karşı karşıya kalıyor ve Orta Doğu’nun değişken güvenlik dinamiklerini idare etmek zorunda olsa da, Doğu Akdeniz’de istikrarın ve Batı ile uyumu sağlayan merkezi bir dayanak olmaya devam etmektedir.
AB’nin “Kıbrıs meselesi” kartı
NATO zirvesinin hem ertesi gününde Avrupa Parlamentosu’nda kabul edilen Kıbrıs raporu Türkiye’ye dönük bilindik ezberlerin yeniden gündeme gelmesine sahne olmuştur. Türkiye’nin “işgalci” bir ülke olduğu iddiasının tam böyle bir dönemde yeniden gündeme getirilmesi tesadüfi değildir.
NATO, Türkiye’nin güvenliğini sağlayan bir örgüt değildir. Bir kez daha anlaşılmıştır ki NATO, Türkiye’yi yalnızca kendi emperyalist işgal politikaları doğrultusunda kullanan bir komuta mekanizmasıdır. Amerikan emperyalizminin hedef gösterdiği her olayda Türkiye’yi sırtını sıvazlayarak dahil etmesi de tesadüfi değildir. Orta Doğu’nun işgali gibi en riskli ve en sorunlu meselelerde Türkiye’nin güvenlik ikbalini hiçe sayan NATO, Türkiye’ye avantaj sağlama ihtimali olan Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi görmezden gelmekte ve hatta Türkiye’yi baypas eden projelerin önünü açmaktadır. NATO dolaylı olarak -esasında doğrudan- Türkiye’nin uluslararası alandaki “işgalci” imajını kabul etmekte ve Doğu Akdeniz denkleminden Türkiye’yi çıkarmaktadır. Türkiye’ye biçilen rol dünyanın en mayınlı tarlası olan Orta Doğu’da ve Ukrayna Savaşı bağlamında Karadeniz’de Batı’nın emperyalist çıkarlarını kollamaktan ibarettir. Doğu Akdeniz’de Batı lehine güç geçtikçe daha stabil bir durum ortaya çıktığı için Türkiye’nin bu bölgede bir yeri yoktur.
Kıbrıs meselesi, 1974’ten bu yana yalnızca Türkiye ve KKTC arasında bir problem olarak görüldüğü ve bölgedeki uluslararası dinamikler tamamen göz ardı edildiği için “işgal” söylemine indirgenen bir yüzeysellikle tartışılmaktadır. Bölgedeki krizin ve istikrarsızlığın tek sorumlusu olarak görülen Türkiye, ülkede liberalinden İslamcısına, Kürt siyasal hareketi mensuplarından Avrupacı solcularına kadar tek günah keçisi ilan edilmiş ve Batı’nın bölgedeki emperyalist hedefleri görmezden gelinmiştir.
Sonuç: AKP’nin “-mış gibi” yaptığı “Mavi Vatan”
Yazının başında da ifade edildiği gibi “Mavi Vatan” meselesi AKP’nin Doğu Akdeniz’de yayılmacı bir projesi olarak görülmektedir. Halbuki söylemlerden ziyade eyleme baktığımız zaman AKP’nin Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki varlığına katkı sunacak yüzeysel bazı ittifak anlaşmaları haricinde önemli bir katkısı olmadığını göreceğiz. Öte yandan NATO zirvesine ev sahipliği sürecinin AKP’nin NATO’culuğunu perçinlediği de görülecektir. AKP’nin NATO’cu olması demek NATO’nun Türkiye’nin bölgedeki yalnızlaştırılma projesine gerektiğinde destek vermek anlamına gelmektedir. Savunma sanayinde atılan adımların bir aile reklamına dönüşmesi ise Türkiye’nin ulusal güvenliği bağlamında kafaları karıştırmamalıdır. Türk savunma sanayisinin potansiyel gücü NATO’nun tehdit tespitleri ölçeğinde hayata geçecektir. Yoksa “NATO’ya rağmen” Türkiye’nin Ege ve Akdeniz’deki varlığının devam ettirilmesi için bu potansiyelin kullanılacağına dair beklenti boşunadır.
Dolayısıyla isimdeki illüzyona hiç takılmaya gerek yok. “Mavi Vatan” söyleminin çıkış noktası Türkiye’nin Ege ve Akdeniz’deki varlığının savunulması ise bunun NATO’nun emperyalist işgal ve hegemonya projeleri ile uyumlu olması mümkün değildir. Zira başından beri askeri olarak NATO tarafından, siyasi olarak da AB tarafından, Kıbrıs üzerinden köşeye sıkıştırılan Türkiye’nin bu politikayı Batı ile uyum sağlayarak gerçekleştiremeyeceğinin sayısız kanıtı bulunmaktadır. O yüzden “Mavi Vatan”ın iddiasını AKP ile sınırlamak oldukça temel bir hatadır. Eğrisiyle doğrusuyla Türkiye’nin yakın tarihine bakıldığı zaman bu konu ile ilgili iki önemli kırılma vardır. Birisi Ege Ordusu’nun kuruluş süreci diğeri de Ergenekon davasının kıvılcımını ateşleyen ve Deniz Kuvvetleri’nde NATO’ya alternatif pozisyon almaya çalışan subayların “darbecilikle” suçlandığı süreçtir. Hangi açıdan tartışılırsa tartışılsın her iki olayda da açık bir çıkar çatışması yaşandığı oldukça nettir ve her iki sürecin sonunda Türkiye’nin “işgalci”, ordunun da “darbeci” ilan edildiği ve tüm bu denklemin Cumhuriyetçi mirasın doğal bir sonucu olduğuna dair temelden hatalı analizlerin piyasada makbul görüldüğü bir döneme girilmiştir.
Özetle, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’den dışlanması ve yalnızca NATO’nun “icazet” verdiği meselelerde ordu gücünün “övülmesi” ciddi bir güvenlik sorunudur. Burada yayılma ve işgal gibi mesnetsiz gündemlerden önce Doğu Akdeniz’de NATO’nun merkezinde olduğu makro politikaların ne olduğunu, Çin’in bölgede nasıl ve hangi araçlarla dengelenmeye çalışıldığını ve Amerikan hegemonyasının hangi ittifaklarla nasıl devam ettirildiğinin tartışılması gerekir. AKP’nin bu gelişmelerde nerede duracağı başından beri belli olmasına rağmen kamusal çıkarlar ekseninde ne olması gerektiğine dair bir gündemin de güncel tartışmalar içinde yer alması gerekir.

