Sultanın fermanı butlan: “İkinci Cumhuriyet’in demokrasisi”

Gündem Sayı 35 (Mayıs-Haziran 2026)

Birinci Cumhuriyet’in kurucu partisi’nin, İkinci Cumhuriyet’in kurucu partisi tarafından tasfiye edilmek istendiğini izliyoruz. Bu aynı zamanda yeni rejimin yerleşme ve mantıki sonuçlarına ulaşma isteği olarak da okunabilir: Yeni anayasa ile hukuki bir zemine kavuşmak isteyen “yeni rejim”, eskisinin kurucu partisini tasfiye etme ihtiyacını duyuyor. Bunun bir nedeni eski kurucu partinin, CHP’nin, artık işlevini yitirmesi olabilirdi: Ancak bugünkü tablo tersinden AKP’nin sıkışmasını ve yeni rejimin ciddi bir siyasi kriz riskiyle karşı karşıya bulunduğunun işaretidir.

Kurtuluş Kılçer

Mahkeme’nin CHP’nin 38. Kurultayı’nı yok hükmünde ve geçersiz sayarak mutlak butlan kararı vermesi, sadece düzen siyasetindeki gelişmeler bağlamında ele alınamaz aynı zamanda burjuva düzenin bütün karakteristik özelliklerini de açığa çıkarıyor. Demokrasi, milli irade, kuvvet ayrılığı, hukuk devleti başta olmak üzere ‘burjuva demokrasisi’nin bütün kutsalları bizzat düzen tarafından gökyüzünden dünyaya indiriliyor, düzenin kutsal payeleri tek tek sökülüyor. Bu sürecin düzenin statik dengesini bozduğu açık; ancak kapitalist rejimlere liberallerin atfettiği ideal norm ve formların özünde bir yanılsama olduğunu, yaşananlar, net bir şekilde ve bir kez daha gösteriyor.

Bu sürecin düzenin bir başka kanadını oluşturan CHP’yi sakatlamak, hareketsiz bırakmak bölmek ve en genel anlamıyla güçsüzleştirmek için yapıldığı herkesin ortak görüşü. Kılıçdaroğlu’na yönelik CHP tabanındaki tepki ile İmamoğlu-Özel-Yavaş çizgisinin arkasındaki kısmi ve göreli toplumsal desteğin nereye evrileceğini hep birlikte göreceğiz. Yani CHP içindeki kavganın nasıl sonuçlanacağı belirsizliğini koruyor. İşin bir başka boyutu ise “tek adam rejiminin bekası” adına atılan bu adımları sonrasında hangi hamlelerin izleyeceği. Seçimlerde rakibini kıstırmaya çalışan AKP’nin önünde anayasa değişikliği ile birlikte Erdoğan’ın yeniden adaylaşmasının yolunun yapılması duruyor. Bu gelişmelerin bir başka boyutunu ise sosyalist solun “CHP ile dansı” oluşturuyor. Dün hesapsız kitapsız Kılıçdaroğlu destekçiliği bugün doğrudan tepkiye dönüşmüş ve yerini yine hesapsız kitapsız Özel-İmamoğlu-Yavaş çizgisine desteğe bırakmış durumda. Tek tek ele alınması gereken bu düzlemlere geçmeden önce daha genel ve temelde bazı olguları masaya yatırmak siyasetin “güncel/konjonktürel” boyutundan daha önemli sayılmalı.
12 Eylül sonrası süreç gericiliğin güç kazandığı ve aynı zamanda özellikle liberal kesimler açısından Kemalizm’le hesaplaşmanın ve reddiyenin ortaya konduğu bir dönem oldu. Kemalist kalemlerin “numaracı cumhuriyetçiler” olarak kodladığı liberal siyasal çizgi hem bir politik talep hem de ideolojik bir söylem olarak İkinci Cumhuriyet kavramını kullanmış, Kemalizm karşıtı kendini tanımlayan gericiliğe ideolojik zemin oldukları kadar AKP ile birlikte siyasal payanda da olmuşlardı. Bu anlamıyla Türkiye’de liberalizmin çerçevesini çizdiği ve propagandasını yaptığı “İkinci Cumhuriyet”, 2002 yılında iktidara gelen AKP ile hayata geçiriliyordu: 1923 Cumhuriyeti’nin temel paradigmalarını karşıya alarak yeni bir rejimin kuruluş süreci son 25 yıla sığan bir karşı-devrim süreci olarak görülmeli. 1923 Cumhuriyeti’nin bütün kazanımları “daha demokratik” olmak adına ortadan tedrici bir biçimde tasfiye edilirken, İkinci Cumhuriyet rejiminin elinde hukuk, demokrasi, laiklik ve sosyal devletin kuşa döndüğü yaşanılan somut gerçeklik olarak karşımızda duruyor. Bugün da muhalefet partisine yargı eliyle “kayyum atamak” ve güdümlü bir muhalefet yaratma hamlesi, aslında liberal-gerici ortaklığın kurduğu İkinci Cumhuriyet’in parlak bir ambalajdan ibaret olduğunu fazlasıyla gösteriyor.

Butlan kararı ile güdümlü bir ana muhalefet partisi yaratma adımı, aynı zamanda, burjuva düzenin demokrasiden ne anladığının da yeterince ortaya koyuyor. ‘Demokratik yarış, demokratik seçim, demokratik siyaset’ AKP yargısının siyasi kararıyla ortadan kaldırılması, “demokrasinin” bir söylem, iktidarda kalmak adına her türlü hukuksuzluğun ise kural olduğunu fazlasıyla gösteriyor. AKP yargısının verdiği butlan kararı, “demokratik hukuk devleti” söyleminin burjuva sağ lafazanlıktan başka bir şey olmadığının itirafı oluyor.

İşin bir başka boyutu ise darbe karşıtlığını her fırsatta dile getiren sağın kendisini milli iradenin temsilcisi zannetmesi. 12 Eylül darbesinin gerçekte sola karşı gerçekleşen ve dinci gericiliğin önünü açan bir darbe olmasına rağmen sağın, kopardığı 28 Şubat yaygarası üzerinden, “darbe karşıtı demokrasi havarisi” kesilmesi son bir yıllık süreçte boşa düşüyor: Önce 19 Mart’ta CHP’nin cumhurbaşkanı adayı İmamoğlu’nun hapse atılması ardından butlan kararı ile CHP yönetimine güdümlü kayyum atanarak CHP’ye müdahale özünde sivil siyasete yönelik darbe uygulamasından başka bir şey değildir. Darbecilik ülkemizde askerlerle anılsa da gerek FETÖ’nün 15 Temmuz gerekse AKP’nin 19 Mart darbeleri, darbeciliği artık sağ siyasetin üzerinden çıkmayacak bir leke haline getiriyor. Bugün mutlak butlan kararının yargının bağımsız bir kararı olmadığı, tersinden doğrudan Saray’ın yönlendirme ve kararıyla hayata geçirildiği bizler açısından sabit. Yargıyı, siyasi darbenin kılıfı haline getirmek, mızrağı çuvala sığdıramıyor: FETÖ’ye karşı kararlar anlamına gelen 28 Şubat’ı “milli iradeye karşı darbe” olarak propaganda eden AKP ve genel olarak sağın, FETÖ’nün 15 Temmuz darbe girişimi karşısında yanılgısını bir tarafa bırakırken, 19 Mart ve 21 Mayıs’ta yargı eliyle yürüttüğü darbe, aynı zamanda “milli iradeyi” de temsil etmediğini gösteriyor.

Önemli sayılacak noktalarından birisi de seçilmiş belediye başkanlarının mahkeme kararı kesinleşmeden tutuklanması ve neredeyse her yerde apar topar görevden alınması; bu normal bir yargı uygulaması değildir. Örneğin CHP’nin 38. Kurultayı’nın iptali anlamına gelen mutlak butlan kararı ile alınan tedbir kararının hukuki bir teamül olmadığı ortada. Amaç CHP’ye yeniden kurultay yaptırmak değil, ihtiyari tedbir kararı aldırarak CHP içinde tasfiye ve bölünmeyi gerçekleştirmek. Bu sinsi planların yargı eliyle yürütülmesi tek adam rejiminin bir başka özelliğini gösteriyor. Artık tamamen devletin ve bürokrasinin yeni rejimin kodlarıyla oluştuğunu ve Birinci Cumhuriyet’in kurucu partisinin, İkinci Cumhuriyet’in kurucu partisi tarafından tasfiye edilmek istendiğini izliyoruz. Bu aynı zamanda yeni rejimin yerleşme ve mantıki sonuçlarına ulaşma isteği olarak da okunabilir: Yeni anayasa ile hukuki bir zemine kavuşmak isteyen “yeni rejim” eskisinin kurucu partisini de tasfiye etmek ihtiyacını duyuyor. Bunun bir nedeni eski kurucu partinin, CHP’nin, artık işlevini yitirmesi olabilirdi: Ancak bugünkü tablo tersinden AKP’nin sıkışmasını ve yeni rejimin ciddi bir siyasi kriz riskiyle karşı karşıya bulunduğunun işaretidir.

Butlan kararıyla AKP’nin siyasi operasyonu burjuva demokrasisinin bir başka putunu kırıyor: Yargı, yasama ve yürütmenin birbirinden bağımsızlığını üzerine inşa edilen kuvvetler ayrılığı putu da yargının doğrudan siyasetin taşeronluğunu üstlenmesi nedeniyle kırılıyor. Aslında düzen siyasetinde tek adam rejimine yönelik eleştirinin temel dayanağı olarak gösterilen kuvvetler ayrılığı bu kez yargının yürütmeye bağlanmasıyla ayaklar altına alınıyor. Bu durum, yeni rejimin hem karakterini hem de burjuva demokrasisinin özünde nasıl bir diktatörlük olduğunu da gösteriyor. Meclis’in işlevsiz kılındığı, yargının siyasetin bir sopası haline dönüştüğü AKP rejiminde, “merkezileşmeyi” daha ileri taşıyarak doğrudan siyaseti de kendisine bağlamaya çalışması işin bir başka noktası. Yeni rejim, yerleşme ve krizi arasında yaşadığı sıkışmayı açmak için “burjuva demokrasisinin” bütün putlarını yıkmakta beis görmüyor.

CHP’ye butlan kararı bir siyasi operasyon olarak Erdoğan tarafından dile getirilen “iç cepheyi güçlendirme” söylemini de boşa düşürdü. Demek ki mesele ülkenin çıkarları değil, tersinden istenen AKP iktidarına muhalefetsiz bir Türkiye tasarımı. Daha genel bir bakışla şu söylenebilir: Yeni anayasa Erdoğan’ın yeniden aday olmasının önündeki engelleri kaldırmak için. Yeni anayasa için ise Meclis aritmetiğinin değiştirilmesi gerekiyor. Kürt siyaseti ve özelde DEM Parti ile yürütülen süreç ve MHP ile stratejik müttefikliğin yanı sıra CHP’nin butlancı milletvekillerinden oluşacak bir sayıyla yeni anayasanın Meclis’ten geçmesi mümkün hale geliyor. Bütün bu tabloda kullanılan “FETÖ” kartı ise tam bir arsızlık örneği. İmamoğlu’nun diplomasının iptali ve hapse atılması, AKP’nin iktidarını kaybetme olasılığını bertaraf etmediği gibi görülen Silivri davalarındaki meşruiyet sorunu bu sefer doğrudan Özel’in suçlanmasına ve hapis tehdidi şeklinde yeni hamlelere dönüşerek butlan kararıyla 19 Mart darbesine bu sefer 21 Mayıs darbesi ekleniyor. Kılıçdaroğlu’nın “içimizdeki FETÖ’cüleri göremediğimiz” için özür dilemesi, meselenin basit bir CHP içi kavga olmadığını, CHP’deki İmamoğlu-Özel-Yavaş çizgisinin tasfiye etmek için her tuşa basıldığının somut örneği oluyor. FETÖ’nün siyasi ayağı aranacaksa en başta AKP’ye bakılması gerektiği ise yapılan arsızlığın sınırı olmadığını bir kez daha gösteriyor.

CHP’nin 38. Kurultayı’nı iptal eden mutlak butlan kararı, bu açıdan basit bir hukuki karar ve yorum değil. Tersinden AKP’nin sıkışmışlığına ve yeni rejimin olası bir siyasi kriz riskine işaret ediyor. Bu anlamıyla mesele ne CHP’nin iç sorunu ne de bağımsız yargının kararı. Bugün CHP’ye yönelik butlan kararının gerekçesi ise Kurultay sırasındaki usulsüzlükler ve delegeleri maddi çıkar karşılığında “satın alınması” suçlaması olarak gösteriliyor. Ancak Kurultay delegeleri yetmiyor, CHP belediye başkanlarına yönelik yürütülen yolsuzluk operasyonlarının süreklilik kazanması, CHP’nin “battığı pisliği” değil AKP tarafından CHP’yi her alanda kuşatma, kilitleme, bölme, tasfiye amacını gösteriyor. Ancak her suçlama ve görülen dava meşruiyet sorunu yaşarken, AKP yeni tuşlara basarak “siyasi darbesine” yeni vakalar bulmaya çalışıyor.

Siyasal İslamcılık, bugün gelinen nokta itibariyle sadece hak ve adalet olgularına savaş açmış gibi. 25 yıllık AKP iktidarının çete, mafya, müteahhit, patron düzeni rant, talan ve yolsuzluk düzeninin ana kaynağını teşkil ediyor. CHP kadar AKP’nin bu kirli havuzda yüzdüğü ne yazık ki herkes tarafından unutuluyor. Rantiye sınıflarını beslemenin en önemli aracı olan yerel yönetimlerde yolsuzluk ve rüşvet, eşyanın tabiatı gereği kaçınılmaz bir sonuç olarak görülmeli: AKP gizlerken, CHP’de faş ediliyor. Bu anlamıyla hem AKP hem de CHP düzen partileri olarak, bu rantiye düzenin köşe başlarını tutuyor, iktidar rant ve talan düzeninde alınacak payın büyük kavgası anlamına geliyor. Tam da bu nedenle “ana muhalefet” kavramı düzen muhalefeti dışında bir tanıma oturmuyor. CHP’ye yönelik butlan kararı, ne CHP’nin düzen partisi gerçeğini değiştiriyor ne de AKP’nin baskıcı yönünü azaltıyor.

İkinci Cumhuriyet’in kurucu partisi AKP olurken, yeni rejimin ‘demirkırat’ı ise CHP mi oluyor? Bu sorunun yanıtını önümüzdeki yıllarda net olarak verebiliriz. Ancak Kılıçdaroğlu çizgisi ile Mansur-İmamoğlu-Özel çizgisi arasında kesin ve kalın çizgiler çekmenin de sınırlarına değinmemiz gerekiyor. “NATO demokrasinin güvencesidir” diyen Kılıçdaroğlu ile Newsweek Dergisi’ne “batıcı” bir yaklaşım sergileyen Özel’in arasındaki açı ne kadar sorusu boşta kalıyor. İşin tuhaf tarafı ise CHP’nin solunda bulunan kesimlerin Kılıçdaroğlu ile birlikte davranırken, Bahçelievler Katliamı mahkûmu Haluk Kırcı’nın yol arkadaşları Kılıçdaroğlu’nun danışmanı olarak atanıyor, CHP genel merkezinde kurt işareti yapıyorlar. MHP kökenli Yavaş ile ANAP kökenli İmamoğlu’nun Özel ile oluşturduğu çizgi ise sokakta polis barikatlarına karşı yürüyorlar.

Solun, dün Kılıçdaroğlu’nun peşinden gitmesini bugün ise Özelci kesilmesini peki nasıl yorumlamak lazım?

 

 

Related Posts