“Çözüm süreci” notları: Yeni rejime entegrasyon tam gaz…

Gündem Sayı 35 (Mayıs-Haziran 2026)

Kürt sorununda başlatılan “çözüm süreci” önümüzdeki sonbaharda ikinci yılını dolduracak. Bu süre zarfında önemli gelişmeler olsa da sürecin geleceği konusunda soru işaretleri bulunmaya devam ediyor. Ama diğer yandan Kürt siyasi hareketinin İkinci Cumhuriyet’e eklemlenmesi de tam gaz sürüyor.

Kamil Tekerek

Türkiye’de burjuva iktidarının yaklaşık iki yıldır devreye aldığı “çözüm süreci”nin nereye gideceği konusunda soru işaretleri bulunuyor. Bu meseleyi tek başına gündelik gelişmelerle değerlendirmek yetersiz bir çerçeve sunacaktır. Dolayısıyla konuyu gerek burjuva çözüm gerekse Amerikan barışı bağlamlarında ele alabileceğimiz bazı sorular üzerinden irdelemek yerinde olacaktır.

Kürt siyasi hareketinin sisteme entegrasyon düzeyi

“Çözüm süreci” üzerinden murat edilen en önemli olgulardan bir tanesinin Kürt siyasi hareketinin ve buradan hareketle Kürt emekçilerinin/yoksullarının kapitalist sisteme entegrasyonudur. Sisteme entegrasyon elbette tek başına siyasi süreçlerle değil objektif olarak ya da üretim süreçlerinin ve sınıfsal kompozisyonun gelişmişlik düzeyi ile de ilgili bir şekilde ele alınabilir. Dolayısıyla meseleyi bir adım öteye götürerek olayın yeni rejime entegrasyon olarak tanımlanması önem taşımaktadır. Kürt siyasi hareketi adım adım İkinci Cumhuriyet adı verilen yeni rejime eklemlenme sürecindedir. “Çözüm süreci”nin tasarlanmasının arka planındaki olgulardan bir tanesi budur. Bu ise “Cumhuriyet’in demokratikleştirilmesi” gibi bir burjuva liberal eksene oturtulmakta, Abdullah Öcalan ise bunu şu şekilde ifade etmektedir:

“Demokratik entegrasyon çözümü, toplum temelli bir yaklaşımı esas almaktadır. Toplum temelli çözüm ise toplumsal yapıların bütünsel ve kolektif demokratikleşmesini gerektirir.”

Bu anlamıyla süreç yeni başlamamıştır. Bundan önceki çözüm sürecini; öncesinde 2010 referandumundaki boykot tutumunu ve Gezi direnişinde “darbe görme” hadiselerini ve devamında ise HDP’nin Türkiyelileşme açılımını bu paketin içerisinde ele almak gerekir. Kürt siyasi hareketi açısından bu süreçlerde mihenk taşı hep liberal siyaset olurken, geçen sürecin birinci perdesine AKP ile uzlaşma, ikinci perdesine ise AKP’den uzaklaşma damga vurmuştur. Tüm bunlardan hareketle bundan yaklaşık iki yıl önce Devlet Bahçeli’nin cebinden çıkan “yeni çözüm süreci” yeni bir düzleme denk düşmekle birlikte belli bir geçmişi olduğunu ve esas amacın Kürt sorununda gerçek bir çözümden ziyade, Kürt siyasi hareketinin yeni rejime entegrasyonunu amaçladığı açıktır. Bu anlamıyla, başta Abdullah Öcalan olmak üzere DEM Parti’nin tutumları bu entegrasyona açıklık ve istek olarak karşımızda yer almaktadır. Çünkü çokça söyledikleri gibi, artık “devir değişmiştir”, “sosyalizm çözülmüştür”, “hareketin kuruluş paradigması ortadan kalkmıştır”, “devrimler çağı yerini ‘ekolojik demokratik kadın özgürlükçü komünalist’ yaklaşıma bırakmıştır”… Bu açıdan AKP ve MHP ile “çözüm süreci” yürütmek de artık “mübah” hale gelmiştir denilebilir.

Listeyi uzatmak mümkün. Dolayısıyla ortada yeni bir mücadele hattından ziyade, 90’lı yıllarda ortaya atılan post Marksist tezlerin yeniden üretimi vardır. Bugünkü Türkiye kapitalizmi ve emperyalist sistem içerisindeki yeri, Kürt sorununu ya da “Türkiye’nin demokratikleşmesini” tartışmak ve gündem etmek için yeterli görünmektedir. Entegrasyonun cisimleştiği birinci alan burasıdır. Kısaca ifade edelim, Kürt siyasi hareketi tarafından kapitalizme karşı mücadele soyut ve ayakları yere basmayan bir genellikte tarif edilirken, kapitalizmle ve burjuva iktidar ile uzlaşma ise reel politik olarak lanse edilmektedir.

Entegrasyonun cisimleştiği diğer alanlar ise emperyalizme bakış, gericiliğe yaklaşım vb. başlıklarda karşımıza çıkıyor. Suriye ve Irak’ta emperyalizmle işbirliği içerisinde olan ve laiklik başlığına yukarıda bahsettiğimiz gibi soyut düzlemde yaklaşım geliştiren Kürt siyasi hareketi, bugün Türkiye’de ikinci cumhuriyete bağlanma açısından oldukça mesafe kaydetmiş durumdadır. Bunun adı ise mesele “ulusal sorun” olduğu için “Türkiyelileşme” gibi büyülü bir kavramla ifade edilmektedir.

Geldiğimiz noktada “çözüm sürecinin” iç ve dış siyasetle ilişkileri üzerinden değerlendirme yaparak ilerleyebiliriz. Önce dışarıya bir göz atalım.

Ortadoğu’da güncel durum ve süreçle bağlantıları

Bu noktada Kürt sorunu bağlamında Ortadoğu’daki son gelişmeleri kısaca ele alarak çözüm süreci ile bağlantılarını değerlendirmek isabet olacaktır. Meselenin bazı köşe taşlarını ifade etmek gerekirse iki boyut ön plana çıkacaktır. Bunlardan birincisi emperyalizm ve siyonizm ile Kürt siyasi hareketinin ilişkileridir. İkincisi ise Türkiye sermaye devletinin “çözüm süreci” aracılığıyla bölgesel arayışları ve emperyalizm ile ilişkileridir. Bunların bütününde gelinen aşamada “Amerikan barışı” konusunda oldukça mesafe kaydedildiğinin ifade edilmesi gerekir. On yıldan uzun süredir, Suriye’nin kuzeyi üzerinden emperyalizm ile Türkiye arasındaki üreyen gerilim şimdilik çözülmüş görünmektedir. ABD ve İsrail’in açık desteği ile Suriye’de yönetime getirilen cihatçı HTŞ’nin Amerika tarafından yeniden keşfedilmesiyle birlikte BOP’un Suriye ayağında fabrika ayarlarına dönülmüştür. Bu esnada “Rojava devrimi”nin buharlaşması, Suriye Kürtleri’ne Suriye Savunma Bakan Yardımcılığı ve Haseke Valiliği’nin verilmesi objektif olarak çıkan sonuçlar olurken, Kürt siyasi hareketi bu durumu kabullenmiştir. Dolayısıyla Ortadoğu’nun bu bölgelerinde işler emperyalizmin çizdiği çerçevede ve şu anda sorunsuz ilerlemektedir. İran’a müdahale öncesinde Esad yönetiminin devrilmesi, Suriye’nin fiili olarak parçalı bir görüntü kazanması, Suriye’deki tabloda mevzilerini ilerleten İsrail’in hem Lübnan’a hem de Filistin’e dönük müdahale kapasitesini arttırması ise bu bahsettiklerimize paralel olgular olarak hatırlanmalıdır. Bu konuda emperyalizmin planları işlemiştir. İran müdahalesi öncesi Suriye’nin kuzeyinde başlayan “anti-emperyalist” bir direniş bu planları bozabilirdi. Ancak Kürt siyasi hareketi HTŞ ile başlayan gerilimini emperyalizmle bir kere daha uzlaşarak sonuçlandırmıştır.

Türkiye sermaye devleti, bölgesel gelişmelerin hız kazanacağı bir evrede gerek devre dışı kalmamak gerekse Amerikan barışının tesisi amacıyla “çözüm sürecini” başlatmıştı. Suriye üzerinden ayrı bir Kürt özerk ya da federe bölgesinin ortaya çıkmaması, AKP-MHP iktidarının iç siyasette zevahiri kurtarması için bir olanak olurken, buna karşılık her türlü emperyalist projeye onay, NATO’culuğun yükselişi ve İran gündeminde alınan tutumlar Türkiye’nin gelecekte daha fazla ateşe atılabileceği bazı başlıkları gündeme getirme potansiyeli taşımaktadır. Adana merkezli yeni NATO kolordusunun ve İstanbul Boğazı’nda kurulması planlanan NATO’nun da içinde olacağı yeni komutanlığın bu ateşin körükleri olarak değerlendirilmesi gerekir.

Diğer taraftan, başta DEM Parti aracılığıyla olmak üzere bölgesel gelişmelerin iç siyasette neredeyse yok sayılacak kadar geri plana itilmesi, Abdullah Öcalan’ın ise “İsrail karşıtı” uyarıları yaptıktan sonra aslında verili durumu artık görmezden gelerek Türkiye’deki gelişmelere dikkat çekmesi yaşananların doğası gereği karşımıza çıkmaktadır. Kürt siyasi hareketi için Suriye defteri dönemsel olarak kapanmıştır. (Ya da belki de Suriye’de demokratik komünalist, ekolojist, kadın özgürlükçü, öz yönetimsel yaşama zaten geçildiği varsayılmaktadır, kim bilir?) O yüzden sıra “çözüm sürecinin” Türkiye ayağına gelmiştir.

“Çözüm süreci” ve yeni anayasa denklemi

Sürecin siyasal başlıklarına dair öne çıkan gündemlerden bir tanesinin yeni anayasa gündemi olabileceği tüm siyasi çevreler tarafından dile getiriliyor. “Çözüm sürecinde” atılması gereken karşılıklı adımlar işin siyasi, resmi ve teknik bazı boyutlarını içermekle birlikte esas pazarlığın AKP ile Kürt siyasi hareketi arasında anayasa gündemi üzerinden ya da bu bağlamda yürümesi bekleniyor.
AKP iktidarının yeni rejimin adını koymak ve Erdoğan’ın başkanlığını garanti altına almak için gündeme getirmek istediği anayasa Kürt siyasi hareketi açısından destek olmayı beraberinde getirebilecektir. Yeni anayasa gerek sermaye diktatörlüğünün konsolidasyonu gerekse laikliğin tasfiyesi anlamında da girdiler içerecektir. Bu noktada işte “çözüm sürecinde” gelinen aşama desteğin ya da onayın düzeyini belirleyebilir. Kürtlerin “kimliksel ya da demokratik” hakları anlamında anayasanın nereye doğru esneyebileceği henüz spekülasyon konusu olmakla birlikte konu ile ilgili belirleyici kişinin Abdullah Öcalan olması olasılık dahilindedir. Yeni anayasanın “yeni bir müesses nizam”ın kitabesi anlamına geleceğini şimdiden öngörebiliriz. Sermaye devleti bugün yeni nizam içerisinde “Türkiyelileşmiş” Kürt siyasi hareketine ve Kürt sermaye sınıfına yer vereceğini ilan etmiş durumda. Bu nedenlerle bugüne kadar sistemin özü ile kavgası olmayan Kürt siyasi hareketinin yakın gelecekte böylesi bir kavga içerisinde olmayacağını ve anayasa gündemi ile uyumlu bir çizgi izleneceğini şimdiden öngörebiliriz. “Çözüm süreci” inişli çıkışlı gidiyor gibi görünse de düzen siyasetinin yolu bu eksende ilerlemekte, Kürt sorunu da yeni rejim içerisinde ancak adı çözüm olan bir yolda şekillenmektedir.

AKP – MHP – Öcalan hattı

“Çözüm süreci”nin ilerletilebilmesi için Devlet Bahçeli devlet tarafında cumhurbaşkanı yardımcılarından biri tarafından yönetilen yeni bir komisyon kurulmasını, Kürt siyasi hareketi tarafında da Abdullah Öcalan’ın tekleştirilerek kendisine özel bir koordinatörlük (statü) verilmesini önermiştir. Bu önerinin arka planında ise sürecin gecikmesi ve olası sabotajlara kurban gitmesi ihtimalinin olduğu açık bir şekilde ifade edilmiştir.

Bunlara paralel olarak AKP iktidarı cephesinden Mehmet Uçum’un aynı gün bu önerilere ters bir tutum alması, çeşitli AKP yöneticilerin yaptığı bir açıklamadan dolayı Ahmet Türk’ü sert bir şekilde eleştirmeye başlamaları düzen cephesinde bir kriz olup olmadığı düşüncesini de beraberinde getirmektedir. En başından itibaren Erdoğan ve AKP cenahının yoğurdu üfleyerek yemeye çalıştığı bir görüntü olduğu herkesin malumudur. AKP iktidarı burjuva çözümün yeter şartlarını yerine getiriyor gibi görünse de, sürecin gerek şartları Devlet Bahçeli tarafından uygulanmaktadır. Tıkandığı düşünülen “çözüm süreci”nin açılması için gerek PKK cenahından daha “sorumlu” bir tutum içerisinde olunması gerekse devletin çeşitli hukuki adımlara hız vermesi gerektiği tüm çevreler tarafından dile getirilmektedir.

Çıkarılacak çeşitli yasalar aracılığı ile PKK’nin tasfiye sürecinin tamamlanması, Öcalan’a koordinatörlük verilmesi karşılığında Kürt siyasi hareketinin sermaye iktidarına destek vermesi şu anda görünen planın ana parçaları olarak görülmektedir. Ancak AKP iktidarının taşın altına elini koymadan sürecin ana aktörüymüş gibi görüntü vermesi de büyük bir siyasi fırsatçılık olarak tarihe geçmiştir. Bu anlamıyla burjuva iktidarın ve sermaye devletinin “çözüm süreci”ni ortadan kaldırmak gibi bir lüksü olup olmadığı tartışılabilir. Ancak gerek bölgesel dinamiklerin gerekse düzen siyasetindeki son gelişmelerin buna çok da izin vermeyeceğini öngörmek mümkündür. ABD’nin İran’a dönük saldırganlığı ve sonrasında İran’ın diz çökmemesi ile ortaya çıkan tablo Ortadoğu’da yeni bir duruma işaret etmekle birlikte, Kürt sorunu ya da Kürt siyasi hareketinin pozisyonu bağlamında yeni bir konjonktürün oluşup oluşmadığı belirsizdir.

“Butlan darbesi” ve çözüm süreci

Güncel olarak CHP’ye dönük AKP eliyle yapılan “butlan darbesi”nin çözüm sürecinin geleceğine dönük negatif bir etkisi olup olmayacağı ise gündemde olan başlıklardan bir tanesidir. Butlan kararının birkaç gün sonrasında PKK üyelerine dönük 7-8 maddelik yasa taslağının çıkacağının Pervin Buldan tarafından duyurulması sürecin devam ettiğinin bir belirteci olarak lanse edilmektedir. AKP iktidarının “iç cephe” çağrısının büyük bir taktikten ibaret olduğu ise CHP’ye dönük butlan kararı ile birlikte görünür olmuştur. AKP iktidarı, “çözüm süreci”ne destek veren Özel CHP’sini tasfiyeye karar vermiştir. Bu durum üzerinden -ister göstermelik ister gerçekçi olsun- Devlet Bahçeli’nin CHP’de tarafları barıştırıcı bir pozisyona yerleşmesi süreçte dengelerin hassas bir zeminde olduğunun belirteci olarak görülmesi mümkündür.

Tüm bu süreçlerin bütününe bakıldığında Millet İttifakı’na dışarıdan destek veren Kürt siyasi hareketinin o dönemki tutumunu güçlü bir pazarlık malzemesi olarak kullandığı ve gelinen aşamada artık düzen muhalefetinde bu tür bir bloklaşmanın olmadığı görülmektedir. Tersinden DEM Parti artık AKP ve MHP ile büyük siyasi süreçler yürüten bir pozisyondadır. CHP’ye AKP eliyle atanan Kemal Kılıçdaroğlu’nu ise bu bağlamda iki geleceğin beklediğini öngörebiliriz. Birincisi, Bahçeli’nin önerisi ile “Lübnanlaşan” Türkiye’nin Alevi cumhurbaşkanı yardımcısı olabilir. İkincisi, “çözüm süreci”nin bozulması durumunda ise AKP tarafından mayın eşeği olarak sahaya sürülebilir.

Şimdilik sonuç yerine

Çözüm sürecinde elbette yeni gelişmeleri göreceğiz ve üzerinde değerlendirmelerde bulunacağız. Şimdilik, kısa, öz ama geleneksel yaklaşımımızı bu noktada ifade edelim ve yazımızı toparlayalım.

Sermayenin çözüm süreci bir burjuva çözümdür, dışarıda ise Amerikan barışıdır. Ortadoğu’daki gelişmeler bu durumu doğrulamıştır. Şimdi sıra içeriye gelmiştir. Gerici faşist iktidar “yeni müesses nizam” peşindedir. Kürt siyasi hareketi de buna ortak edilmek istenmektedir. Buradan eşitlikçi bir topluma ve özgür yaşama yönelmek mümkün değildir. Kürt siyasi hareketi bu süreci taktik olarak geçilmesi gereken bir uzlaşma aşaması olarak görmektedir. Ancak gidilen yol karşı devrimci, gerici bir iktidarın despotizm yoludur.

Kürt sorunu sınıfsal bir sorun olduğu için çözümü de sınıfsaldır ve 20. yüzyıl itibariyle ulusal sorunun el ileri çözüm yöntemi olan sosyalizmden geçmektedir. O yüzden Kürt sorununda doğru yol devrimci olanı tercih etmektir. Biz, bu hattı ve sosyalist bir cumhuriyet mücadelesini savunmaya devam edeceğiz.

Related Posts