Özelleştirme 4.0: Özelleştirmedeki “yeni dalga”

Dergi Gündem Sayı 29 (Mayıs 2024)

Irmak Ildır

Özelleştirme tartışmaları bugüne değin hem yazılı basında, hem de diğer iletişim kanallarında yoğunluklu bir şekilde sürdü. Siyasi iktidarlar, akademinin önemli bir çoğunluğu, gazete ve televizyonlar, seyri ve sıklığı değişecek şekillerde, özelleştirmelerin faziletleri üzerine neredeyse kırk yıla yakındır yoğun bir propaganda faaliyeti sürdürüyorlar. Bu esnada, özelleştirmelerin önemi ve kapsamı yıllar içerisinde genişledikçe, özelleştirmelere dönük tepkiler de aynı şekilde azaldı.

Topluma yerleştirilen “özel olan güzeldir” algısı, özelleştirme uygulamalarının toplumsal ve politik etkileri ortaya çıktıkça siyasi karşıtlığa dönüştü. 2000’lerin ortasında AKP iktidarının başlattığı geniş çaplı özelleştirme dalgasına karşı adım adım gelişen tepkisellik, TEKEL işçilerinin Ankara’da sürdürdüğü 78 günlük direniş ile doruğa çıktı. Ancak sonrasında Yatağan vb. de gördüğümüz bazı yerel direnişler haricinde özelleştirme başlıklarında toplumsal düzlemde etki eden “karşıtlıkların” ortaya çıkamadığı görülmektedir. Bu evreden itibaren özelleştirme karşıtlığının genel politik söyleme hapsolduğunu gözlemlenmektedir. Özelleştirme karşıtlığının toplumsal bir mücadele düzleminden söylemsel bir genel kabule doğru geriye çekilişinin nedenlerini izini bulmanın tek yolu, özelleştirmelerin geçirdiği evreleri anlamaktır.

ÖZELLEŞTİRMELERE KISA BİR GİRİŞ

Özelleştirmelerin 1984 yılından itibaren dönemin siyasi iktidarı ANAP tarafından kurumsal gündeme getirildiği bilinmektedir. 1970’lerde dünya kapitalizminin yaşadığı evrensel bunalımın, emperyalist tekeller tarafından bugün neo-liberalizm olarak adlandırılan uygulamalar ile aşılmasının en önemli adımı “sermaye serbestliği” olarak bilinen “deregülasyon” uygulamalarıdır. Bu uygulamaların ana odağında sermayenin düşen karlılık oranlarına karşı sermayenin birikim hızının yeniden arttırılmasıdır.

Dünya kapitalizminin 1945’ten itibaren girdiği ve esas olarak sosyalist sisteme karşı verdiği ödünlerinden biri olan “refah devleti” uygulamalarının 1973 krizi sonrası terk edilmesi ile başlayan evrede, özelleştirmeler aracılığıyla kamusal varlıkların sermaye sınıfına terk edilmesi başlamıştır. Reagen-Thatcher dönemi olarak da bilinen bu dönem, 1979’dan itibaren İngiltere ve Amerika başta olmak üzere tüm dünyayı etkisi altına almıştır.
Demir Lady lakaplı Thatcher’ın bu dönem başlattığı, “toplum diye bir şey yoktur” söylemi altına gizlediği özelleştirme uygulamalarında 1984 yılı önemli bir kırılma noktasıydı. 1984 yılında başlayan ve bir yıl süren madenciler grevinin başarısızlığa uğraması ile özelleştirme uygulamaları hız kazanmıştır. 1984 yılında ANAP’ın da Türkiye’de özelleştirme uygulamaları için yeni kurumlar oluşturması bu dönüm noktasına denk gelmiştir.

ÖZELLEŞTİRMELERDE DÖRT DÖNEM VE ÖZELLİKLERİ

Türkiye’de 84 sonrası başlayan özelleştirmelerin ilk evresinde sınırlı sayıda özelleştirme yapılmış ve uygulama olarak “halka arz” seçeneği baskın tutulmuştur. Burada özelleştirmelerin sınırlı olmasının iki nedeni bulunmaktadır; birincisi özelleştirme ihtimali bulunan büyük kamu iktisadi teşekküllerinde çalışan işçilerin genel karşıtlığı, ikincisi sermaye sınıfının özelleştirme karşısındaki isteksizliğidir. Bu isteksizliğin ana nedeni yetersiz sermaye birikiminden kaynaklanmaktadır.

1984-94 arasındaki dönemin ardından 94 yılı yeni bir kırılma olmuştur. 5 Nisan kararları sonrası telekom, sanayi kuruluşları ve altyapı yatırımlarında genel bir özelleştirme dalgası başlatılmıştır. 1994 yılında kurulan Özelleştirme İdaresi Başkanlığı (ÖİB) de bu sürecin hızlanmasına neden olmuştur. 1994-2002 arasını kapsayan dönemde büyük özelleştirmeler yapılmış ve bu özelleştirmelerde toplu satış uygulamasına geçilmiştir.

AKP’nin iktidara gelmesi ile özelleştirmelerde üçüncü safha açılmıştır. Kendisinden önceki iktidarların özelleştirmek isteyip özelleştiremediği TELEKOM, TÜPRAŞ, TEKEL, PETKİM gibi kurumları özelleştirmek için hızlı adımlar atan AKP, geçmiş yasa değişikliklerinden yararlanmayı unutmadı. 2013 yılına kadar büyük kamu kuruluşlarını özelleştiren AKP, bu özelleştirmeler esnasında enerji sektörünü de özelleştirerek sermayeye büyük bir kaynak aktarmıştır.

2002-2013 yılları arasını kapsayan üçüncü dönemin en önemli özelliği kurumların düşük fiyatlarla ve kamu kaynakları kullanılarak satışıdır. Özellikle telekom ve enerji sektörlerindeki özelleştirme dalgasının emekçilerin aleyhine yarattığı sonuçların devasa oluşu gizlenemez boyuttadır. TELEKOM’un özelleştirilmesine burada ayrı bir parantez açılması gerekir. Özellikle TELEKOM özelleştirmesinde devlet eliyle sermayeye aktarılan kaynağın sınırı yoktur. Burada devlet, siyasi iktidar ve sermaye arasındaki ilişkileri açığa çıkarma açısından da önemli bir nokta görülmelidir.

2013 sonrasında özelleştirme politikalarında yeni ve son bir evre açılmıştır. Bu son evrede büyük kuruluşların dışında varlıkların da satışı ağırlık kazanmıştır. Tüm enerji sektörünün satışı ile altyapı yatırımlarının, limanlar ve madenler dahil olmak üzere, özelleştirme kapsamına alınması köklü bir özelleştirme uygulamasının ilk adımıdır. Ancak bu ilk adımın 2013 sonrası yaşanan siyasi ve ekonomik krizlerle sekteye uğradığını, özelleştirmelerin bir noktada “kamu-özel ortaklığı” aracılığıyla ihaleler yoluyla dolaylı bir şekilde yapıldığına dikkat çekmek gerekiyor.
Dördüncü evre esas şimdi yükseliyor.

2023 yılındaki seçimlerle birlikte işbaşına yeniden gelen Mehmet Şimşek’in özelleştirme uygulamalarında çok daha hevesli olduğu biliniyor. 2013 sonrası açılan evrede kamu-özel ortaklıklarının ağırlık kazandığı bilinirken, örneğin Şehir Hastaneleri gibi modellerin de özelleştirmelerin bir parçası haline dönüşmesine dikkat etmek gerekmektedir. Şehir Hastaneleri örneğinde olduğu gibi ana uygulama dışındaki yardımcı faaliyetlerin, hastaneleri yapan firmalara devredilmesi ile başlayan ve giderek genişleyen uygulamanın, sonunda işletme hakkının kiralanması aracılığı ile özelleştirmeye dönmesi beklenebilir.

Yeni ekonomi yönetiminin daha önceki dönemlerden ayıran en temel özellik ise bu konuda daha rahat adım atabilme ihtimalidir. Özelleştirmeler noktasında geçmiş dönemde yaşanan deneyimlerden hareketle yeni tepkiselliklerin ortaya çıkmasının önüne geçilmeye çalışılırken, büyük sayıda kişinin istihdam edildiği örnekler giderek azalmakta. Bu nedenle de yeni ekonomi yönetimi bu konuda daha istekli ve hevesli. Ancak her şeyden daha önemlisi, bugünkü yaşanan krizde özelleştirmelerin önemli bir “çözüm” yolu olarak görülmesi ve başka bir alternatifin bulunmaması, bu dönem özelleştirmelere dönük ağırlığın artma ihtimalini güçlendirmektedir.

Gene de bu noktada özelleştirmelerin geçmiş dönemlerde olduğu gibi tek bir kanal üzerinden yükselmeyeceği açık. Özellikle uluslararası sermayeye “güvence” verilmesi açısından özelleştirmelerin sembolik bir rol üstlendiği biliniyor. Öte yandan sağlık gibi kamusal hizmetlerin, altyapı yatırımlarının kamu bütçesi aracılığı ile karşılanıp sonra bunların özelleştirilmesi önemli bir alternatif. O yüzden özelleştirmelerin bu yeni evresinde tek tip bir özelleştirme ile karşı karşıya kalınmayacağını bilmek de önemli.

Sonuç olarak yeni başlayan evrede varlık ve tesislerin de tamamen özelleştirmesi gündeme gelirken, kamusal hizmetlerin kamu-özel ortaklığı ile başlayan, sonrasında ise tamamen özele terk edilen uygulamalar ile karşı karşıya kalması beklenmelidir. Bu noktada esas belirleyici olacak şey; 2000’lerin ortasında yükselen özelleştirme karşıtlığının günümüzde söylemsel olandan çıkıp toplumsal bir talebe dönüşmesi olacaktır.

Yeni TEKEL örnekleri yaratılabilir mi, hep beraber bunun üzerine düşünmenin ve yoğunlaşmanın zamanıdır.

Related Posts