Doç. Dr. Savaş Krabulut & Prof. Dr. Mualla Cengiz
Anadolu, 5 milyon yıldan (Pliyosen) daha kısa bir süredir güneyde Helen-Kıbrıs Yayı, Afrika ve Arap Levhaları, Kuzeyde Büyük Avrasya Levhası arasında batıya doğru hareket etmektedir (Cengiz ve Karabulut, 2024). Yani en az 5 milyon yıldır güneyinde bulunan kuvvetler tarafından sıkıştırılmakta ve kapladığı alan açısından oldukça büyük olan Avrasya levhasının direncini kıramadığından, Ege Sularına doğru hareket etmektedir. Anadolu Levhasının güneyinde bulunan Arap Platformuyla ilk temas noktası, Bitlis-Zağros Kenet Kuşağı olup 650 km uzunluğundadır. Bu kuşakta meydana gelen çarpışmanın etkisiyle güneydoğu orojenik kuşağı oluşmuştur. Bu bölgede Güneydoğu-Kuzeybatı yönlü hareket Hakkari’den başlayıp Diyarbakır Lice’den büklümlenerek, Doğu Anadolu Fayı’na paralel olarak Şirvan segmentiyle birleşmektedir. Arap Platformu alt Paleozoyik-Alt Miyosen yaşlı denizel ortamda gelişen bir dizi sedimanter kayaçlardan oluşmaktadır. Aynı zamanda bu kenet kuşağının güneyinde ve ülke sınırları içerisinde kalan Arap Platformunun bu bölümünde bulunan petrol yatakları ise çarpışma etkisiyle genel olarak kendisine uygun kapanacak ortam bulamadığından, farklı lokasyonlara göç etmektedir. Bu göçün yönünün araştırılması ise araştırılmaya değer görülmemiştir*. Bu durum aslında son yıllarda Enerji yatırımlarına odaklanılması ve dışa bağımlılığı azaltma politikalarının ise kurumlar tarafından önemsenmediğinin bir göstergesi olarak düşünülebilir.
Tüm bu sıkışma hareketi altında Anadolu Levhası batıya göçünün sınırlarını oluşturan iki büyük fay zonu ve levha içinde irili, ufaklı birçok fay segmentini beraberinde oluşturmuştur. Bunlar; 1200 km uzunluğunda, sağ yönlü doğrultu atımlı bir hareket mekanizmasına sahip Kuzey Anadolu Fayı (KAF) ve 600 km uzunluğunda, sol yönlü doğrultu atımlı bir fay özelliğine sahip Doğu Anadolu Fay Zonlarıdır. 1912-2019 yılları arasında KAF ’ın ürettiği 7.0’den büyük “depremler nedeniyle” 50 bin’den fazla kişi hayatını kaybetmiş, yüzbinlerce insan yaralanmış, yapılar yıkılmış ve farklı boyutlarda hasar görmüştür. Nedeni deprem değil, alınmayan önlemler ve ayrılmayan finansal kaynaklardır. Ancak, Doğu Anadolu Fayı ise 1971 Bingöl ve 2020 Sivrice-Doğanyol depremleri dışında (7.0’den küçük) sessizliğini korumuştur. Ta ki; 06 Şubat 2023 Narlı, Gaziantep ve Kahramanmaraş Depremleri olana dek enerjisini boşaltamamıştır. Benzer bir durum Kıbrıs Yayı içinde geçerlidir. Bu fay üzerinde meydana gelmiş tarihsel depremler düşünüldüğünde, Mw:8.0 büyüklüğüne varan depremler beklenmektedir. Bu durum aslında 2009 yılında Japonya’da meydana gelen Büyük Tohoku depreminde Fukushima Nükleer Santrali’nde yaşanan insan kaynaklı afetin, gelecekte Akkuyu’da da olur mu? sorusunun yanıtını düşündürmektedir. Batı Anadolu Coğrafyasında Fethiye’den Bursa’ya kadar birçok alanda Mw:7.0 büyüklüğüne kadar depremler beklenmektedir. Burada ayrıca sadece coğrafya içindeki depremlerde değil, komşu topraklarda meydana gelebilecek depremlerde de benzer yıkımların görülmesi muhtemel olduğunu düşünmek gerekmektedir. Depremler nedeniyle yaşanan yıkımın tek nedeni faya yakın olmak değildir. 17 Ağustos 1999 İzmit, 30 Kasım 2020 Sisam Adası ve 06 Şubat 2023 depremleri fayın 100 kilometre uzağında yaşayanlarında benzer yıkıma maruz kaldığını göstermiştir. Bu noktadan hareketle; Iğdır, Kars Ardahan ve Artvin’e komşu Ermenistan’da bulunan Metzamor Nükleer Güç Santrali’nin M:7.0-.7.5 büyüklüğünde deprem üretecek bir fay hattı üzerine kurulmuş olması nedeniyle hem deprem nedeniyle, hem de bir kimyasal sızıntı tehlikesi ile karşı karşıya olduğu da unutulmamalıdır. Tüm bu durumlar birlikte düşünüldüğünde, Anadolu Coğrafyasının içinde ve yakınında bulunan faylar her bir yerleşim alanı için bir tehlike kaynağı olmaya devam edecektir. Bu durum “Anadolunun Batıya göçünün tamamlaması” ile sonlanacaktır. Yani bu durum hem zamana işaret etmektedir, hem de büyük şehirlere yapılan göçün tehlike boyutunu vurgulamaktadır. Bu zaman dilimi ise en az 60 milyon yıla karşılık gelmektedir. Yani en az 60 milyon yıl daha Anadolu Coğrafyasında depremler olmaya devam edecektir. Ancak kent sakinlerinin tersine göçü, bu denli bir zaman dilimini beklememelidir. Büyük depremler meydana gelmeden yapılmalıdır. Bölgesel eşitsizlik koşulları giderilmeden bu durum mümkün olmadığından, tehlike düzeyi ivmelenerek artmaya devam edecektir. Ancak unutulmaması gereken bir diğer husus ise depremi bir rant politikası aracına dönüştürüp, rezerv alan tanımlamasını meşru bir gerekçe ile kullanılması da engellenmelidir.
1509 KÜÇÜK “KIYAMETİNİ” YAŞAYAN İSTANBUL, YÜZYILIN FELAKETİNİ Mİ YAŞAYACAK?
Her büyük deprem sonrası olduğu gibi gözlerin yine ve yeniden çevrildiği yer; Marmara Bölgesi ve özelinde İstanbul şehri olmaktadır Kuzey Anadolu Fayı üzerinde 4 farklı fay segmentinin kırılmasıyla 17 Ağustos 1999 İzmit depremi meydana gelmiştir. Bu deprem sonrasında sıranın “Düzce’de mi? yoksa İstanbul’da mı?” olduğu tartışmaları bilim dünyasında yürütülmüştür. Düzce ise 3 ay sonra Mw: 7.2 büyüklüğünde bir depremle kırılmıştır. 17 Ağustos depremi nedeniyle 5 barlık bir yük Marmara Denizi içinden geçen kuzey kola transfer olmuş, deprem sonrasında meydana gelen artçı depremler ise bu seviyeyi bir üst limite taşıyıp, taşımadığı birkaç bilimsel yayına konu olmuştur. KAF’ın bu bölgede (kuzey kolda) ortalama hareket hızı 20 mm/y’dır. Bugüne kadar Marmara Denizi içinden geçen Adalar segmentine ekstradan 50 cm’lik yer değiştirmeye neden olacak elastik yamulma enerjisi aktarılmıştır. Kırılması beklenen bir fayın zamanını önemi çekti? sorusunu da bu anlamıyla hep gündemde tutmuştur. 24-26 Eylül 2019 Marmara Ereğlisi depremleri sırasında ise Marmara Denizi içinden geçen kuzey kolun ortasında bulunan Kumburgaz segmentine barlık bir yük transfer olmuştur. Bu bölgede deniz içinde toplanan GPS ve diğer Jeofizik veriler yardımıyla bir sismik boşluk tanımlanmış, bölgenin depremsellik açısından sessiz bir şekilde beklemesinin nedenleri bilimsel yayınlarda irdelenmiştir. Marmara Denizi içinden geçen Kuzey kol dışında, Orta kol ve Güney kol olarak adlandırılan iki ayrı fay segmenti dizisi daha bulunmaktadır. Orta kol Almacık Blokunun güneyinde Geyve’de izlenmekte, İznik Gölü’nün güneyinden, Gemlik, Bandırma’dan geçerek Çan’a doğru yol almaktadır. Bu kolda ortalama hareket hızı 5 mm/y’dır. Bu kolun doğusunda bulunan İznik-Mekece segmenti (18 mm/y) ise uzun bir süredir inaktiftir. Gemlik Körfezi ve 04 Aralık 2023 Mudanya açıklarında meydana gelen depremler dışında son 2000 yıldır sessiz bir şekilde enerjisini biriktirmeye devam etmektedir. Kuzey koldaki 20 mm/y’lık hareket hızından çok daha düşük bir hareket hızına sahip olması, deprem tekrarlama periyodunun da uzun olmasının nedeni olarak bilinmektedir. En güneydeki üçüncü kol ise uzun bir dönemdir varlığı tartışmalı olarak belirtilmekte ve daha güneydeki transfer zonu veya kıvrım modeli ile sınırlandırılmaktaydı. Bu koldaki hareket ise 2 mm/y olarak belirlenmiştir. Birkaç ay önce Seyitoğlu ve ark.(2024)’nın yaptığı Jeofizik Sismik Ölçümler ve saha gözlemlerine dayanan yayınları ile Bursa Fayının ya da güney kolun varlığı ve sınırları bilim dünyasına duyurulmuştur. Bu durum ise tüm Bursa şehrinin merkezinden geçen ve 1855 büyük Bursa depremini üretmiş kolun Mw:7.3 büyüklüğüne varan bir tehlike düzeyiyle karşı karşıya olduğunu göstermiştir. Tüm bu durumlarla beraber Marmara Denizi içi ve çevresinde meydana gelen tarihsel depremler incelendiğinde her 250 yılda bir en az 7 adet, Mw:7.0’den büyük depremlerin meydana geldiğini göstermektedir. Bu durum KAF’ın bu üç kolu üzerinde en az daha beş (5) tane daha büyük ve yıkıcı deprem dizinin olacağını göstermektedir.
DEPREM BİR BEKA SORUNU MUDUR?
Anadolu Coğrafyası ve Marmara Bölgesinde meydana gelmiş depremler, sonuçları itibariyle; ülkenin hiçbir sathının anayasal bir hak olan deprem güvenli barınma ortamının tesis edilmediğini göstermektedir. “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır.” sözünü tarihe yazan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün düşmanla savaşarak o sathın korunabileceğini belirttiği ifadesinde, doğayla savaşarak değil, ya da doğanın sadece bir sarsıntısı ile titreşime neden olduğundan bahisle, barış içinde yurtta sulh ortamının sağlanabileceğini de ifade etmek istediğini söylemek yanlış olmayacaktır. Sözlerinin devamında “Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanıyla sulanmadıkça terk edilemez” derken, memleketin tam bağımsızlığına, manda ve himayenin kabul edilemez olduğunu vurgulamaktadır. Savaşta kan ile sulanan topraklar, doğanın bir eseri olan depremle de sulandırılmaktadır. Eğer bu duruma karşı çözüm üretilmez ise bağımsızlığı belki doğrudan işgal edilerek değil, liberal ekonominin en büyük finans silahı olan kapitalle ele geçirmek için beklediği unutulmamalıdır. Bu anlamıyla Marmara Denizi depremleri nedeniyle hayatını kaybedecek yüzbinlerce insanın, yaralanacak milyonlarca insanın, evleri/işyerleri yıkılacak ve/veya farklı düzeylerde hasar alacak yüzbinlerin yanında, milyonlarca insanın tersine göç vereceği bir Beka sorunu olduğu aşikardır. İçeride tüm bu risklere namzet bir satıh ve dışarıda finans-kapitali ile işgal için bekleyen emperyalist sermayenin kentlerimizi yağmalamak için yeniden bir savaş ortamı yaratmak için beklemelerine de gerek yoktur. Doğayla uyumlu yani barış içinde ve deprem öncesinden çözüm üretecek finansal varlığının emekçi/emekli/işsiz/ kent/kır sakilerine ayırmak çözümün yegâne yöntemidir. Bu da kamucu ve merkezi planlı bir ekonomik modelde mümkündür. Ayrıca güvenli konut üretimi için; özelleştirme politikalarından vazgeçmek, denetimi piyasanın değil, kamunun iradesine bırakmak ve en önemlisi artı değer olarak kar’ı değil, hayatı önceleyen bir modelle yönetilen bir ideolojik hat yakalanmadan, içeride depremlerden etkilenen bu sakinleri; ya öldürür, ya da “zede” yapar ve dışarıdan ise işgalin ya da beka sorunun varlığı düşünülmesine neden olur.
DEPREMDEN ÖNCE ÇÖZÜM NEDEN ÜRETİLMİYOR?
Bugünlerde eminim hepimizin temel sorusu; depremin afete dönüştürülmesi sonrasında mı? yoksa afete dönüşmesinin önceden engelleyecek tedbirlerin alınarak mı? kentsel yenileme sürecine gidilmesi meselesidir. Bu sorunun cevabı malumunuz üzere önceden finansal kaynakların bu konuya ayrılmasıyla ilişkilidir. Yani merkezi idarenin depreme ayıracağı bütçe bu konuda esas işaret edeceğimiz nokta olmalıdır. 06 Şubat depremleri nedeniyle yaşanan ekonomik kaybın 120 milyon dolar yani 3. 5 trilyon TL olduğu bir durumda bile 2024 yılı için depreme ayrılan bütçe 1 trilyon 28 milyar TL olarak belirlenmiştir. Bütçenin denk olmaması, toplanan vergilerin % 66’sının üretenlerden alınması ve borçlanma nedeniyle ödenecek faizin bile depreme ayrılan bütçeden büyük olduğu (1 trilyon 250 milyar TL) bir durumda, Marmara Bölgesi’nin ve özelinde İstanbul’un depreme hazırlanacağı iddiasında bulunmak, halkı kandırmakla eşdeğerdir. Bu durum ise merkezi idarenin çözümsüz kaldığı bir durumda, yerel yönetimlerin yerelden kalkınma ve planlama ölçeğinde soruna çözüm üretmede nasıl konumlanacağıyla ilişkilidir. Tam da buradan hareketle, 31 Mart Mahalli İdareler Seçiminde kent emekçilerine büyük bir sorumluluk ve görev düşmektedir. Depreme ayrılmayan bütçeyle yuvalarımızın yıkılacağı ve fiili olmasa da finansal bir işgalin yaşanacağından bahisle; merkezi planlı, kamucu, konut kooperatifini merkeze alan, tüm yapıların güvenliği ve yapı sağlığını izleme konusunda sorumluluk alacak adaylar tercih edilmelidir. Çünkü bu ülkeyi yöneten merkezi iktidar ve ortaklarının depreme yeterli miktarda bütçe ayırmaması nedeniyle; hem toplu sosyal cinayetler gerçekleşecek, hem de dolaylı bir işgal ile beka sorununun yaratılması tehlikesi karşısında; böyle bir suça ortak olunmaması, tam bağımsızlığın tek yoludur.
* Önermiş olduğumuz 3 projemiz TÜBİTAK tarafından reddedilmiştir.
** Doç. Dr. Savaş Karabulut, Gebze Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi, Jeofizik Mühendisi, Deprem Bilimci
Prof. Dr. Mualla Cengiz, İÜC Mühendislik Fakültesi Jeofizik Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi
Referanslar:
Cengiz, M., & Karabulut, S. (2024). A two-stage deformation of the Anatolian Plate deduced from Paleomagnetic signals: The initial age of the Anatolian’s escape. Turkish Journal of Earth Sciences, 33, 1-18.
Seyitoğlu, G., Esat, K., Tün, M., Oruç, B., Pekşen, E., Aktuğ, B., … & Çetinkaya, D. (2024). Newly discovered, the Kayapa-Yenişehir cross-basin fault: As revealed by geological and geophysical studies along the southern branch of the North Anatolian Fault Zone, a possible source of the destructive 1855 Bursa earthquakes. Journal of Structural Geology, 179, 105028.
