Kamil Tekerek
YENİ OSMANLICILIĞIN ÇÖKÜŞÜ ÜZERİNE
AKP iktidarının bugünlere kadar uzanan ve ağırlıklı Ortadoğu merkezli dış politika çizgisinin Yeni Osmanlıcılık üzerine kurulu olduğu herkes tarafından hatırlanacaktır. İktidara geldikten sonra yüksek düzeyde AB’cilik yapan ve emperyalizme tam boy entegrasyonu merkeze alan AKP’nin özellikle Arap Baharı ile birlikte bu çizgiye daha güçlü bir şekilde yerleştiğini bilmekteyiz. Yeni Osmanlıcılık, AKP iktidarına ideolojik olarak bir arka plan sunarken, siyasal olarak da emperyalist yayılmacılığın içerisinde pozisyon almasını sağlamıştır.
Bununla birlikte, iktidarının ilk dönemlerinde AKP ile birlikte gerek toplumsal gerekse siyasal alanda hegemonya kurmaya çalışan liberalizm açısından da Osmanlıcılığa yapılan vurgu önem taşımıştır. “1923’te açılan parantezin kapatılması” paradigmasını savunan liberaller için Yeni Osmanlıcılık, Cumhuriyet’in tasfiyesi ve AKP’nin ümmetçiliğinin farklı bir düzlemde yumuşak bir şekilde yeniden üretilmesinin aracı olmuştur.
Tüm bunların bileşkesinden çıkan sonuç ise, dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun mimarlığını yaptığı “stratejik derinliğin” iflası ve Yeni Osmanlıcılığın çöküşüdür. Bugün başta İdlib olmak üzere Ortadoğu’da yaşananları açıklamak için bu noktanın altı çizilmelidir.
AKP’NİN DIŞ POLİTİKASI VE İDLİB GÜNDEMİ
2014 yılı itibariyle Türkiye ile ABD’nin Ortadoğu politikası arasındaki temel gerilim noktası genelde Kürt meselesi, özelde ise ABD’nin Suriye’de PYD-YPG ile yaptığı işbirliğidir. Bunun arka planında ABD’nin bölge siyasetinde ittifaklar politikasındaki revizyon olduğu hatırlanacaktır. Bu başlığın birkaç tane pratik sonucunun olduğundan bahsedilebilir. Bunlardan birincisi, AKP iktidarı tarafından Türk dış politikasının Rusya ile ABD arasındaki boşlukara oynamaya endeksli hale gelmesidir. Güncel olarak İdlib bu yönelimin sonuçlarının en sıcak hissedildiği yerdir. İkincisi, bu durumun pratik sonucu Suriye’nin kuzeyi siyasetinde ABD’ye kafa tutuyormuş görüntüsü veren AKP iktidarının emperyalizmin bölgedeki tüm yayılma alanlarında sonuna kadar NATO çizgisi ve emperyalist yayılmacılığın lehine pozisyon almasıdır. Bu alanlara en önemli örnekler olarak Libya, Ukrayna, Azerbaycan ve Irak’ın hatırlanması gerekmektedir. Bu noktaların hepsinde Rusya ile karşıtlık ilişkisi mevcuttur.
Bu noktada İdlib, Suriye’deki neredeyse tüm cihatçı güçlerin konumlanma alanı olarak AKP iktidarının dış politikayı kilitlediği bir alan olarak ön plana çıkmıştır. Suriye’deki Esad yönetimine karşı emperyalizm tarafından beslenip büyütülen cihatçı örgütlerin ABD’nin makas değişikliği ile birlikte AKP iktidarının kucağında kaldığı açıktır. Aslında bunlar Türkiye için saatli bir bomba olarak görülmelidir. AKP iktidarının, Rusya ve İran ile birlikte kurulan masa sonucunda ortaya çıkan Astana ve Soçi anlaşmaları çerçevesinde atması gereken bir dizi adımı atmaması ise güncel olarak İdlib gerilimini arttırmaktadır. Atılması gereken bu adımların en önemlileri ise İslâmcı örgütler içindeki “radikal” ve “ılımlı” unsurların ayrıştırılması ve bununla birlikte Türkiye’nin Suriye’de M4 adı verilen önemli bir karayolunun kuzeyine çekilmesidir.
AKP iktidarının kendisi Suriye’deki cihatçıların türevi olan tarikatların koalisyonuna dayandığı ve ABD bu başlıkta AKP’ye “yürü ya kulum” demediği için bu adımlar atılmamıştır. Bu durumun pratik sonucu ise Suriye’de meşruiyeti her geçen gün tekrardan arttıran Esad yönetiminin İdlib’i geri istemesi, Rusya’nın ise bu anlamdaki askeri basıncını arttırmasıdır. AKP iktidarının ve verili durumuyla Türk dış politikasının bu basıncı karşılama şansı bulunmamaktadır. Aynı zamanda ekonomik krizi yönetemeyen, iç siyasette sıkışan AKP iktidarı çıkışı İdlib üzerinden sağlamaya çalışıyor görünmektedir.
Geçtiğimiz ay soluğu Rusya’da alıp Soçi’de Putin ile görüşen Tayyip Erdoğan’ın yürüttüğü pazarlığın İdlib karşılığında Rusya’dan talep edilecekler listesi ile sınırlı olduğunu öngörmek mümkündür. Görüşmede çevirmen dışında Dışişleri Bakanı ve hiçbir bürokratın bulunmaması ortada akıl, siyaset ve diplomasi dışı bir süreç olduğunun göstergesi olarak okunabilir. Erdoğan’ın bu görüşme ile birlikte, İdlib’den çekilme karşılığında; Rusya’dan düşük ücretle doğalgaz anlaşması talebinin ve Suriye’nin kuzeyine dönük kısmi bir askeri operasyon arayışına yeşil ışık beklentisinin olması muhtemeldir. Son günlerde yaşanan gelişmeler de bu yöne işaret etmektedir.
FIRAT’IN DOĞUSUNDAN BATISINA UZANAN HAT
Tüccar siyaseti ve kendi çıkarları için her şeyi yapabilecek AKP iktidarı açısından İdlib gündeminin can simidi olup olmayacağını zaman gösterecek. Ancak özellikle, Kürt meselesi üzerinden iç siyasetin konsolidasyonu olarak kullanılmaya çalışılan Suriye’ye dönük askeri operasyon gündeminin artık bu toplumda ne kadar karşılığının olduğu ve AKP’nin yaklaşan seçimler öncesinde bundan ne kadar nemalanabileceği tartışma konusu. Rusya ile YPG arasında ilişkinin olduğu Tel Rifat bölgesine dönük yapılması planlanan operasyonun, Rusya’nın onayı olmadan ve hava sahası açılmadan yapılması imkansız. Eğer ki, AKP iktidarı bu adımı atarsa Türk askerleri doğrudan hedef haline gelecektir. Diğer taraftan ise Suriye yönetiminin ve Rusya’nın İdlib’deki cihatçı oluşumlara daha ne kadar tahammül edeceği ise önem taşıyan bir diğer başlıktır. Bunun alternatifi olarak Fırat’ın doğusunda Türkiye’nin kontrol ettiği bölgeleri birleştirmeye dönük bir harekatın da ABD ve Rusya’nın onayı olmadan hayata geçirilmesi kuşkulu. Tüm bunların bileşkesinde Türkiye’nin Suriye’de işgalci olarak nitelenmesini kuvvetlendirecek her türlü başlığın Türk dış politikasının verili meşruiyet çizgisi ile taşınması zor görünüyor.
İdlib üzerinden yapılmaya çalışılan anlaşma aslında AKP iktidarının ne kadar sıkışmış olduğunun bir göstergesidir. Bir tarafta Rusya ile anlaşmaya çalışan, diğer tarafta ABD’ye kafa tutma görüntüsü veren ama NATO onayını arayan AKP iktidarı, son olarak Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda Türkiye’nin Suriye’de işgalci olarak nitelenmesine ve Çin’le bile gerilim çıkmasına neden olmuştur. Bu durum Türkiye’nin dış politikasının AKP elinde geldiği yeri göstermesi açısından önem taşımaktadır.
“OSMANLI TORUNLARI”NIN VİYANA SÖZLEŞMESİ İLE İMTİHANI VE TEZKERE GÜNDEMİ
Geçtiğimiz hafta Osman Kavala’nın serbest bırakılması konusunda çağrı yapan on büyükelçi üzerinden açılan gündem, Erdoğan’ın büyükelçileri “istenmeyen kişi” ilan etmesi ve sonrasında yaşananlar AKP’nin dış politikasının ne kadar zayıf olduğunun önemli bir göstergesi olarak ortaya çıkmıştır. Bir yanda Erdoğan’ın kontrolsüz çıkışı, diğer tarafta ise bu durumun devlet içerisinde krize dönüştüğüne dair belirtiler yine emperyalizmin sürece müdahalesini kuvvetlendiren birer faktördür. Yapılan açıklama geri çekilmeden Viyana Sözleşmesi’ne atıf yapılması, Erdoğan’ın söylemini geri çekmesine yetmiş görünmektedir.
Bu durumdan istifade ederek puan kazanmaya çalışan AKP iktidarı, tezkereyi uzatarak Suriye’ye dönük askeri harekat gündemini sıcak tutmaya ve olası bir operasyonla iç siyasette milliyetçiliği yükseltmeye yüklenmektedir. Ancak bu çizginin yukarıdaki bahsettiğimiz İdlib gündemi hesaba katıldığında başarı şansı olmadığını ve son tahlilde Türk askerinin kanı üzerine kurulu bir siyaset olduğunun hatırlanması önem taşımaktadır.
Viyana kapılarına dayanan Osmanlı’nın torunları olmakla övünen AKP iktidarının çöken Yeni Osmanlıcı siyasetinin bakiyesinden kalan Suriye siyaseti bugün ülkemizin geleceğini tehdit etmektedir. Bu durumdan çıkış için emperyalizme ve gericiliğe karşı mücadelenin yükseltilmesi, her türden milliyetçiliğin reddedilmesi ve emekçi halkların ortak kurtuluş yolunun çizilmesi gerekmektedir.

