Gündem

Bir güzel adam: Metin Çulhaoğlu

Gazi Can

Yeni Ülke Yayın Kurulu, benden Metin abi (Metin Çulhaoğlu) hakkında bir yazı kaleme almamı istediğinde çok fazla tereddüt ettim. Ama böyle bir yazıyı yazmanın benim için her şeyden önce insanî bir zorunluluk olduğunun da farkındayım. Tereddüt edişimin nedenine gelince, Metin abinin onu uzaktan ya da sadece yazılarından tanıyanların tahmin edemeyecekleri kadar teorinin griliğinde ele alınamaz bir güzel insan, bir güzel abi olmasından kaynaklanıyor. Bu durum, onunla 1996 sonbaharında 20’li yaşların başlarında kesişen yolumun, 19 yılını aynı örgütsel yapılarda önce yoldaşlıkla başlayıp arkadaşlık ve dostlukla ilerleyen, sonraki 7 yılında ise farklı örgütlerde olsak da dostluk ve kadirşinaslıkla devam eden geçmiş zamanın birikim ve anıları içinden kafamı zor kaldırmama neden olurken; onun hiç de haz etmeyeceği vıcık vıcık bir “şairsellik” ve duygusallıkla dolmuş bir yazının ortaya çıkmasına yol açmasından ürktüm. Öyleyse ikisi arasında salınımlı dengeyi bulmak en doğrusu olacak. Ne kadar bulabilirsek.

Kendisi hakkında Türkiyeli tüm sosyalistlerin hemfikir olduğu ortak nokta, onun marksist birikiminin genişliği ve derinliğidir. Kişileri yaratan koşullara kendisi de pay verirdi, tıpkı kendisinde olduğu gibi. 68 kuşağının içinden gelmesi, dünya ve Türkiye’nin içinden geçtiği onca sosyal-ekonomik-politik sürecin elbette ona kattığı değerler vardı. Fakat 68 öykünmeciliğinin ve anlatısının sürekli tekrarlanmasından hep rahatsızlık duymuştu. O hep ileriye bakarak, anın, somut olanın olgu ve ilişkilerini tarihsel bağlamlarına oturtarak, Marksizmin soyut kategorileri ile işleyerek ilerinin somut çözümlerinin aranışındaydı. Onu belki de çok değerli kuşaktaşlarının birçoğundan ayrıksı kılan da “şablonların dışında” marksist yönteme dair inanılmaz parlaklığıdır. (ustalık diyemiyorum, çünkü ustalık belirli yetkinleşme süreçlerini içeren bir durumdur. Nasıl ki tarihsel olayların seyrinde “özel” kişiliklerin etkileri göz ardı edilemez ise kimi kişiliklerin oluşumunda da nesnel koşulların etkisinin yanı sıra onlara özgü bir “oldu”luk halinin varlığı tartışılabilir). “Milli demokratik devrim tezlerini okuduğumda, sıçramaları kopuşları yok sayan bir doğrudanlık görmüştüm o yaşlarda”, diyebilecek kadar zamanın birçoklarından ayrıksılaşmış, Sadun Aren ve Behice Boran hocaların izinden sosyalist devrimci olarak yoluna devam etmeye karar vermiş, aynı hocaların çizgisinden ise bu kez daha da solda olarak sosyalist iktidar kopuşunda önemli bir rol oynamıştır. 

Esasında bu kopuş yeni bir geleneğin kuruluşunun ilk adımlarıydı. Kendi siyasal-düşünsel hayatında yaşadığı ve sonrasında da yaşayacağı bu kopuşlar, marksist yönteme dair yaklaşımdaki süreklilik kopuş diyalektiğini ele alışındaki gibidir dersek abartmış sayılmayız. Her kopuşu, içerip aşan bir sürekliliği barındırmaktadır. Nitekim düşünsel siyasal hayatının daha ilk olgunlaşma evresinde, Sovyet Deneyiminden Siyaset Dersleri ile, Gorbaçov’un yıkıma doğru götürdüğü Sovyetler gerçeğini görmezden gelmemiş, sorunun kaynağında ideolojinin yeniden üretilememesi, ideolojikleştirememe, yeni insan’ı yaratamama gibi faktörlerin tarihsel birikmiş sorunların merkezi ağırlığını oluşturduğunu işaret edebilmeyi hem Sovyetik hem de Stalinci kalarak başarabilmiştir. 

Metin abi, Marksist yönteme dair Tarih Türkiye Sosyalizm’de, Bin Yılın Eşiğinde Marksizm ve Türkiye Solu’nda, Gelenek ve Sosyalist Politika dergilerinde yazdığı onlarca makalede de bu kez ustalıkla çok önemli kuramsal girdilerde bulunmuş, süreklilik-kopuş diyalektiğinin, senkroni diyakroni dikotomisinin, eşitsiz ve bileşik gelişimin, özne-nesne ve parça-bütün ilişkiselliğinin tarihsel ve güncel bağlamlarıyla somut durumun analizi için nasıl uygulanabileceğinin örneklerini serimlemiş, dersini vermiştir. Marksist teoriyi olmuş bitmiş bir yapı olarak değerlendirmedi, bu bağlamda marksizmin klasik kavramlarını yeni bağlamlara uyarlamaya çalıştı, marksist teorinin boşluklu alanlarını hiç geri basmadan saptamaya çalışarak, buralara dönük üretim olanaklarının arayışına girdi. Örneğin klasik işçi sınıfı tanımlarını daha geniş bütünlük içerisinde ele alarak, toplumsal proletarya tanımlamalarıyla marksist/leninist siyasetin tıkanma alanlarına çözüm önerileri getirmeye çalıştı. Öte yandan Batı marksizminin bütün olarak reddine karşı çıkarak onun sorunlu alanlarının tespitine ve eğer bir hesaplaşma yapılacaksa bu sorunlu alanlar üzerinden bir hesaplaşmanın yapılması gerekliliğine işaret ederken, Batı marksizminin marksist çözümlemede sunduğu kavramsal araçsal olanaklara da işaret etti. Bu yanıyla da Ortodoks Marksizm’de de özel bir yer edindi. Bizlerden çok sonraları bir gün, eğer Türkiye Marksizm’i diye bir şeyden bahsedilecek ve yazılacak olursa, o elbette ismi açık ara en önce yazılacak marksist teorisyen olmayı çoktan hak etmişti.  

Türkiye solunun teoriyle olan mesafesinden, ilgisizliğinden hep sıkıntı duymuştu Metin abi. Gerek teorik alanlarda gerekse siyasette ilerletici ve yaratıcı polemiklerin var olmasını hep istedi, kanımca bu tür polemiklerin “doğruda durmanın felsefesi”ni üretirken bir tür kontrol listesi olabileceğini de düşünürdü. Kurucularından olduğu Gelenek dergisinin ilk yedi yılında ve devamında BSP, ÖDP süreçlerinde yayın hayatını sürdüren Sosyalist Politika dergisinde kimisi polemikleri de içeren, post-marksist, post-modernist, yeni solcu, sivil toplumcu fikirlere ve girdilere karşı referans noktası değerinde makaleler yazdı. Seminerler verdi. 

Sadece bir kere bir eğitimde, seminerde, toplantıda, mekânda görmeniz Metin abinin o büyük isminin, derinliğinin ötesine geçen mütevaziliğini hissetmenize yeterdi. Mütevaziliği ise iddialılığını hiç gölgeleyemezdi. Çat kapı akşamların birinde “abi, bizim dergide belki yayınlanır diye Aydınlanma ve AKP Türkiye’si konulu bir yazı yazdım, genel yayın yönetmenine bahsettiğimde ‘Metin Çulhaoğlu’nun kavramları üzerinden yazacaksan bir ara bakalım’ dedi, deyince. ‘Ne demekmiş, Çulhaoğlu’nun kavramsal çerçevesini aşmak, o kadar kolay değil… Bu kadar da iddialı söylüyorum… neyse bunlara takılmayalım…” demişti. Bu tavırda iddialılığını rahatça ortaya koyabilecek kadar iddia sahibi olabilmek, kişilere, kişiliklere takılmadan teori ve siyaseti önceleyebilmek yatıyordu.

Metin abinin mütevaziliği, onu, dokunulabilen gerçek bir insan yapıyordu. O da ürettikleri ve yazdıklarının dışında sohbetleriyle de birçok solcunun hayatına dokunabilmişti. Bir biçimde hayatlara dokunabilmeyi sevdiği içindir ki belki de hep yerli ve özgül olanı aradı. Siyasetin ve işçi sınıfının öncülüğünü üstlenerek onun siyasetini üreten örgütün/partinin de “özgül bağlamlı bir devrim” stratejisi geliştirerek sosyalizm ideolojisinin egemen ideolojide geniş yarıklar açabileceğini, böylece sınıfın da salt toplumsal öznelik konumundan çıkarak, partisiyle birlikte siyasal özneliği gerçekleştirebilerek toplumsallaşmanın yaşanabileceğine işaret etti. Hayatını düşüncesi gibi, düşüncesini üretimine emek verdiği siyaseti gibi, siyaseti de hayatı gibi yaşamaya çalıştı. Ya da ne bileyim birçok vektörel bileşimin birbirini karmaşık bütünde belirlemesi gibi bir şeydi, tıpkı teorisini çok iyi yaptığı marksizm gibi. Ancak son durumda üst-belirleyeni hep siyasal örgütlülük olmuştu. Teorisyen, sosyalist siyasetçi kimliklerinin dışında, aydın kimliğiyle de hep örgütlü kalmayı önemsedi. 

Teori, ideoloji ve siyaset, örgütlü bir zemindeki ilişkiselliği ile anlam ve değer kazanıyordu düşüncesinde. Siyasal ve örgütsel bağlanmanın aydını sığlaştıracağı yönlü söylemlere pek fazla prim vermedi zira. En başta genç sosyalistlere, ilk önce anlatmaya çabaladığı şey siyasal bağlanmanın örgütsel bağlanmayı öncelemesi, belirlemesiydi. Ancak bu özü kavradığında insan, sosyalizm mücadelesinde uzun soluklu olabilirdi. Ölümünün ardından yapılan anma toplantısında ailesi, dostları, solcu akademisyenler (maalesef akademik çevrelerde değer ve saygı görebilmek de çok az marksist-leninist’e nasip olmuştur. Böyle olduğu için de ne mutlu ona diyebiliyorum sadece) ve son beş senede aynı partide yer aldığı yoldaşları dışında, dönem dönem aynı kortejlerde yürüdüğü tarihten süzülüp gelmiş çeşitli sosyalist partilerden, kuruluşunda en büyük katkıyı ve emeği koymuş olduğu sosyalist-devrimci hattın bugün de taşıyıcısı olan komünist partilerden yüzlerce devrimcinin, sosyalistin, komünistin ona veda için buluşabilmesinin en büyük nedenlerinden biri de Metin abinin ısrarla vurguladığı ve uyguladığı (ve evet bazen acı verse de) bu reçete idi, kanımca.

Nitekim, Metin abi, bir tür örgüt fetişizmiyle örgütü devrim için araçtan ziyade amaç haline getirmenin sosyalist insanda ve sosyalizm mücadelesinde yaratacağı deformasyonların her daim farkında olmuştur. Ödünsüz sahiplendiği leninizmin salt örgüt teorisine, örgütsel dar pratikçiliğe indirgenmesinden hep rahatsız olmuş, buna karşı durmaya çalışmıştı. Leninizm’i toplumsal formasyonun karmaşık bütünselliğinde, siyasal öznenin toplumsal özneyle ilişkilenimi ve karşılıklı belirlenimi için uygulayabileceği biricik sosyalist siyaset biçimi olarak yorumluyordu. Biricikti çünkü “siyaset” ancak kapitalist toplumsal formasyonun aşılabildiği dolayısıyla marksizminde aşıldığı bir evrede aşılmış olacaktı. Asıl olan marksist yöntemle bütünü kavrayabilmek, Leninizm’i bu topraklar özgüllüğünde yeniden üretmekti ezcümle. 

Ha unutmadan belki de malumu olduğu üzere rakıyı severdi, bence rakı da onu severdi, neden sevmesindi ki, rakı da bu sayede teoriye, siyasete, hayata bir değer katardı Metin abi aracılığıyla. Tanıdığım en güzel rakı içen adamdın be Metin abi. İstediğin gibi yaşadın, mücadele ederek, yazarak, anlatarak, büyük insanlığın mücadelesinde bir nokta (ama büyük ve derin bir nokta) olarak, taş taşıyarak. İstediğin gibi öldün abi, ayakta. Bizlere bıraktığın ve kattığın her şey için, fenerimizi tekrar ve tekrar nasıl yakabileceğimizi gösterdiğin için sonsuz teşekkürler. Sevgiler. 

Ali Önder abime de kucak dolusu sevgiler. Sizleri özleyeceğim, özleyeceğiz…

Comments are closed.

0 %