Manşet

Yerel yönetim mi, yerel demokrasi mi?

Prof. Dr. İzzeddin Önder

Kapitalizm bir sistem olarak hâkimiyetini sürdürürken aynı zamanda meşruiyetini de sağlayabilmek için, toplumlara çok çeşitli elma şekerleri sunar. Örneğin, kamusal sigorta sisteminin yaygınlaştırılarak güçlendirilmesi yerine, ‘temel vatandaşlık geliri’ ya da istihdam sorununu çözeceği aldatmacası altında ‘mikro kredi sistemi’ gibi öneri ve uygulamalar kapitalizmin her sıkışıklığında vitrine konulan uygulama ya da önerilerden bazılarıdır.

Dünyada eşi benzeri görülmemiş bir ‘tek-adam sistemi’ ile ülkemiz giderek koyulaşan bir despotik rejime sürüklenirken, tam da zamanlamasının uygun olacağı anlayışıyla, yerel demokrasi görüşü öne çıkarılmakta ve demokrasi adına bu konularda toplantılar yapılmakta ve tartışmalar yoğunlaşmaktadır. İlk bakışta fevkalade demokratik örgütlenme ve siyasete katılım konusu olarak görülebilen yerel yönetim ve yerel demokrasi görüşü, ancak ciddi bir çözümleme ile gerçek niteliğine bürünebilir.

Peki, nedir yerel yönetim ve yerel demokrasi anlayışı? Hangi ihtiyaçtan doğmuştur? Yerel yönetim/demokrasi anlayışı, daha çok üniter devlet sistemlerinde merkezi yönetimin yerel mahallerin ihtiyaçlarını bilemeyeceği ve isabetli kararlar alamayacağı görüşünden kaynaklanarak, siyasi karar mekanizmasında merkezi idare kararlarının yanında ve ona tamamlayıcı olarak yerel yönetim kararlarının da başat olması gerektiği görüşüne dayandırılır. Kapitalizmin dar anlayışı çerçevesinde yerel yönetimler kesinlikle yerel demokrasi anlamına gelmeyeceği gibi, hatta Habermas’ın “kamusal alan” anlayışının maddi oluşum koşuluyla da uzaktan yakından ilgili görülemez. Ana konuya girmeden önce, halen var olan yerel yönetimler sistemimize bir göz atalım.

Ülkemizde kamu yönetim şablonunda yer alan yerel idare modelinde, belediyeler, İl Özel İdareleri ve köyler, tipik yerel yönetim niteliğinde kuruluşlardır. 2012 yılında yayınlanan yasa ile İl Özel İdarelerinin tüzel kişiliği büyükşehirlerde kaldırılmış olup, halen 51 ilde İl Özel İdareleri faaliyette bulunmaktadır. Eski dönemlerde ilkokulların yönetimi İl Özel İdarelerinin uhdesinde iken, günümüzde bu duruma son verilmiştir. Genel olarak ülkemizde uygulandığı şekliyle, kuvvetler ayrımı ilkesi yerine tek adam uygulanmasıyla koyulaşan yönetim sisteminde demokrasi açısından genel demokrasi konusu dahi lüks kalır, nerede kaldı ki, yerel yönetimler ve yerel demokrasi konuları!

Sürdürülen tartışmalar düzeyinde yerel idarelere verilen tipik örnekler arasında, yerel halk meclisleri ve/veya belediye gibi yerel idarelerin toplantılarının aleni olması ve halk meclisleri kararlarının yerel idarelere aktarılarak, genel kararlarda halkın düşüncelerinin de yer almasının sağlanması gibi konular bulunur. Bu sistem mekanik anlamda yerel görüşü yansıtıyor olmakla beraber, kamusal görüşün ideolojik kirlenmesi/saptırılması nedeniyle gerçek anlamda halk yararı doğrultusunda yerel demokratik yönetim biçimi olarak görülemez.

Yerel yönetimle/karar görüşünü tartışmanın odağına koyarsak, birincisi toplumsal bilinç ve kararların oluşumunda gerçek demokrasi ortamının bulunması meselesi, ikincisi ise toplumsal kararların siyasete iletimde devamlılık meselesi olmak üzere iki konuyu detaylı olarak irdelememiz gerekir. Gerçek anlamda demokrasi konusunun tartışılması için toplumun üretim ilişkisi alt-yapısının odağa yatırılması ve gelir dağılımı meselesinin ele alınması olmazsa olmaz koşuldur. Mesele şudur ki, günümüz toplumlarında anlamlı demokrasi tartışmasının yapabilmesi için 1789 Fransız Devriminin ‘özgürlük-adalet-kardeşlik’ üçlemesiyle tarih sahnesine kazandırdığı ‘siyasi demokrasi’ anlayışına sadakatle yapışmak yerine, 1840’lardan sonra İngiltere’de başlamış ve sanayi devrimi ile gündeme gelmiş olan ‘ekonomik demokrasi’ anlayışının öne çıkarılması gerekmektedir. Üretim araçları ve ekonomik karar sahibi sermaye, sistemin bekçisi siyasi erk ile elele verip medya, akademi, hatta hukuk sistemini baskı altına alıp toplum üzerinde hâkimiyet kurduğu koşulda, halkın seçme ve seçilme hakkı olsa dahi, bu haklar göstermelik olmanın ötesine geçemez. Zira böylesi örtülü baskı sisteminde bireyler kolaylıkla seçime aday olamayacağı gibi, kirlenmiş sermaye bilinciyle kendi çıkarları doğrultusunda gerçek anlamda özgür seçmen dahi olamazlar. Sermaye ideolojisinin toplum üzerine kâbus gibi çökmesi koşulunda yerellik, hatta halk meclisleri dahi gerçek anlamda halk çıkarı doğrultusunda demokrasiyi sağlanamaz. Bu koşullarda halkın düşüncelerini siyasete ulaştırabileceğinin düşünüldüğü sivil toplum kuruluşları da şeklî halk kuruluşu olmaktan çıkar, organik anlamda sermaye ideolojisinin başat olduğu ‘sermaye toplumu kuruluşu’ na dönüşür. Böylece siyasal anlamda şekli demokrasi sağlanmış, fakat gerçek ekonomik demokrasinin önüne aşılması zor bir bariyer inşa edilmiş olur. Bunun sebebi, sermayenin özel mülkiyette olduğu koşulda, haklarına yabancılaşan bireylerin sermaye ideolojisi kalıplarında, hatta mutlu dahi olarak karar alıyor olabilmesidir. O nedenle, yerel yönetimler meselesinin havada uçuşan parlak ifadelerle soyut tartışılmasının sermayeye hizmet eden sentetik yapılanmadan çıkarılıp, organik yapılanmaya dönüştürülmesinin yolunun açılması, tartışmaların soyut söylem düzeyinden, somut eylem düzeyine indirgenmesiyle olasıdır. Bunun koşul da üretim araçları mülkiyetinin kamusallaştırılmasıdır.

Gelir dağılımının farklılaşması ya da görece dengelenmesi demokrasi ve özgürlük alanında çok önemli bir koşul olmakla beraber, ideoloji oluşumu ve onun üzerinde yükselen tartışma düzeyinin sermaye hâkimiyetinde olması nedeniyle, salt gelir dağılımının düzeltilmesi somut tartışma düzeyi sağlanması açısından yeterli değildir. Çünkü bireylerin ya da yerel toplumların birbirinden fazla farklı olmamasının en önemli sebebi, gelir dağılımından çok, tüm düşünce alanlarını kapsayan sermaye ideolojisinin başatlığıdır. Zira elit kesimler ‘sermayeleşmiş biyolojik varlık’ olarak sermaye ideolojisini açık savunmaktan ziyade, toplumun tüm bireylerine, bizatihi onların öz-çıkarları olarak bilinç-altına sokarak, onlara savundurtur. Böylece oluşturulan homojen görüş kalıplarının yerelde temsili, şekli demokrasi niteliğini aşamaz.

Özellikle gelişmekte olan kapitalist ekonomilerde yerel demokrasi uygulaması gelir dağılımını bir derece düzeltirken, tam da bu sebeple, sermaye birikimi aleyhine sonuç oluşturduğu görüşü kara propaganda olarak sermaye tarafından yaygınlaştırılır. Sermaye ve elit kesimlere göre, özellikle kalkınma aşamasını henüz tamamlamamış toplumlarda yerelleşme konusunda sosyo-politik konular ekonomik konularla çatışmalıdır. Bu iddia aynen ücret artışlarının enflasyona yol açtığı savı kadar geçersiz ve komiktir. Yatırım, emek sömürüsü sonrası arta kalan artık değerden yapıldığına göre, yatırım fedakârlığının zaruri gereksinimlerini kısma pahasına emek kesiminden değil, lüks harcamalarını kısma pahasına varsıl kesimden gelmesi sosyal adalete daha uygundur.

Üretim araçlarının kamulaştırılmasına gidilmeden kurulan ve/veya güçlendirilen yerel yönetimler, tartışma ortamının geliştirilmesi, siyasete müdahale, hatta sermayenin mülkiyet biçimi üzerinde tartışmalara yöneliş gibi konulara kapı aralanmasında faydadan uzak olmayacağı da bir gerçektir. Hatta bu tür tartışmaların ağırlıklı olarak siyaset yapılış şekline yönelik olması, zamanla toplumsal bilinci siyasetin özüne yöneltebileceği dahi düşünülebilir. Ne var ki, aynı mantıkla, yerel yönetim tartışmalarının var olan siyasi yapılanmayı ve işleyiş biçimini güçlendirebileceği de gözden uzak tutulmamalıdır. İki tarafı keskin bıçağın hangi yöne evirileceği meselesi ucu açık politik tartışma konusudur.

Comments are closed.

0 %