Profesör Daron Acemoğlu ve son kitabı üzerine

İktisat Sayı 37 (Ekim-Kasım 2026)

Prof. Dr. İzzeddin Önder

Daron Acemoğlu, son kitabı ve yazdığı bazı yazılarıyla kimi akademisyen dostlarının ve The Economist dergisinin oldukça şiddetli hücumuna uğradı. Acemoğlu, Nobel ödülünü aldığında da benzer eleştirilere muhatap olmuş idi. Bu durum “meyve veren ağaç taşlanır” sözünü mü kanıtlıyor, yoksa eleştirilerde haklılık payı var mı? Bu sorulara yanıt bulabilmek için önce Acemoğlu’nu yakından tanıyalım, sonra da konuya ve eleştirilere eğilelim.

Profesör Daron Acemoğlu’nu, 2024 yılında, Simon Johnson ve James Robinson ile beraber, kurumların ulusların refahını nasıl etkilediği konusundaki çalışmaları ile Nobel’e hak kazanmış, Türkiye doğumlu Harvard Üniversitesi iktisat profesörüdür. Acemoğlu, son seçimlerde CHP’nin danışmanlarından biri olarak da atanmış idi. Geçen eğitim yılı sonunda Koç Üniversitesi mezuniyet töreninde de konuşmuş olan Acemoğlu, kökü Türkiye’de olan bir akademisyendir. Profesör Daron Acemoğlu, son çalışması olan Hangi Liberal Demokrasi (orijinal adıyla: What Happened to Liberal Democracy) başlıklı kitabını, harika bir vefa örneği olarak, “İrma ve Kevork’a, bu kitabı onlarla paylaşmayı ne kadar çok isterdim.” ifadesiyle anne ve babasına armağan etmiş bulunuyor. Kevork Acemoğlu, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde profesör idi. Fevkalade can dostu olan Kevork, aramızda “Kevork abi” olarak bilinirdi. İrma ise, Daron’un annesi olsa gerek. Evet, bu iki kişi keşke oğullarının bu mutlu gününü görmüş olsalardı!

Konuya, Profesör Acemoğlu’nun Hangi Liberal Demokrasi (orijinal adıyla, What Happened to Liberal Democracy) başlıklı kitabından başlayalım. 500 sayfaya yaklaşan kitap 10 bölüm içinde, önce liberalizmin gerekliliğinden söz ediliyor, liberalizmin başarı ve başarısızlıkları üzerinde duruluyor, algoritmalar çağında liberalizmden söz edilip, son bölümde de işçi sınıfı liberalizmi konusuna girip, kitap sonlandırılıyor. Profesör Acemoğlu, kitabında, sona doğru ve aşırı yer ayırmadan yapay zeka (YZ) konusuna da yer veriyor. Acemoğlu, kitabının emekçilere ayırmış olduğu son ‘Gelecek için bir işçi sınıfı liberalizmi’ başlıklı alt-bölümünü şu ilginç satırlarla sonlandırıyor: “Özgürlüğü savunmak bizlere düşüyor, özellikle de bu kitapta altını çizdiğim liberalizmin temel değerleriyle uyumlu olanlara. Bu görevi başarıyla yerine getirirsek, yalnızca azınlığa değil, çoğunluğa da hitap edecek kadar güçlü bir işçi sınıfı liberalizmi inşa edersek, o zaman liberalizm yeniden gelişebilir: Geçmişin bir kalıntısı olarak değil, gelecek kuşaklar işin özgürlük, eşitlik ve demokrasinin ortak bir mirası olarak. Liberalizm tekrar yükselecekse, merkezinde işçi sınıfı olarak yükselmelidir.” (s. 333)

Hangi Liberal Demokrasi başlıklı kitaba ve The Economist ve diğer yerlerde yapılmış eleştirileri de dikkate alarak değerlemelerimizi şu başlıklarda toplayabiliriz. Önce genel eleştirilerden söz etmem gerekirse, akademi camiasının Acemoğlu’na yönelttiği genel eleştiri başlıca iki noktada toplanabilir. Kendisinin bulunduğu kurum ve mevki itibariyle son kantitatif tekniklere vakıf olduğu hakkında bir kuşku bulunmamakla beraber, eserlerinde yaygın olarak tarih ve edebiyat alanındaki eserlere atıf yaparak, konunun fazla derinliğine inmeden örneklerle geçiştirdiği dillendirilmektedir. Örneğin, toplumsal nüfusun gelişiminde genç nüfusun oranının azalması, ekonomilerin kalkınma ve geri kalmalarında kurumların rolü oldukça eleştiri almış tezlerindendir. Son kertede en ciddi eleştiriyi yapay zekâ ve demokrasi, yapay zekânın yaratabileceği sosyal maliyetler, yapay zekanın denetlenmesi sorunu ve zarureti konuları almıştır. Hatta o kadar ki, Acemoğlu, “Dünyanın en etkili iktisatçısı kötü şekilde ikna edici olmaktan uzaktır” şeklinde fevkalade kırıcı eleştirilere de maruz kalmıştır. Kurumlar ve ekonomik kalkınma ile ilişkisi konusunda Acemoğlu’na yöneltilen eleştiriler de ciddi boyuttadır. Şöyle ki, özellikle Nobel ödülüne layık görülen kurumlar ve ekonomik kalkınma meselesinde, sonucu varsayım olarak kullandığı görüşü ileri sürülmüştür. Gelişmiş kurumların mı ekonomik gelişme yolunu açacağı, yoksa gelişmişliğin mi kurumsallaşma yolunu açacağı tartışmalıdır. İktisat yazımında, yöntemsel açıdan, “araçsal değişken” (instrumental variable) olarak ifade edilen bir regresyon modelini biraz yersiz kullanıldığı itirazı yapılmaktadır.

Anlaşılan, bu konu akademi dünyasında daha tartışılacaktır. Acemoğlu’nun son çıkışlarına yönelik The Economist’in ve diğer olumsuz tartışmaları, dünyanın içinden geçtiği ve yöneldiği ekonomik koşullarda yararlananlar ve zarar görenler bağlamında ele almanın, hele de The Economist dergisinin küresel kapitalizmdeki misyonunu dikkate alarak konuya yaklaşmanın yararlı olacağını düşünüyorum.

Profesör Acemoğlu’nun anlatımı ile, liberalizmin çöküşü; sanayinin çöküşü neticesinde işgücüne olan talebin zayıflaması, finans piyasasının artık değerle beslenememesi sonucunda finansal krizlere sürükleniş, Baumol etkisi olarak bilinen farklı sektörlerdeki verim farkından kaynaklanan sinsi enflasyon olgusunun ortaya çıkması, Çin’in neredeyse dünyanın sanayi fabrikası konumuna gelmesi, uluslararası holdinglerde yaşanan önlenemez yükselme eğiliminin neredeyse insan hakları gibi moral değerleri ezerek hızla gelişmeye yüz tutması süreçleri etrafında şekillenerek gerçekleşmiştir. Ve tabii, Acemoğlu’nun The Economist ve yandaşların nasırına bastığı konu, teknolojinin denetimsiz yaygınlaşarak insan hakkı ve sair birçok alanda çok geniş tahribata yol açması ve daha da açacak oluşu yanında özellikle de denetlenmediği koşullarda yapay zekânın yaratabileceği sosyal maliyetler görüşü olmuştur. Trump’ın, Elon Musk dışında dijital kurumlar patronlarını masa başına aldığını düşündüğümüzde, yapay zekâ konusu, emekçiler konusu, demokrasi konusu tabi ki şiddetli eleştiri almaya mahkûm olacaktı! Eleştirilere baktığımızda, derhal şu tipik ‘eleştiriyi savıcı sahte müdafaa sözcüğü ’nün devreye girdiğini görüyoruz. Örneğin, yapay zekâyı denetleme konusunda, “kim denetleyecek, kimin kararı…vs” gibi tamamıyla akıldan yoksun ve iddiayı gerekçesiz savma amaçlı olduğu belli laf kalabalığında öteye gitmeyen göstermelik iddialar halindedir.

Acemoğlu’nun tezleri ve ona yöneltilen itirazları topluca ele alarak konuyu bitirebiliriz. Acemoğlu benzer tezleri Koç Üniversitesi mezuniyet töreninde de ifade etmişti. Muhtemeldir ki, değerli okurlardan bir kısmı bu konuşmayı da dinlemiştir. Bu veriler ışığında kişisel düşüncem odur ki; birincisi, sistemin hâkim kurumlarında hocalık görevini yapan Acemoğlu böylesi gevşek eleştiriden başka bir şey yapamaz. Zira Acemoğlu da bilir ki, şu anda kadrosunda bulunduğu Harvard Üniversitesi, bir zamanlar kadrosundaki Paul Sweezy ’yi komünistlikle suçlayarak kadro dışı etmişti. Paul Sweezy, Paul Baran ile ünlü Monopol Sermayesi (Monopoly Capital) kitabını yazarak, gelişmiş ekonomilerin geri bıraktırılmış ekonomileri ezerek yükseldiklerini bizlere anlatmışlardır. Acemoğlu liberalizmin olumlu tanımını yaparken, aksi akımları şöyle tanıtmaktadır: “faşizm, otoriterlik, Marksizm, komünizm, sağ ve sol kimlik temelli ideolojiler de buna dahildir.”(s.14) Görüldüğü üzere, burada kapitalizmin insan düşmanı patolojik akımları ile insanı sermayenin baskı ve zulmünden kurtaran sol akımları bir araya koyması Acemoğlu’nun isterseniz fikir karmaşası deyin, isterseniz bilinçli tercihi deyin, her hal ve durumda düşünce çarpıklığının tipik göstergesidir. Acemoğlu’nun, tipik bir Anglo-Sakson ekonomisti olarak ne liberalizmin oluşumunu ne de tedrici çöküşünü anlamış olduğu söylenemez. Çünkü hocanın analizlerinde sermaye dokusu gereği kadar ele alınmamış olduğu gibi, sermayenin amorf yapısında devamlı birikim ve dönüşüm kuralı görülmemektedir. O zaman, ne kapitalizm tarihsel olgu olarak görülür ne krizler anlaşılır ne neoliberalizmin amacı ne de ve nasıl oldu da çöküşe geçtiği anlaşılabilir.

Acemoğlu’nda da rastlanan ikinci sistematik hata da yine standart Amerikan ya da Batı yanlı ideolojilerle örülmüş düşünürlerin tipik hatası olarak, ekonominin işleyişi ve toplumsal gelir dağılımını dikkate almadan, salt burjuva demokrasisini, bu bağlamda özgürlük ya da adalet gibi kavramları dillendirmek ve buralardaki aksaklıkların sorumluluğunu sisteme değil, siyasetçilere ya da yanlış uygulamalara bağlamaktır. Özgürlükten ya da adaletten her sapmayı da önceleri ‘iyi yönetilemeyen kapitalizm’ savlarıyla, neoliberal dönemde ise bizatihi bireyin kendi hatası olarak göstererek “teflon kaplı kapitalizm”i her seferinde aklamışlardır. Oysa, sistemler kendi içinde tutarlı bütünsellikler olup, istenen yönde yönetilemez; sistemler kendi dinamikleri ile toplumları yönetirler! O nedenle, anlık sapmalar siyasal ya da yönetsel hatalardan kaynaklanır olabilir, fakat sistematik oluşumlar durumlar bir hatanın değil, sistemin işleyişinin sonucudur. Toplumsal gelir dağılımı uygun olmadığı durumda ne adaletten ne de özgürlükten söz edilebilir! Hatta, sistemler kendi akademik camiasını da yaratarak, başat gücün fikir ve düşünce dünyasını ideoloji olarak topluma bilimsel kılıfta yayarlar. Sistemler kendi içinde evrim geçirir, dönüşür ya da çökebilirler. Neoliberalizm de kapitalizmin amorf yapılı sermayenin gereksinimlerine göre bir uğrağı idi. Bu uğrak da tarihseldir, kalıcı değildir; tek kalıcı sermayenin devinim sürecinde merkezileşmesi ve derinleşmesidir. Sistemin olağanüstü insan ve doğa sermayesi ile (tahrip ederek) oluşturduğu parıltıların göz boyayıcı sarhoşluğu altında insanı ezerek, doğayı tahrip ederek kendi yolunda, kendi sonunu da getirerek ilerler.

Related Posts