Büyük Ortadoğu Projesi’ne giriş: Kolektif emperyalist bir stratejinin ekonomi politiği

Mercek Sayı 37 (Ekim-Kasım 2026)

İçinde bulunduğumuz dönem 2000’li yılların başındaki kolektif emperyalist düzenekten esaslı olarak farklıdır. Bugün İkinci Dünya Savaşı sonrasına damgasını vuran ve sermaye ile devlet biçiminin eş zamanlı uluslararasılaşması süreçleriyle biçimlenen kolektif emperyalist dönem, artık tükenme sinyalleri üretmekte; seksen yıl boyunca kendisini gözlemlenebilir kılan düzenlilikleri kaybetmeye başlamaktadır.

Büyük Ortadoğu Projesi’ne giriş: Kolektif emperyalist bir stratejinin ekonomi politiği

Prof. Dr. Ali Murat Özdemir

Giriş

Büyük Orta Doğu Projesi (BOP) olarak adlandırılan ve sınırları da failleri de bulutsu bir şekilde toplumsal muhayyilemiz içinde askıda duran stratejiler bütününün, eleştirel bir duruş noktasından hareketle (dolayısıyla tutarlılık ölçütüne bağlı olarak), bütünsel bir değerlendirmesini yapmak kolay değildir. 2000’li yılların başında, mezkur projenin işleticileri, teşebbüslerini “jeopolitik bir vizyon” olarak nitelendirmişler, istikrarlı, demokratik ve gelişmiş bir Orta Doğu’yu oluşturacak hamleler yapacaklarını belirtmişlerdir. “Tarihsel ve kültürel bir alan olarak Orta Doğu’nun sınırlarının kesin olarak belirlenmiş olmamasının”; “jeopolitik vizyon sahibi olduklarını savlayarak amorf şeyler söyleyen eli silahlı emperyalist güç odaklarına ne denilebileceğinin bilinememesinin” ve “toplum düzeninizin yetersizliği iddiasıyla başka toplumlarda geçerli düzeneklerle donatılacağınızın ilan edilmesinin” tuhaflığı aşikardır. Ancak daha da tuhaf olanı muhalif/radikal olmak iddiasıyla geleceğimiz üzerine laf üreten kesimlerin içinde ve dibinde durduğumuz Orta Doğu’nun büyük projesi konusunda emperyalizm kavramını işlevsel olarak kullanmak suretiyle düşünme isteksizliği ve yetersizliğidir. Oysaki BOP’un anlamı da açıklaması da emperyalizmden geçer. Sermaye birikiminin ve dolayısıyla sömürü ve talanın tarihi kanlı olduğu kadar -hatta daha da fazla- hukuksaldır. Başka bir şekilde söyleyelim: Hukuk adaletsizliğin ve şiddetin teorik zıddı değildir.

Okumakta olduğunuz yazı “jeopolitik vizyon sahibi kimselerin istikrarlı, demokratik ve gelişmiş bir Orta Doğu’yu var etme” teşebbüsü olarak BOP’u anlamak için öncelikle emperyalizm kavramına eğilecektir. Ardından emperyalizmin kolektif formundan ne anlamamız gerektiği tartışılacaktır. Üçüncü olarak BOP denilen şeyin, kolektif emperyalist dönemde öne çıkan metalaştırıcı pratiklerin ve hukuksal dönüşümlerin yaratması beklenen toplumsal dönüşümlerin uygun adı olarak karşımıza çıktığı ortaya konulacaktır. Çalışma kolektif emperyalizmin kriz koşulları altında BOP’un yerini sorgulayarak hitama erecektir.

Emperyalizm nedir?

Emperyalizm, devlet iktidarının —kapitalist sınıfın çeşitli fraksiyonlarının taleplerini diğer toplumsal kesimlerin talepleri karşısında öne çıkaran ideolojik-kurumsal düzenek aracılığıyla— sermaye birikimini artırmak amacıyla kullanılmasının biçimlerinden birisidir. Emperyalist kullanımı içerisinde devlet iktidarı, çoğu kez, ilgili devletin sınırlarının ötesindeki toplumların yaşamlarını altüst eden sonuçlar doğurur. Diğer yandan emperyalist politikaların belirli bir biçimi bulunmamaktadır: Silahlı müdahale emperyalizmin olmaz ise olmazı değildir. O bir potansiyel olarak (çekilmemiş tabanca gibi) hep gündemdedir ama eylemin emperyalist olarak değerlendirilmesi için o silahın patlaması gerekmez. Emperyalizm hukukla girebileceği yere silahla girmez, çoğunlukla.

Doktrinde ya da siyasi tartışmalar düzleminde emperyalizmin pek tartışılmayan bir özelliği de onun, “sermaye birikiminin dönemlerine” ve “müdahale edilen toplumun uluslararası işbölümü içerisindeki yerine” göre farklı pratikler içeren bir müdahale biçimi olmasıdır. BOP kolektif emperyalizm olarak adlandırılan dönemin neoliberal dönemine denk gelir. Kolektif emperyalizmi önceleyen döneme de klasik emperyalizm denilebilir.

Klasik emperyalist çağa baktığımızda, emperyalist müdahaleler, emperyalist devletler arasında piyasalar, iş gücü ve hammaddeler üzerindeki küresel silahlı rekabet biçimini alır esas olarak. “Esas olarak” dedik zira bu dönemde bile emperyalistlerin toplu olarak, hükümetler arasındaki andlaşmalara dayalı olarak cinayet işledikleri, el birliğiyle katliam yaptıkları vakidir (1900’lerin hemandem başında Boksör İsyanı’nı bastırmak için Pekin’e giren güruhun yaptığı budur). Ama evet bu dönemin özelliği dolayısıyla bu dönemde geçerli olan ilke emperyalistler arası silahlı rekabettir. Klasik emperyalist dönem kimlerine göre 1870’lerde sermaye ihraç süreciyle başlamıştır. Ancak klasik emperyalizmi sermaye ihraç sürecinden değil de “emperyalist ülkelerin hukuksal olarak kendi sistemini ihraç etme kapasitesinin ortaya çıkmasıyla” başlatmak mümkündür. Bu kapsamda Balta Limanı ve arkasından gelen Tanzimat’la başlayan süreçte Osmanlı Devleti ve arkasından Nanking’le Çin Devleti klasik emperyalizmin ilk müdahalelerine maruz kalmış ülkelerdir. Bu kapsamda “klasik emperyalizm yaklaşık 1840’lardan başlayarak 1945’e kadar sürmüştür” denilebilir.

Yukarıda da belirtildiği gibi bu dönemde uluslararası ilişkilerin belirleyici ilkesi savaştır. Klasik emperyalist dönemde dünya yüzeyi silahlı “ulus devlet imparatorlukları” arasında bir alan rekabetine dönüşmüştür. Bir emperyalist ülkenin “beyaz adamın yükü” nedeniyle (yani uygarlaştırma misyonuyla) bayrak diktiği topraklardaki işgücü, hammadde ve piyasalar bayrak diken ülkenin burjuvazisinin genişletilmiş yeniden üretim çevrimine dâhil olur ve diğer ülkelerin kapitalistleri buraya giremez.

Diğer emperyalist ülkelerde devlet iktidarını kullanma becerisine sahip sınıf fraksiyonları da aynısını kendi devletlerinden isterler. Onlar da “terra nulius ” ya da değil, başka bir ülkeyi işgal ederler, “uygarlaştırmak” için. Sermaye döngüsü bayrak diken ülkenin merkezinden başlar ve realizasyon da yine aynı merkezde gerçekleşir. Bu düzenek klasik emperyalizmin düzenidir. Söz konusu düzenek iki tane dünya savaşına mal olmuş ancak rekabet halinde olan ülkeler arasında “uygun ve istikrarlı” bir sömürge paylaşımı ile sonuçlanmamıştır.

1945 sonrasında, yani Amerikan hegemonyasının egemen olduğu dönemde ise devlet iktidarının sermaye birikimi amacıyla kullanılma tarzı köklü bir dönüşüm geçirmiştir. Literatürde bu isimlendirme konusunda tam bir mutabakat olmasa da 1945 sonrası dönemin bütünü kolektif emperyalizm kavramı altında ele alınabilir.

Kolektif Emperyalizm nedir?

Okumakta olduğunuz çalışmanın benimsediği anlamda kolektif emperyalist dönemde “ulus devletler arasında silahlı rekabet” sistemin belirleyici ilkesi olmaktan çıkmıştır. Amerika bir coğrafyaya gidip bayrak dikerek “buraya İngilizler ya da Fransızlar giremez” demekten, rakipleri de başka bir coğrafyada aynı şeyi yapmaktan –tedricen- vazgeçmiştir.

Bunun yerine bambaşka bir düzen yeşermiştir: Bir ülkenin birden çok uluslararası şirkete kapılarını açtığı, çok uluslu şirketlerin ise kendi emperyalist devletleri ve onun sömürgeleriyle sınırlı kalmaksızın — dünyanın her yerinde, sanki kendi ülkelerindeymiş gibi, benzer hukuk düzenekleri ve devlet yapılarının sağladığı koşullar içinde— sermaye birikimi faaliyetini sürdürebildiği bir düzen.

Sermaye ilişkisi belirli bir devlette (İngiltere’de) hâkim hale geldiği günden itibaren hep uluslararası bir mahiyette olmuştur. “Uluslararasılaşma” durumu sadece sermaye sahiplerinin uluslararası faaliyette bulunması olarak anlaşılamaz. “Koşulları” yok ise sermaye uluslararasılaşmaz. Söz konusu “koşullar”, “sermaye faaliyetini mümkün kılan normların”, “hukuki biçimlerin” ve “icra makamlarından tutun da zorla el koymaya (toplu katliama vs.) kadar giden süreçte envaı türden devlet teşkilatının” da kar amaçlı üretim faaliyetini takip etmesini ve desteklemesini gerektirir. İşte sermaye birikiminin birbirinden faklı dönemlerinde farklı içerikler edinen ve farklı müdahaleler gerektiren şey budur: Kâra (kapitalist sömürüye) dayalı faaliyeti imkân dâhiline sokan şeylerin özgün kombinasyonu. Kolektif emperyalist dönemdeki haliyle uluslararasılaşma, medeni milletler olarak kabul edilen kolektif emperyalist ülkelerin uygun bulduğu ve bu dönemdeki uluslararası kurum ve örgütlerin direttiği devlet biçiminin ve devlet pratiklerinin düzenlediği haliyle sermaye ilişkisinin uluslararasılaşmasıdır.

Kolektif emperyalist dönem de –kendi içerisinde- düzenleme tarzı ve birikim stratejilerine dayalı olarak dönemselleştirilebilir, hatta dönemselleştirilmelidir. Birincisi, 1945-1970 (siyasi çöküşü bakımından 1980) arasındaki Fordist dönemdir. Bu dönemde Avrupa ve Amerika, toplumsal verimlilik ve üretkenlik açısından dünyanın geri kalanını geride bırakan ve kar oranlarında düzenli artışın gözlemlendiği Fordist düzenleme tarzının hâkimiyetinde bir “altın çağ” yaşamıştır.

Amerikan hegemonyasının ikinci alt-dönemi neoliberal düzenlemelerin hâkim olduğu dönemdir. Bu dönemin siyasi başlangıç noktası olarak Thatcher ve Reagan’ın emek karşıtı monetarist uygulamaları gösterilebilir. Neoliberal dönemde kolektif emperyalist faaliyet, bir dönem üçüncü dünyaya ait bölgelerdeki korumasız emek gücüne yerli kapitalist sınıfı taşeronlaştırarak yönelmiştir. Bu yöneliş, sömürünün mekânını, usullerini ve hukukunu ve uluslararası işbölümünün biçimini köklü biçimde dönüştürdü. Ne var ki söz konusu yönelimin karlılık üzerindeki katkısı, 1990’lar ile 2008 arasında “yetersiz ama olumlu” sınırlarında kaldı (yeni bir atılım gerçekleşmedi); altın çağın karlılık düzeylerine hiçbir zaman yaklaşılamadı.

2008 yılı, geçici ve yetersiz karlılık artışı içeren neoliberal birikim döneminin mutlu günlerinin sonunu işaretler. Bu tarihten itibaren kolektif emperyalist ülkelerde (olduğu haliyle) kırılgan neoliberal uzlaşı bozulmakla kalmamış, kolektif emperyalist sistemin bütünü için, üçüncü dünyanın savunmasız emek gücü potansiyelini işletmenin önemli bir maliyeti olduğu da ortaya çıkmıştı. Aynı dönemde, kar oranlarındaki hızlanan düşüş sermayenin organik kompozisyonundaki artışla birlikte devam etti.

Neoliberal araçlar “yurt-dışı” emek kaynaklarından istifade etmekte olan çok uluslu şirketlerin yeni rakipleri karşısındaki sorunlarını çözmekte her geçen gün daha yetersiz hale gelmeye başladı. Değer transferinin “barışçıl”, “medeni”, “hukuki” (entegrasyon projeleri, uluslararası yatırım ve ticaret düzenlemeleri vs.) yordamları yetersiz kaldıkça, hidro-karbon rezervleri etrafında gerçekleşen emperyalist rantlara yönelik silahlı ilgiler artmaya başladı. Neoliberal düzen yapısal krizine kavuştu. Bu dönem artık yeni bir dönemdir, ona neoliberal düzenlemenin krizi ya da kolektif emperyalizmin krizi diyebiliriz. Öyleyse kolektif emperyalizmin dönemlerinden üçüncüsü kolektif emperyalizmin krizinin yapısal hale gelmesidir. Söz konusu kriz döneminin kendisi BOP’un işlevsiz kalmasının en önemli sebebidir.

Kolektif emperyalist dönemde öne çıkan metalaştırıcı pratiklerin ve hukuksal dönüşümlerin yaratması beklenen toplumsal dönüşümlerin uygun adı olarak BOP

Hemen belirtelim BOP kolektif emperyalizmin krizinin değil mantıksal işleyişinin ürünüdür. O, devlet biçiminin ve sermayenin uluslararasılaşması sürecinde (az)gelişmekte olan ülkelerin kolektif varlıklarının metalaşması için geliştirilmiş ya da üretilmiş çok sayıdaki kolektif emperyalist müdahaleden birisidir. Bu hususu açıklamak için öncelikle sermayenin genişletilmiş yeniden üretim sürecinde olası üç senaryoya bakmak gerekir.

Söz konusu kriz döneminin kendisi BOP’un işlevsiz kalmasının en önemli sebebidir.

Sermayenin genişletilmiş yeniden üretim sürecinde sermaye grupları için beliren akış kanallarını (yapısal koşullar tarafından belirlenen hareket imkânlarını) üç ayrı başlık altına toplamak mümkündür. Buna göre sermaye: a-gelecekte üretilecek artı-değere yönelerek (üretken sermaye formunda); b-geçmişte üretilmiş bulunan artı-değere yönelerek (genellikle küresel ölçekli özelleştirme furyaları esnasında edinilen birikimle); c-daha önceden alım-satıma konu olmamış, dolayısı ile metalaşmamış varlıkların bulunduğu alana girerek genişler. Genişlemenin her üç varyantı da devlet iktidarının kullanımını (dolayısıyla talep sahiplerinin devlet içerisindeki temsillerinin artırılmasını ve devlet biçiminin devlete yöneltilen taleplerle bağlantı içerisinde sürekli yeniden belirlenmesini) gerektirir.

Yukarıda verilen unsurlardan üçüncüsü (c şıkkı) metalaşma ile ilgilidir. Az önce belirttiğimiz gibi BOP denilen şey de daha çok bu alanda ortaya çıkacak etkilerin ürünü olarak düşünülmüştür. Bir başka deyişle, BOP devlet biçiminin ve sermayenin uluslararasılaşması sürecinde (az)gelişmekte olan ülkelerin kolektif varlıklarının metalaşması için geliştirilmiş ya da üretilmiş çok sayıdaki kolektif emperyalist müdahaleden birisidir.

Peki metalaşma nedir? Metalaşma, daha önceden piyasada alım satıma konu olmayan şeylerin (günümüzde ormanlar dereler gibi toplumun bütününe ait olan varlıklar -kolektif varlıklar-; devlet mülkiyetindeki ya da denetimindeki zenginlikler; stratejik hammaddelerin üretim sürecini oluşturan toprak, kuyu, maden, demir yolu, boru hattı, elektrik şebekesi, rafineriler, maden işleme kuruluşları, çoğu kez satılamayacak şekilde tesis edilen işletme idareleri1) alım satıma “uygun hale” getirilmesidir. “Uygun hale getirme” süreci kolektif mülkiyete tabi nesnelerin özel mülkiyete konu edilmesine ve bu yolla sermaye ilişkisi içerisine sokulmasına yönelik her türlü tedbiri içeren oldukça karmaşık bir düzenleme sürecidir; öznesizdir ve çoğunlukla hukuki biçimler altında gerçekleşir. Bu süreç sadece ilgili toplumun kolektif varlıklarının piyasalaşmasını (özel mülkiyete dönüştürülmesini) sağlamakla kalmaz. Aynı zamanda hem hukuk ideolojisinde hem de kendisini yürüten aygıtların (farklı devletlere ait çeşitli aygıtların) yapısında bir dönüşümü de gerektirir.

Metalaşma süreçleri her daim kamusal olanla özel olan arasındaki sınırın değiştirilmesini dolayısıyla devlet biçiminin dönüşmesini gerektirir. Devlet düzenlediği kadar düzenlenen bir ilişkiler alanıdır. Bu bağlamda, metalaşma sürecinde hegemon devlette siyasi temsilini bulan menfaatle uyumlu -yerel ya da uluslararası- sınıf çıkarlarını ifade eden talepler, “az-gelişmekte olan” devletlerin hu­kuk düzenleri ve buna bağlı olarak bütün iktidar yapılarının dönüşümünü hedefleyeceklerdir.

Aynı sürecin uzantısı olarak merkez kapitalist ülkelerin hedefleriyle uyumlu programlar üreten “yerel” gruplar da ülke içi güç rekabeti/yarışı sürecinde kendi yerel rakipleri karşısında mer­kez ülkelerin desteğine mazhar olacaklardır (kavuşacaklardır).

Öyleyse BOP dünya coğrafyasının belirli bir bölgesinde, Orta Doğu’da, emperyalist devletlerin üretim ve tüketim normlarının (bu devletlerin hukuk sistemlerinin ve ideolojilerinin) önceden alım-satıma konu olmamış, dolayısı ile metalaşmamış varlıkların bulunduğu alana sokularak merkezdeki sermaye birikimini artırmak maksadıyla kullanılmasıdır.

Sonuç yerine: Kolektif emperyalizmin krizi ve BOP

BOP, öncelikle, devlet biçimindeki dönüşümün piyasalara dayalı olarak gerçekleştirilmesinin (yakınsaklaşma yolunun) zor olsa da imkânsız olmadığı, yakınsaklaşmanın işe yaramadığı noktada uyum politikalarının işletilebildiği, bu da olmaz ise -en kötü ihtimalle- zoraki uyum stratejisinin işletilebileceği bir dönemde gündeme gelmiştir. Ayrıca bu dönem, tek kutuplu dünya tasavvurunun kendisini gerçekleştirme ihtimaline yönelik inancın kolektif emperyalist blok içerisinde de dışarısında da güçlü olduğu bir dönemdir. Başka şekilde söylersek BOP’un gündeme geldiği dönemde kolektif emperyalizm krizde değildir; karlılık krizi bile endişe verici boyutlara ulaşmamıştır.

İçinde bulunduğumuz dönem 2000’li yılların başındaki kolektif emperyalist düzenekten esaslı olarak farklıdır. Bugün İkinci Dünya Savaşı sonrasına damgasını vuran ve sermaye ile devlet biçiminin eş zamanlı uluslararasılaşması süreçleriyle biçimlenen kolektif emperyalist dönem, artık tükenme sinyalleri üretmekte; seksen yıl boyunca kendisini gözlemlenebilir kılan düzenlilikleri kaybetmeye başlamaktadır. Bu dönemin kendine özgü dinamiklerini BOP kapsamında değerlendirdiğimizde şu saptamalar öne çıkacaktır:

Döneme devletin uluslararasılaşması açısından baktığımızda…

Hegemonik devletin “küresel kapitalizmin devleti” olarak üstlendiği işlev, “kongreye karşı sorumlu ulusal devlet” olma işleviyle derin çelişkiler barındırmaktadır. Bu durum çevre ülkelerden aktarılan değer kitlesinin düşüşüyle birleşince, ABD’nin aynı anda hem Amerikan devleti hem de küresel kapitalizmin devleti olarak hareket etmek zorunda kalmasından doğan çelişkileri gizlenemez hale gelmiştir. BOP ABD’nin küresel kapitalizmin devleti olarak altına girdiği bir süreçti. Gelinen noktada, üretici kapasitesindeki belirgin düşüşler ve aldığı ve almakta olduğu sayısız yenilgilerle birlikte baktığımızda, ABD’nin herhangi bir yerde herhangi bir devlet-biçimsel dönüşümü zorlayabilecek ve metalaşma süreçlerini kolektif emperyalist merkezin sermaye gruplarının güçlenmesini sağlayacak şekilde diretebilecek olduğunu düşünmek son derece zor bir faaliyet haline gelmiştir.

Bırakınız metalaştırma süreçlerinden faydalanarak birikim sağlamayı, kolektif emperyalist ülkeler için emperyalist rantlara -yani piyasa ilişkilerine dayalı olarak değil de savaş gemileriyle ya da ilgili ülkeler içerisinde desteklenen grupların işbirliği (ihaneti) üzerinden belirlenen- el koyma düzeneklerine ulaşma işi de giderek daha güç ve masraflı bir hal almaktadır. Bir yandan bomba atarak cinayet işlemeye başlayan bir sistemin diğer yandan “hukukun medeni milletler tarafından benimsen üstün ilkelerine dayalı olarak metalaştırıcı çözümler” üretmesi inandırıcı gözükmemektedir.

İçinde bulunduğumuz dönem 2000’li yılların başındaki kolektif emperyalist düzenekten esaslı olarak farklıdır. Bugün İkinci Dünya Savaşı sonrasına damgasını vuran ve sermaye ile devlet biçiminin eş zamanlı uluslararasılaşması süreçleriyle biçimlenen kolektif emperyalist dönem, artık tükenme sinyalleri üretmekte; seksen yıl boyunca kendisini gözlemlenebilir kılan düzenlilikleri kaybetmeye başlamaktadır. Bu dönemin kendine özgü dinamiklerini BOP kapsamında değerlendirdiğimizde şu saptamalar ülkelerden aktarılan değer kitlesinin düşüşüyle birleşince, ABD’nin aynı anda hem Amerikan devleti hem de küresel kapitalizmin devleti olarak hareket etmek zorunda kalmasından doğan çelişkileri gizlenemez hale gelmiştir. BOP ABD’nin küresel kapitalizmin devleti olarak altına girdiği bir süreçti. Gelinen noktada, üretici kapasitesindeki belirgin düşüşler ve aldığı ve almakta olduğu sayısız yenilgilerle birlikte baktığımızda, ABD’nin herhangi bir yerde herhangi bir devlet-biçimsel dönüşümü zorlayabilecek ve metalaşma süreçlerini kolektif emperyalist merkezin sermaye gruplarının güçlenmesini sağlayacak şekilde diretebilecek olduğunu düşünmek son derece zor bir faaliyet haline gelmiştir.

Başka türlü belirtelim: İçinde bulunduğumuz dönemde ABD artık kendine “Batı” diyen dünyanın entegrasyon süreçlerinin (piyasalara daha fazla yer veren emperyalizminin) düzenleyicisi değil, küresel ölçekli artı-değere (silahla) el koyma faaliyetinin (hegemon değil ) lider devleti konumuna gerilemiştir.

Trump’ın ikinci başkanlık döneminde ABD, lider olmaktan çıkarak münhasıran kendi kapitalist sınıfının belirli fraksiyonları adına el koyma faaliyetine girişmiştir. BOP’un işlemesi için hegemon devletin kolektif emperyalist bloğun bütününün menfaatini gerçekleştirecek genelleştirilmiş bir düzeni yürütebilmesi gerekir.

Kriz dönemine sermayenin uluslararasılaşması açısından baktığımızda…

Trump’ın ikinci başkanlık döneminde ABD, lider olmaktan çıkarak münhasıran kendi kapitalist sınıfımızda…

Çok uluslu şirketler, emeğin savunmasız olduğu ülkelerdeki emek gücünü üretimde kullanmanın getirdiği avantajlardan yavaş yavaş yoksun kalmaya başlamıştır. Her yeni sıçrayış daha büyük emekçi kitlelerini ve coğrafi kaynakları gerektirdiğinden ve yerel ortaklarla devletlerin talepleri elde edilen artı-değer kitlesini küçülttüğünden, ucuz emek bolluğuna dayalı stratejiler işlevsizleşmekte, bu durum da kolektif emperyalist sistemi silahlı müdahalelere itmektedir. Oysaki BOP merkezin verimliliğinin yüksek olduğu küresel bir sistemin projesi (ya da vizyonu) olabilir.

Kar oranlarındaki düşüş sürdükçe, bir yanda taşeronlar ve/veya koşul öne süren yerel devletler, öte yanda çok uluslu şirketlerin yer aldığı ikincil bölüşüm alanındaki gerilimler köklü biçimde artmaktadır. İkincil bölüşümün krizini yaşamakta olan kolektif emperyalist sistem, Çin’in (hızla azalan ölçütlerde) bağımlı olduğu petrol kaynaklarının piyasalar yoluyla dağıtılmasına izin veremez. Oysaki BOP metalaşma süreçlerine endekslidir.

Merkez kapitalist ülkelerde reel sektördeki belirgin getiri düşüşleri, finans sektöründe tehlikeli balonlar oluşturmaya devam etmiştir. Finansallaşma düzenlemeleri her seferinde iflasın eşiğine taşınan riskleri eşi benzeri görülmemiş boyutlara ulaştırmış; “batamayacak kadar büyük olmak” artık güvenceli bir konum olmaktan çıkmaya başlamıştır. Bu düzenlemelerin olanak tanıdığı orantısız talepler, alternatif uluslararası üretim ve tüketim normlarının biçimlenmesini sağlayan önemli itirazlar doğurmuştur (BRICS). Doların hem dolaşım hem de birikim parası olarak tahtı sarsılmaya başlamıştır. BOP ise üretim ve tüketim normlarının rakipsiz olarak küreselleşmesi koşulu altında var olabilecektir.

Dipnotlar

1 Bu varlıkların sermaye ilişkisinin kapsamına girebilmeleri için kolektif mülkiyetten özel –kapitalist- mülkiyete tahvil edilmeleri gerekir. Kolektif mülkiyetten özel mülkiyete geçiş ilgili toplumlarda mevcut devlet biçiminin durumuna göre farklı dinamiklere tabiidir.

Related Posts