Orhan Deniz
Bu yazının yazılmaya başlandığı sıralarda Deniz Göktaş 88 günlük tutukluğunun ardından (cumhurbaşkanına hakaretten 11 ay 20 gün, halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrikten 7 ay 15 gün ceza verilerek) tahliye edildi. Deniz’in tüm bu süreçte gösterdiği tavır, boyun eğmeden, geri adım atmadan doğrulara sahip çıkması, korkuya teslim olmaması hem göğsümüzü kabarttı hem de solcuların onurlu mücadele tarihlerine bir sayfayı daha ekledi.
Bu onurlu mücadele tarihi tanımlaması çoğu şey gibi dile kolay aslında. Çünkü yüzlerce yılın yarattığı bir birikimdir ve benzer bir tarih sol, sosyalist, devrimci hareket dışındaki siyasi hareketlerde bulunmaz. Onlarda pazarlık vardır, takiye vardır, ekonomik çıkar vardır, biat vardır, Amerikancılık, İngilizcilik, Almancılık vardır, işler biraz zora girdiğinde, rüzgâr azıcık terse döndüğünde çok hızlı bir şekilde uyum sağlamak, çark etmek vardır… Bu durumu iyi anlatan bir örnek, bir toplu ulaşımda denk geldiğim iki badem bıyıklının sohbetiydi. 15 Temmuz sonrası yaşananları konuşuyorlardı ve biri diğerine durumu şöyle anlatıyordu: “Azıcık solculara benzeseler, direnirlerdi…”
Evet, solun tarihi bir anlamda direnmenin tarihi ve eminim ki Deniz Göktaş o tarihin içindeki birçok insanın hikayesini küçük yaşlardan itibaren dinlemiştir. Mesela Mahzuni Şerif’i…
Modern çağın âşığı Mahzuni
Yaşadığımız topraklardaki en eski geleneklerden biri âşıklık geleneğidir. Şamanlık dönemindeki kamlara kadar uzatılan, 16.asırdan itibarense daha net takip edilebilen bu geleneğin 20.asırdaki en önemli temsilcilerinden biridir Mahzuni Şerif (1).
Maraş’ın Afşin ilçesinin Berçenek köyünde 1939 yılında doğmuş bir Türkmen Alevi’sidir ve asıl adı Şerif Cırık’tır. Küçük yaşlardan itibaren söz söyleme ve saz çalma konusuna meraklı ve yetenekli olan Şerif’in bu durumu köyün büyüklerinin de gözünden kaçmaz ve Mahzuni usta-çırak ilişkisi içinde âşıklık geleneğinin bir parçası olur. İlk ustası amcası Ozan Behlül (Fezali Baba diye biliniyor); ismini “Mahzuni” yapan da yörenin önde gelen erenlerinden Cırık Baba’dır.
Mahzuni’nin âşıklık geleneğinin bir parçası olmaya başladığı bu dönemler aslında âşıklık geleneğinin bazı temel niteliklerinin de değişmeye başladığı dönemlerdir. Âşıklık geleneğinin özünde haber verme, bilgilendirme, toplumdaki sorunları dile getirme, eğlendirme vardır. Âşıklar aynı zamanda birer gezgin olarak toplumsal dokudaki bir ağ, bir taşıyıcı gibidirler. Bazen ezberlenmiş sözleri tekrarlayarak bazen doğaçlama yaparak, çoğunlukla saz ya da bir ezgi eşliğinde insanı, sevgiyi, acıyı, gurbeti, yoksulluğu, kahramanlığı koşma, taşlama, mâni, destan, ağıt, güzelleme gibi türler şeklinde anlatırlar.
Mahzuni’nin çocukluk yıllarında bu geleneğin iki temel özelliği, sözlü olması ve bir tür iletişim ağı olması nitelik değiştirmektedir. Özellikle İstanbul ve Ankara radyolarının kuruluşu ve dönemin sesli kayıt cihazlarının kullanılmaya başlanmasıyla birlikte artık o zamana kadar sözlü olarak aktarılan türküler, deyişler kayıt altına alınmaya ve radyo üzerinden herkese yayınlanmaya başlamıştır. Bu çalışmalarda yer alan isimlerden birisi olan Davut Sulari at sırtında dolaşarak derleme yapmakta ve sık sık Mahzuni’nin köyüne misafir olmaktadır; Mahzuni’yi ozanlığa özendiren en önemli isimlerdendir. (2)
Tarif etmeye çalıştığımız bu niteliksel değişim gerek Mahzuni gerekse dönemin genç âşıkları için yeni bir yol tarif etmektedir. O zamana kadar köy yollarını aşındıranlar yavaş yavaş rotalarını büyük şehirlere çevirmeye, hem artık oluşmaya başlayan müzik piyasasının hem de devlet radyolarının parçası olmaya başlarlar. Mahzuni için de bu rotanın ilk durağı Ankara’dır ve Mahzuni’yi bugün anıldığı hale getiren adımların bir anlamda başlangıcıdır.
Sosyalizmle tanışan Mahzuni
Mahzuni 1960’lı yılların başlarında Ankara’dadır. Ankara’da özellikle Fikret Otyam ile tanışıklığı onun geniş bir çevreyle iletişim kurması anlamına da gelir (3). Ahmed Arif’le, Hasan Hüseyin’le, Aşık Veysel’le, Aşık Cevlani’yle, Aşık Daimi’yle, Nesimi Çimen’le tanışır; o zamana kadar daha çok ustaların eserlerini icra ederken artık kendi eserlerini söylemeye, konserlere çıkmaya ve plaklar çıkarmaya başlar (4). Bu dönemki bir diğer önemli buluşma ise Mahzuni ile 1.TİP buluşmasıdır. Mahzuni bu buluşmayı şu şekilde anlatır:
“Mehmet Ali Aybar tarafından 1963 yılında TİP’in Çankaya Gençlik Kolu’na davet edilmemle benim zümrecilik ve mezhepçilik anlayışım tamamen değişmişti. Âşık İhsani’yle birlikte başka bir kavganın sınıfında yer almaya başlamıştım. Derken sistemin gözüne battım. Nesimi Çimen, Kul Hasan, Hüseyin Çırakman gibi dava arkadaşlarımla birlikte yargılamalarımız başladı. Birbiri ardına eklenen plaklarımda önceleri Alevi toplumunun ezikliğini dile getirdim. Daha sonra da ezilenlerin yalnız Aleviler olmadıklarını görerek sınıfsal ve toplumsal özlü eserler vermeye başladım”.
Bir Türkmen Alevisi olarak hor görülmeyi, ezilmeyi, dışlanmayı zaten yaşayan, felsefi olarak da insanı, insan sevgisini esas alan bir inanç sistemiyle büyüyen Mahzuni’nin yaşadığı bu dönüşüm tesadüf değildir. Aslına bakarsanız, zaten olması gereken, bu ikiliğin 1960’lı yıllarla birlikte yükselen sosyalizmle buluşmasıdır. Benzer bir etkiyi Mahzuni dışında da, dönemin birçok aydın ve sanatçısında görürüz. Nesnel koşullar politik bir taraflaşmayı çağırmakta ve sosyalist bir yükselişin olanaklarını yaratmaktadır. Özellikle kırdan kente yaşanan göç dalgası bir yandan sınıfsal gelişimi derinleştirir ve çelişkileri arttırırken bir yandan da kültürel olarak âşık geleneğine alışkın yığınlar kent yaşamında kendi kültürel alanlarını yaratır.
60’lı yılların bu yükselişi 12 Mart darbesiyle engellenir. Mahirler katledilir, Denizler idam edilir, emekten yana siyasi parti, sendika ve dernekler kapatılır ya da faaliyetleri durdurulur, birçok devrimci, işçi, öğrenci işkencelere uğrar ve tutuklanır.
Yaşanan bu terör ortamına Mahzuni bildiği yoldan sözünü söyler ve artık hayatının bir rutini haline gelecek hapishanenin de yolu açılır. Dönemin başbakanı Nihat Erim’i dolar diline:
“Köşkün sarayın yıkılsın/ Erim erim eriyesin/ Umudun suya dökülsün/ Erim erim eriyesin/ Çölden çöle sürünesin…”.
Hem popüler hem üretken
1970’li yıllar Mahzuni için de çok hareketlidir. Konserler, plaklar, kasetler, sürekli gözaltılar, tutuklanmalarla geçen bu yıllarda sınıfsal mücadele, eşitsizlikler, yoksulluk, gurbet temalı birçok eser üretir. Eserleri başka sanatçılar tarafından da yorumlanmaya (özellikle Edip Akbayram ve Selda Bağcan’ın yorumları öne çıkar) ve geniş kitlelerce söylenmeye başlanır.
Bu yılların Türkiye sol tarihi açısından önemi açıktır. Sol, sosyalist, devrimci hareketlerin ülke tarihinde en örgütlü olduğu, krizlerin süreklileştiği ve derinleştiği, ama solun teorik, ideolojik ve politik savrulmalarının da yaşandığı yıllardır. Bu tablonun Mahzuni’nin üretimlerinin içeriğini etkilediğini de belirtmek gerekir. Örneğin, özellikle 1976 sonrası CHP ile ittifak politikalarının gündeme geldiği ve 1977 seçimlerinde (2.TİP hariç) CHP’nin desteklendiği günlerde Mahzuni Karaoğlan diye türkü söylemekte ya da Kıbrıs harekâtı gündeme geldiğinde “Duracak zaman değildir/ Yürüyün zalim üstüne/ Ölen ölsün kalan yeter/ Yürüyün Kıbrıs üstüne” deyivermektedir.
Bu örnekler toplumun aynası gibi davranan Mahzuni’nin, toplumsal sorunların çözümü konusunda da bir öncüden ziyade yine toplumun aynası ya da ortalaması gibi davrandığını gösterir. Toplumun yaşadığı sorunları çok detaylı şekilde betimleyebilen ve topluma yine çok etkili bir şekilde anlatabilen Mahzuni’yi belirleyen, son kertede, sınıf mücadelelerinin katılığı ve “soğukluğu” değil, soyut insan sevgisinin sınırları belirsiz kapsayıcılığıdır; ilkini idrak ettiği durumda da ikinciyi tercih eder. Bunun Mahzuni’yi “iyi niyetli” ve “saf” bir duruma düşürdüğünü söylemek de yanlış olmaz.
Nitekim 70’lerin sonlarına doğru faşist saldırılarla yükseltilen iç savaş ortamını sağ-sol çatışması üzerinden okuması ya da “utanıyorum Maraşlıyım demeye” dediği Maraş katliamı sonrası yayınladığı konuşmayı “Tüm bunlara rağmen küsmedim sana Ökkeş. Sen gene de vur bizi. Ama biz yine de severiz tüm insanı unutma Ökkeş” (5) diye bitirmesi de bu “saf”lığın örnekleri olarak gösterilebilir.
12 Eylül ve “yeni” Mahzuni
12 Eylül darbesinin hem solun bütünü hem de tek tek solcular açısından etkilerinin büyüklüğü ve derinliği üzerine çok şey söylendi ve yazıldı. “Yenilgi öğretmen” kavramı sosyalist, devrimci hareketler için bir dönemin kilit kavramlarından biri bile oldu. Ülkeyi terk etmek zorunda kalanlar, ülkede kalıp yıllarını hapishanelerde geçirmek zorunda kalanlar, devrimi beklerken tek başına kalanlar 12 Eylül’ü her solcu özelinde ayrı bir hikâye, ayrı bir dram haline getirdi. Âşık Mahzuni de bu durumdan payına düşeni aldı elbette.
Mahzuni’nin solun örgütlü gücünün dağıtıldığı, toplumsal etkisinin zapturapt altına alındığı bu yıllarda ekonomik olarak ayakta kalmaya çalıştığını görürüz. Paralel olarak 12 Eylül sonrası yaptığı çalışmalarda hem kendi âşıklık geçmişi hem de genel âşıklık geleneği açısından yenilikler de dener ve çok sesli müziğe geçer. Şimdiye kadar tek enstrüman ve tek ses ile yapılan icra, çok sayıda enstrüman ve vokallerle birlikte yapılmaya başlanır. Sicili bozuk bir halk ozanı olarak geçimini sağlamanın ek zorlukları vardır ve üstüne üstlük bunu yaparken kendini içeriye de attırmamalıdır, çünkü darbecilerin gözleri onu da izlemektedir.
Mahzuni’nin bu durumu aşmak için dolayımlara başvurduğu, özellikle “Sarhoş” ve “Domdom kurşunu” eserlerinin aslında politik durumu anlattığı ama Mahzuni’nin bunlarda özellikle Ezop dili kullandığı iddia edilir. Mahzuni bununla ilgili net bir yorumu yoktur ama bir tv programında, Domdom Kurşunu çalarken oynanması konusunda, “ister oynasınlar ister ağlasınlar, yeter ki asıl anlatılanı anlasınlar” mealinde bir yanıt vermiştir.
Sıkıyönetimin gevşeyip Özal’lı yılların başlamasıyla birlikte Mahzuni’nin tekrar ayna rolüne döndüğünü görürüz. Özal ve ailesiyle ilgili, Demirel’le ilgili, Refahyol dönemiyle ilgili taşlamalar/hicivler üretir, fakat üretilen bu eserlerin etkisi 60’lar ya da 70’lerdeki gibi değildir. Solun toplumsal etkisine paralel şekilde bu eserlerin etkisi de azalmıştır. Mahzuni de bunun farkında olsa gerek ki kendini politik düzleme taşımaya çalışır. Ne yazık ki Mahzuni’nin bu çabasındaki adresi, yukarıda anlatmaya çalıştığımız gibi genelin yönelimine paralel şekilde, CHP/SHP olur (6). Baykal ve Karayalçın özelinde yaşadığı vakalardan sonra (7), biraz da küserek, pratik politik çalışmalardan iyice uzaklaşır.
Yanlış anlaşılmalara karşı, bu uzaklaşma hali vurguladığımız gibi pratik çalışmalardan uzaklaşmadır. Yoksa Sivas katliamı gibi, halkın yaşadığı yoksulluk gibi, düzenin sahiplerinin yolsuzlukları gibi, siyasal dinciliğin yükselişine karşı laikliğe sahip çıkmak gibi temalar yine Mahzuni’nin sazında sözünde yerlerini almıştır.
2000’li yıllara doğru sağlığı iyice bozulan Mahzuni Şerif bir konser için gittiği Almanya’da, 17 Mayıs 2002’de hayatını kaybetmiştir. Onbinlerce insanın katıldığı cenazesi vasiyeti üzerine Hacıbektaş’a getirilmiştir; halen Türkiye’nin en çok ziyaret edilen mezarlarından biri Mahzuni’ye ait.
Geride 20 bin civarında şiir, 453 plak, 71 kaset ve 11 kitap bırakmıştır (8). Edip Akbayram, Selda Bağcan, Cem Karaca, Fikret Kızılok, Ersen ve Dadaşlar, Ahmet Kaya, İbrahim Tatlıses, Arif Sağ, Musa Eroğlu, Erdal Erzincan, Ahmet Aslan, Sabahat Akkiraz, İlkay Akkaya, Hayko Cepkin ve daha çok sayıda halk müziği, rock, pop, arabesk sanatçısı Mahzuni’nin eserlerini kendi albümlerinde ya da konserlerde söylemişlerdir. 2017 yılında Mahzuni’ye Saygı başlığıyla 33 sanatçının katıldığı bir albüm hazırlanmıştır.
Mahzuni hayatı boyunca insanın insanı ezmediği, barışın egemen olduğu, yoksulluğun ortadan kalktığı, adaletin, eşitliğin egemen olduğu bir dünya özlemini dile getirmiş, bunun için mücadele etmiş, bedellerini göze almış ve doğru bildiği yoldan da şaşmamış bir halk ozanıdır. Kendi işini en iyi şekilde yapmış, halkın yaşadıklarını o kadar iyi anlatmıştır ki on yıllar önce söylediği türküleri son yıllarda yeniden ve yeniden keşfedilmektedir. Tıpkı şu dörtlüğü gibi:
“Yoksulun sırtından doyan doyana
Bunu gören yürek nasıl dayana
Yiğit muhtaç olmuş kuru soğana
Bilmem söylesem mi söylemesem mi?”
- Genel tarafından kabul göreceğini düşündüğüm kişisel kanım 20. asırda, özellikle asrın ikinci yarısında, Mahzuni Şerif ve Neşet Ertaş isimleri anılmadan âşıklık geleneğinden bahsedilemeyeceğidir.
- Mahzuni’nin kendi sözleriyle: “Ortaokul yıllarımda, köyümüze sık sık gelip giden rahmetli Davut Sulari’nin sesinden ve söyleme tavrından esinlendiğimi inkar edemem. Diyebilirim ozanlığa özentim Davut Baba’nın o çok beğendiğim sesinden ve âşıklık üslubundan başlamıştır. Ne var ki tema olarak halk ozanlığı türünde Pir Sultan Abdal özünü tercih edip, onun düşünceleriyle buluşmaya çalıştım.”
- Daha çok ressam yönüyle bilinen Fikret Otyam Ankara Radyosu bünyesinde derlemelerde de bulunmuştur.
- “Artık o Berçenek’in Şerif Cırık olmaktan çıkmış Türkiye’nin Mahzuni Şerif’i olmuştu. Plakları onbinlerce satıyor, ününe ün katıyor ve neredeyse her kesim tarafından tanınıyor, biliniyordu. Konserlere artık yetişemez olmuş, ev sohbetlerini ünlü ozanlarla, dedelerle, pirlerle yapar olmuştu.” (Ali Öztunç, Devr-i Mahzuni, s.22)
- Ökkeş Maraş’ta kullanılan en yaygın erkek ismidir. Mahzuni konuşmasında Maraş katliamını gerçekleştirenleri tipleştirip “Ökkeş” olarak adlandırır.
- Mahzuni CHP/SHP dışında Alevi kimliğinin öne çıktığı Barış Partisi’nin de kurucusu olmuş ama Ali Haydar Veziroğlu’nun icraatlarını görünce hemen ayrılmıştır.
- Deniz Baykal milletvekilliği sözü verip sonrasında listeye almamış, Murat Karayalçın ise danışmanı olmasını istemiş ama sonrasında hiç görüşmemiştir. “Ben Karayalçın’a danışman oldum” diyerek yazdığı hiciv o dönem oldukça ünlenmiştir.
- Bu rakamlar Ali Öztunç’un Devr-i Mahzuni kitabında verilmektedir ve net değildir. Mahzuni’nin (ha keza genel olarak âşıkların) anlık olarak söylediği ve sonrasında unuttuğu eserleri olduğu bilinir.
12 Eylül ve “yeni” Mahzuni 60’lar ya da 70’lerdeki gibi değildir. şu dörtlüğü gibi: Solun toplumsal etkisine paralel şekilde bu eserlerin etkisi de azalmıştır. Mahzuni de bunun farkında olsa gerek ki kendini politik düzleme taşımaya çalışır. Ne yazık ki Mahzuni’nin bu çabasındaki adresi, yumi?” “Yoksulun sırtından doyan doyana
Bunu gören yürek nasıl dayana
Yiğit muhtaç olmuş kuru soğana
Bilmem söylesem mi söylemesem

