Hande Durna
1930’lar Türkiye’sini ve dünyasını gözünüzde canlandırır mısınız? Bu tabloda bir de doktora yapmak için okyanus aşırı bir deniz yolculuğuna hayallerinin ve cesaretinin büyüklüğü ile çıkan bir genç kız düşünür müsünüz?
Onu anlatmak için yüzlerce sayfa yazılabilir, yazıldı da ama Behice Boran’ın tüm hayatını özetleyen tasvir tam olarak da budur: Hayalleri ve cesareti ile aşılamaz denen zorlu yollarda yolculuk, hatta olmayan yolları açarak arkadan gelenlere de yer açan bir yolculuk…

Bugün çokça duyduğumuz toz pembe harflerle yazılmış bir kariyer hikayesi değil onunkisi. Böylesi bir hikâye pekâlâ onun için de ve belki de o günün koşullarında en çok onun için gerçek olabilirdi. Bu cazip yolu tercih etmeme bir kariyer hikayesi değil tabi ki ama bir cesaret ve yurtseverlik hikayesi…
Osmanlı’nın son, cumhuriyetin ilk dönemlerine çocukluğunda şahit olan Behice; insana ve yurduna olan sevgisini öğrenme, olanı biteni yorumlama isteği ile birleştirerek, biraz da el yordamı ile yönünü netleştiriyor. “Muasır medeniyetlere ulaşma” düsturunun yoksul ülkesinde nasıl hayata geçirileceğini anlamak için sosyoloji okumaya karar veriyor.
Michigan üniversitesinde doktora yaptığı dönemde, sosyoloji okudukça üniversitelerde anlatılanın onun düşündüğü gibi bir kurtuluş felsefesine hizmet etmediğini fark ettiğinde yaşadığı hayal kırıklığı ile Marksizm’le tanışması aynı zamana denk geliyor ve bu, kendi deyimiyle “hayatının dönüm noktası” oluyor.
1985 yılında Sofya’da kendisiyle yapılan söyleşide, “1942 senesinden itibaren elimden geldiği kadar, örgütlü bir şekilde, Türkiye’nin sosyalizmi hedef alan bir yönde değişebilmesi, gelişebilmesi için çalıştım.” diyor. (1)
Kendisini örgütlülüğe taşıyan billurlaşmış bakış açısını ise şöyle açıklıyor: “Bilhassa Lenin’in yeni tip parti düşüncesiyle, o fikirleriyle karşılaştıkça, bu sefer fikirle eylem arasındaki, pratik arasındaki ilişkiyi daha iyi kavradım. Ve şu neticeye vardım ondan sonra: Hayatta fikirlerin yansıması sadece bireysel düzeyde olmaz. Eğer toplumu değiştirmek, geliştirmek istiyorsanız örgütlü bir biçimde çalışmanız, bir örgüt içinde olmanız lazımdır, o neticeye geldim. Yani parti içinde çalışmanız lazımdır, bu neticeye geldim.” (2)
Bu billurlaşmış düşünce örgütlü mücadelenin zorlukları ne olursa olsun, çıkış noktasını asla unutmamasını sağlıyor: “Boran’ın yıllar sonra TİP’in zayıflıklarının, eksikliklerinin, sıkıntılarının umutsuzluğa sürükleyecek kadar derinleştiği bir dönemde, Sıdıka Su’ya söylediği şu sözler, bu bakımdan anlam kazanır: ‘Bizim hamurumuz bu ve ekmeği bu hamurla pişireceğiz’.
Şimdi de partili olmak, Behice Boran açısından, partinin gücüne ve niteliğine bakılarak beğenilirse girilecek, beğenilmezse uzak durulacak bir durum değil, onun gücünü ve niteliğini yükseltmek için bir aydının bir sınıfa bağlanma kararının somut bir adımıydı.” (3)
Örgütlülükten şu veya bu nedenle kaçınan ama kendi basiretsizliğini örgütün eksiklikleri ile kapatmaya çalışanlar için şu sözleri çok çarpıcıdır: “Varlık Özmenek, kişiliğinin bu yanıyla ilgili olarak Behice Boran ile arasında geçen bir diyaloğu şöyle anlatıyor: ‘Birgün, ‘Bak yoldaş, derin bir kuyu, bir çıkrık zar zor dönüyor, bir kova, bir ip. Kova delik, çıkrık bozuk. Sen ha babam su çekiyorsun. Su çekeceksin de tarlayı bahçeyi sulayacaksın. Ağustos sıcağında zaten kuyuda ne kadar su var. İp koptu kopacak. Ha babam kan ter içindesin. Orada birisi var, şezlongda uzanıyor, gazoz içiyor, meyve yiyor. Senin de arkadaşın, merhabanız var. ‘Çok yoruluyorsun, sana su getireyim’ demesini katiyen bekleme. Hiç olmazsa ‘kolay gelsin’ demesini de bekleme. Bu mücadele böyle; çekersin kovanı, kova gelir elin ayağın titrer, o sırada suyun bir kısmını ayağına dökersin bahçeye dökeceğine. Şezlongdaki der ki ‘haa ha ayağına döktü’. İşte burada birşey söylemek gerekir. Bak öbürlerine bir şey demiyorum onu bekleme, ama burada bir şey söylemek lazım gelir’ dedi.” (4)
Söylenmiş sözlerin de ötesinde yaşanmışlığın da “bir insan ömrünü neye vermeli” sorusunun dolu dolu bir cevabı olan bir hayat hikayesi görüyoruz. DTCF’de öğretim üyesiyken uzaklaştırılması, akademik kariyerine yurt dışında devam etmeyi reddetmesi, bu tercihin bedeli olarak ciddi geçim sorunları yaşaması, Türkiye Barışseverler Cemiyeti başkanıyken Kore’ye asker gönderilmesi ile ilgili dağıttıkları bildiri nedeniyle tutuklanması, oğlu Dursun’u tutuklu iken doğurması, 60’larda TİP’le birlikte mücadeleyi sürdürmesi, 1965 seçimlerinde milletvekili olması, 12 Mart sonrası 1974’e kadar tekrar tutukluluk dönemi, 2. TİP dönemi ve 12 Eylül ile birlikte gelen sürgün yılları…
İlk gençliğinden itibaren ülkesinin nasıl aydınlık günler görebileceğini dert eden, hayatını bunun üzerine kuran, karşısına çıkan yurt dışındaki tüm fırsatları, bu ülkede akademide tamamen önünün kapandığı gerekçesiyle pekâlâ kabul edebilecekken, ülkesinde kalıp sosyalizm mücadelesinin bir neferi olma uğruna elinin tersiyle itmesi, öte yandan hayatının son yıllarını yurt dışında geçirmek zorunda kalması ve son nefesini de yine ülkesinden uzaklarda vermesi…
Kuru kuruya bir kronoloji değil de altında çarpıcı pek çok detayın olduğu bir hayat hikayesi bu. Çocuğunun küçüklüğünde, gençliğinde; eşinin ağır hastalık dönemlerinde kendi tutukluluğunun sıkıntılarından daha çok içini kemiren vicdan azabı örneğin: “Mücadelenin ceremesini insan sadece kendisi çekse, yakınlarını etkilemese ne iyi olurdu!” (5)
Bütün bu sıkıntıların yanında bir de Nazım’ın dizelerindeki gibi “Yapı yerinde ne çay her zaman şekerli, ne de dostlar vefalı her zaman.” Örgütlü mücadelede yol ayrımlarının insani ilişkilerde yaşattığı tahribatı “Herkesin aşk acıları vardır, benim arkadaş acılarım var.” (6) sözleriyle ifade etmiştir.
Böylesi bir hayatın zorlukları ancak aşağıdaki satırlardaki gibi önemsizleştirilebilir:
“Hiçbir yerde, hiçbir zaman sosyalizme giden yol; dikensiz, taşsız, dümdüz, “şahane” bir yol olmamış. Yüzyılların ötesinden sürüp gelen mücadelede; hapse atılanlárın, haksızlığa ve bin türlü belaya uğrayanların biz ne ilkiyiz, ne de sonuncusu olacağız. Bir çile söz konusu olacaksa, buna insanlığın genel çilesidir denebilir ancak, içeride de çekilir dışarıda da. Ama ben bu düzeyde ve anlamda dahi “çile” sözcüğünü ve bu sözcüğün ifade ettiği düşünce ve bakış açısını sevmiyorum. Bilimsel açıdan gerçekçi ve geçerli, ahlaki açıdan haklı bir davaya inanış ve kendini veriştir bu sadece. Ne çile, ne fedakârlık, ne kahramanlık söz konusudur aslında. Bunların hepsi var olabilir, ama sorunun özü, aslı bunlar değildir. Bireysel açıdan ve düzeyde, sadece insan olmanın gereğidir. İnsan olmak da kolay değil elbette. Ama insan olmanın zorluğundan ne yakınılır, ne övünülür. İnsan olmanın gereklerini yerine getirmekten mutluluk duyulabilir, duyulmalıdır ancak.” (7)
Behice Boran’ı ömrünü sosyalizme adamışlığı ile tanımlamak kadar Türkiye sosyalist hareketinde teorik ihtilalciliğin ve beraberinde titizliğin öncülerinden olduğunu söyleyebiliriz. Solun devrim stratejileri konusunda akla gelebilecek her fikrin havada uçuştuğu bir dönemde “sosyalist devrim” hedefini TİP programına yazdıysa burada Behice Boran’ın etkisi çok büyüktür.
Hiç abartısız bir biçimde Türkiye solunun tamamının Behice Hanım’ı, Behice Ablasıdır.
1987’de Türkiye’ye getirilen cenazesi binlerce kişi tarafından kaldırılmıştır.
Aynı denizaşırı yolculuğa çıkan genç kızın cesareti ve hayalleri gibi, 1979’da da, sıkıyönetimin yasakladığı 1 Mayıs’ta, yasakları kırmak için Merter’den Taksim’e doğru yola çıkmıştı.
Cesareti, hayalleri, mütevazılığı ve devrimciliği, geleneğimizdir…
- Behice Boran, Öğretim Üyesi, Siyasetçi, Kuramcı, Gökhan Atılgan, Yordam Kitap, Sf. 65
- A.g.e Sf 68
- A.g.e Sf 175
- Behice Boran’ın mektupları II, Tarih Vakfı, Sf. 171
- A.g.e Gökhan Atılgan sunuş yazısı
- A.g.e Sf. 87

