Tek adam rejimi bütün karakteristiği ile karşımızda. Hukuksuzluğu sansür, sansürü baskı, baskıyı yolsuzluk, yolsuzluğu sömürü izliyor. Toplum huzursuz ve tepkili; bu tepkinin toplumsal bir harekete dönüşmesine yönelik korku, iktidarı daha fazla baskı siyasetini uygulamaya itiyor.
İspanya’da ve Yunanistan’da gördüğümüz kitlesel protestoların Türkiye’ye sıçramaması için bir neden yok. Hele hele Fransa’da liseli gençliğin meydanlardaki kitlesel protestosu, güvenlik bürokrasisi tarafından kuvvetle muhtemel dikkatle izleniyordur. Daha okullar açılmadan bütün üniversitelerde olası gençlik eylemlerine yönelik hazırlık yapılmasına dair haberler basında çıkmasına rağmen dikkatlerden kaçan haberlerden biriydi.
Ekonomik kriz emekliler başta olmak üzere emekçi sınıfların belini daha da bükerken hoşnutsuzluk, şikâyet, yakınma ve huzursuzluk toplumsal psikolojinin çıktıları. İktidar ise korkutarak sindirmeyi bir siyaset yöntemi haline getirmiş durumda.
Ülkedeki siyasi gündemlerin değişim hızına yetişmek ise ne mümkün. Gerek iç gerekse dış siyasette yaşanan önemli gelişmeleri izlemek ve yorumlamak bu açıdan daha önemli hale geliyor. Bir sonraki gündemin bir öncekinin yerini aldığı bu gündem enflasyonunda, bazı başlıkların altını çizmek ülkenin nereye gittiğini anlamak açısından önemli sayılmalı.
Yolsuzluklar ve CHP-Yeni Parti’nin belediye başkanlarının AKP’ye katılması iç siyasetin baskın gündemi olmasına karşın dikkatlerin kesilmesi gereken gündemlerin başında Mekke Anlaşması geliyor. İsrail’in soykırımcı ve işgalci siyasetine hayır diyen Yemen Husileri’ne dönük savaş başlatan Suudi Arabistan yönetimine kol kanat olmak için Türk askeri Suudi Arabistan’a gönderilmek isteniyor. Henüz Meclis’e gelmeyen ve Meclis tarafından onaylanmayan bu anlaşmanın neredeyse bütün hazırlıkları tamamlanmış durumda. Bir yandan Meclis’in nasıl baypas edildiğini gösteriyor, öte yandan emperyalist bölgesel planlara AKP’nin nasıl dahil olduğunu gösteriyor. Bu anlaşma bir savunma anlaşmasından ziyade İran’a karşı “mezhepsel” bir ittifak görüntüsü veriyor. Suudi Arabistan’ın Yemen’e yönelik saldırısı ve Yemen topraklarında asker bulundurması işgalci bir siyasetken, Türkiye’nin Yemen’in içişlerine müdahale anlamına gelecek bir dış siyaset izlemesi ülke çıkarlarımızla uzaktan yakından ilgisi yoktur. Hele Suudi Arabistan’ın yardımına gidiyoruz tezi tam bir göz boyama. Mekke Anlaşması doğrultusunda Suudi Arabistan’a küçük ya da büyük, teknik ya da personel ne olursa olsun askeri bir güç gönderilmesi aslında İsrail’e kalkan olmak anlamına geliyor. Yemen’in İsrail’in Gazze saldırısına karşı dik duruşu biliniyor. AKP iktidarının bir yandan İsrail’i kınarken diğer yandan İsrail’e kalkan olmaya çalışması dikkatlerden kaçmayan bir çelişki olarak kayıt altına alınmalıdır.
Yine kamuoyunda fon yolsuzluğu ve İzmir belediye başkanının AKP’ye katılması gündeminin yoğunluğu altında kalan bir başka gündem de “çerçeve yasa” adıyla bilinen Kürt sorunundaki gelişmeler. Adım adım yürütülen müzakereler yerine getiriliyor. PKK tarafından 3 mağaranın boşaltıldığı ilan edilirken Bahçeli, Öcalan’a yeni bir statü tanımı yapıyor. Kürt siyaseti ile pazarlık konusu bugüne kadar hep gizli tutuldu. Hangi başlıklarda ve ne çerçevede bir zemin ortaklığı konusu bugün kamuoyunun bilgisi dahilinde değil. Ancak parça parça atılan adımlar, aslında AKP iktidarı tarafından sürecin önceden planlandığına işaret ediyor. Bütün bu sürecin hedefi ise “düzenin ya da rejimin bekası”. Erdoğan’ın yeniden aday olmasını dile getiren MHP lideri Bahçeli’nin ardından AKP kurmayları da Erdoğan’ı yeniden seçtireceğiz demeçleri vermeye başladılar. Açıktır ki Meclis’in erken seçim kararı almasının en önemli halkası Dem Parti’nin tutumu olacaktır. Geçmiş yıllarda “seni başkan yaptırmayacağız” diyen Dem Parti, çözüm süreci dolayımıyla AKP ile kurduğu işbirliği doğrultusunda bu kez “seni yeniden başkan seçtireceğiz” siyasetini gütmektedir. Bütün bu sürecin anahtarı ise yeni anayasa olacaktır. Toplumdan sır gibi saklanan yeni anayasanın hangi maddeleri kapsadığı ve içeriği hala belirsizliğini korumaktadır.
Tek adam rejimi şaşırtmıyor. Melih Gökçek’e isnat edilen yolsuzluk suçlamaları henüz ortaya çıkmamışken bu kez fon skandalı patlak verdi. Eski Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı ile AKP Genel Başkan Yardımcısı’nın fon skandalında ismi geçmesi, AKP’den ihracıyla sonuçlandı. Bu durum, fon skandalının AKP tarafından da kabul edildiğini gösteriyor. “Ucu nereye varırsa varsın” diyen AKP Grup Başkan vekilinin Meclis’teki nöbeti değiştiriliyor, Erdoğan “AKP’nin kadrolarına dokundurtmam” mesajı veriyor. Bu büyük skandalın AKP’yi içeriden çökertecek boyutta olması, AKP kurmayları açısından meseleyi kapatma siyasetiyle aşılmaya çalışılıyor. Tam da bu nedenle gazeteciler ev hapsine çarptırılıyor ve tutuklanarak cezaevine gönderiliyor. Amaç belli; korkutmak, sindirmek ve kamuoyunda bu skandalın gündem olmasının önüne geçmek. AKP tarafından “münferit” olarak sunulmaya çalışılan fon skandalı, aslında 24 yıllık AKP iktidarının karakteristik özelliğinden başka bir şey değildir. Ruhsar Pekcan, Zehra Taşkesenlioğlu skandallarından sonra şimdi de Fatma Betül Sayan Kaya’nın yolsuzlukla anılması meseleyi manidarlığın ötesine taşıyor. 24 yıllık iktidarın diğer yolsuzluklarını yazmak bu yazıya ayrılan yeri aşıyor.
Düzen muhalefetin içinde bulunduğu “sefalet” ise, son kertede yeni rejimin kuruluşuna payanda oluyor. Bu konu, özellikle oyunu “AKP gitsin” diye veren herkesin ortaklaştığı bir tez artık.
Yeni Ülke Dergisi’nin bu sayısında bütün bu başlıklara dair çerçeve yazılar bulacaksınız. Bu sayıda kapağımız “rejimi” konu edindi. Erdoğan, Bahçeli, Kılıçdaroğlu ve Öcalan fotoğrafları dergimizin dosya konusunu ve ülkenin içinden geçtiği kesitin resmini sembolize ediyor. İyi okumalar…
