Mehmet Şimşek dönemi yorumu

Gündem Sayı 35 (Mayıs-Haziran 2026)

2023 yılında Maliye Bakanı olarak atanan Mehmet Şimşek, 2000 IMF programını, standart IMF politikasına benzer şekilde iç ve dış sermaye lehine uygulamıştır. Bu uygulama stratejisinde, doğrudan IMF suçlanamadığı gibi, doğrudan siyasi kadro da aracı kullanmış olarak, suçlanmaktan vareste tutulabilmektedir. Siyaseten atamış olmasına rağmen, örtülü olarak iç ve dış sermaye adına neoliberal politikaları sadakatle uygulayan Şimşek, iç ve dış sermayenin çıkarlarına hizmet ederken, partinin ve mensuplarının beka sorununa fazla zarar gelmiyordu.

İzzettin Önder

Görüntüye göre, Mehmet Şimşek Haziran 2023 tarihinden itibaren AKP kadrosunda ikinci kez Maliye Bakanı olarak görevlendirilmiş bir bürokrattır. Ancak, dünya ekonomik koşulları, Türkiye’nin içinden geçtiği sorunlar ve Mehmet Şimşek’in geçmişteki AKP deneyimi bir arada ele alındığında, Şimşek’in zorunlu “vekâlet bürokrasisi” görevini üstlendiği gibi bir görüntü ortaya çıkıyor. 

Mehmet Şimşek’in günümüzdeki konumunun anlaşılması amacıyla kendisinin geçmişteki AKP ilişkisine bir göz atmakta yarar vardır. Mehmet Şimşek, 2007-2018 yılları arasında Devlet Bakanlığı, Maliye Bakanlığı ve Başbakan Yardımcılığı görevlerini yürütmüştür. Geçmişteki bu görevleriyle, Şimşek’in AKP siyaset felsefesi hakkında oldukça geniş bilgi sahibi olduğu düşünülür. Öyle anlaşılıyor ki, Şimşek’in 2023 yılında bir kez daha Maliye Bakanlığı görevine getirilmesinde, dış sermaye çevrelerinin etkisi de önemli rol oynamıştır. Zira, IMF programının esaslarından uzaklaşılıp, kuralsız politikalarla ekonomi dümeninin saptığı, iç ve dış dengelerin bozularak içinden çıkılamaz yollara girilip çamura saplanıldığı bir dönemde sermaye dayatmalarına daha fazla dayanılamazdı. Ekonomi politikalarının tek-adam yönetiminden çıkarılıp, sermaye rayına oturtulması görevi ile yükümlenen Şimşek, bu kez de ekonomiyi neoliberal piyasa sistemine oturtma misyonu ile devrededir. Bu ahvalde, gerek dış piyasalarda deneyimli ve kendisine haklı bir yer edinmiş olarak, gerek iç piyasalarla ilgili olup biten hakkında bilgi sahibi Şimşek’in göreve atanması ve kendisinin bu görevi kabulü ile ilgili politika seçenekleri bağlamında konumuza girelim.

Konuyu etraflıca kavrayabilmek için, AKP siyasi kadrosunun “kutlu hedefine” ve ortaya atılan kutlu hedefin yürütülmesinin sağlanabilmesi amacıyla siyasi kadronun “beka sorunu” üzerinde durulması gerekir. Beka sorunu, kimin ya da hangi gücün bekası meseleleri bağlamında irdelenmesi gereken bir konudur. İlginçtir ki, AKP’nin iktidara taşınmasının hemen öncesinde devreye giren 2000 IMF programı, bir yıl sonrasında da Derviş revizyonu ile günümüze dek büyük bir sadakatle uygulanmıştır. AKP’nin kutlu hedefi olarak IMF programının bekası, Türkiye’nin emperyalizme tesliminin hikâyesini yansıtır. 

Yeni emperyalizme teslimiyet düzeninde Türkiye’ye biçilen rolü anlayabilmek için, AKP yönetimi tarafından büyük bir sadakatle uygulanan 2000 IMF destekli “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı” na bir göz atmak gerekiyor. Program, ekonomik alt-yapıyı ele almadan, tümüyle üst-yapı işleyişi ve politikaları kapsıyor ve üç ana konuda ekonomik işleyişi şekillendirmeyi amaçlıyordu. Birincisi, kamu bütçesinin küçültülmesi ve özelleştirmeye ağırlık verilmesi; ikincisi, kamu açıklarının küçültülmesi ve açıkların karşılanmasında, “araç bağımsızlığı” unvanı verilen Merkez Bankası’na asgari düzeyde başvurularak, piyasaya yönelinmesi; üçüncü ise, tüm ekonominin denetimsiz olarak dış sermayeye açılarak, günümüzün neoliberal politikaları bağlamında genel uygulama olarak geliştirilen ve özellikle gelişen ekonomilerde uygulamaya koyulan kamu-özel ortaklığı ve yap-işlet-devret modelinin sisteme monte edilmesidir. Program bütünselliği ile ele alındığında; devletin ağırlığı yerli ve yabancı sermaye karşısında azaltılıyor, bütçe denetimi yoluyla enflasyon baskılanıyor, kamu açıkları için tahvil piyasasına başvurularak faiz haddi yüksek tutulmak isteniyordu. Şu hale göre, IMF programında, Türkiye’nin alt-yapı sorunlarının çözülmesi değil, görece düşük enflasyonlu, yüksek faiz hadli, hızlı özelleştirme yapan ve küçük devlet modeli ile teçhiz edilmiş ekonomide, kamu girişimciliği yerine, yerli ve yabancı sermaye girişimciliğine öncelik tanınıyordu. Buna ilaveten, ekonominin yürütülmesi uzun dönemli kalkınma planı sistemi yerine Orta Vadeli program (OVP) yönetimine dayandırılarak, reel yatırımlardan çok finansal işlemlerin önceliğinin öne çıkarılmasına ağırlık veriliyordu. Orta Vadeli Programda da üçer yıllık cari açık, enflasyon ve faiz haddi ana göstergeler olarak öne çıkıyordu. Bu hedeflerle okunabilen IMF programının örtülü amacının ekonominin koruma reflekslerinin kaldırılarak, krizde seyreden merkez ekonomilerin sömürüsüne açık hale getirilmesi olduğu anlaşılır. Bu hedef, Türkiye’yi neoliberal politikalara açarak, krizdeki Batı sermayesine reel ve finansal sermaye alanında piyasa olanakları yaratmak olarak yorumlanabilir.  

Dönemin Batı dünyası koşullarına bakıldığında, Batı dünyasında gerileyen kâr ve faiz oranları karşısında Bretton-Woods sistemi çökerken, yönetişim (Governance) kavramı ile sermaye-devlet iş birliği ya da devlet şemsiyesi altında getiri garantili yeni piyasalar devreye sokuluyordu. Neoliberalizm adı altında geliştirilen yeni sömürü mekanizması bu idi. Bu yürüyüş çerçevesinde, özellikle gelişmekte olan ekonomilerde Yap-İşlet-Devret ve Kamu-Özel Ortaklığı gibi girişimler kamu garantisi altında gerçekleştirilirken, alt-yapı yatırımlarının yapıldığı ilk dönemlerde bütçeden kaynak çıkmamış ve finansal işlemlerin görece sakin seyretmiş olmasına karşın, ödeme garantilerinin devreye girdiği son dönemlerde ana-para ve faiz ödemeleri olarak bütçeye önemli yük yıkarak, bütçe açığına ve yükselen faize yol açarken, çevre ekonomilerden merkeze kaynak aktarımı sağlanmış oluyordu.  

2023 yılında Maliye Bakanı olarak atanan Mehmet Şimşek, 2000 IMF programını, standart IMF politikasına benzer şekilde iç ve dış sermaye lehine uygulamıştır. Bu uygulama stratejisinde, doğrudan IMF suçlanamadığı gibi, doğrudan siyasi kadro da aracı kullanmış olarak, suçlanmaktan vareste tutulabilmektedir. Siyaseten atamış olmasına rağmen, örtülü olarak iç ve dış sermaye adına neoliberal politikaları sadakatle uygulayan Şimşek, iç ve dış sermayenin çıkarlarına hizmet ederken, partinin ve mensuplarının beka sorununa fazla zarar gelmiyordu. Hatta, özellikle seçim vitrinine koyulan alt-yapı yatırımlarıyla siyasi iktidara avantaj dahi sağlanırken, aynı anda emperyaliste de kaynak aktarımı gerçekleştiriliyordu. 

Çok muhtemeldir ki, Mehmet Şimşek tüm deneyimi ve bilgisi ile, Türkiye’de yaşanan enflasyonun sanayinin, geniş bakışla ekonominin genel verimsizliği, faiz baskılaması sonucu oluşan kur yükselişleri ve oligopol piyasa yapısından kaynaklandığını bilmek durumundadır. Buna rağmen, enflasyonun sebebinin talep enflasyonu olduğu anlayışı ile ücretlere ve maaşlara uygulanan şiddetli baskılamayı Şimşek’in yüklendiği misyon sonucunda gerçekleştirildiğini düşünmek yanlış olmasa gerek. Emperyalistin amacının sömürülen ekonominin gerçek sorununa inerek çözüm üretmek değil, merkeze olabildiğince kaynak transferini gerçekleştirmektir. Bunun yolu da dış girdilerin ekonomi üzerindeki maliyet baskısının hafifletilerek olabildiğince yüksek katma değer üretiminin sağlanabilmesidir. Bu amaçla, ücret baskısı uygulamak ve/veya esnek çalışma koşullarını devreye alarak, kıdem tazminatı ve sair emek hakları üzerinde baskı uygulamak, hatta gereği durumda prekarya sisteminin tedricen devreye alınması gündemde olur. Günümüzde ücret baskılaması, emekli ve işsizlerin sürünme koşulunda tutulması, yaratılan katma değerden büyük kısmının kâr olarak gerçekleştirilmesinin sağlanması ve böylece yaratılan ulusal değerden emekli ya da yoksullar için aşırı kaynak çekiminin engellenmesi de iç ve dış sermayenin vazgeçilemez hedefleridir. Bu zorlu koşulların gerçekleştirilmesinde, piyasa söylemi altında iç ve dış sermayenin taleplerinin yerine getirilmesinde devletin ve siyasi kadronun otoritesinin sarsılmaması için gerekli işlemin vekâleten yerine getirilmesi gerekmektedir. Bu uygulama sayesinde, 2000 IMF programının emperyaliste hizmet amacına yönelik olarak gerçekleştirilmesi sağlanırken, bu işlem uygun zamanda “günah keçisi” damgasını yemeye hazır bir bürokrata yaptırmak da siyasi kadronun amacına uygun düşmektedir. Böylece, bir yandan emperyalistin amacının perdelenmesi, diğer yandan da siyasi kadronun aşırı derecede yıpranmaması bakımından üçüncü bir şahsın devrede olması tüm taraflar açısından optimal durum olarak görülmelidir.  

Böylesi aşırı sömürücü politikaların bir gölge siyasi-bürokrat eleman tarafından uygulanması, toplumsal kızgınlık ve husumetin geçici bir süre işin dahi olsa ilgili bürokrat eleman üzerinde toplanarak, işlerin suhuletle yürütülmesinde devreye alınan optimum yöntem olarak görülebilir. Ancak, nasıl bir gelecek vaadi ya da yüksek tatmin sağlayıcı getiri ile böyle bir göreve soyunmuş olursa olsun, Mehmet Şimşek gibi vekâleten görev yapan elemanın gündemde üst sıralara çıkarılması, hatta tek sorumlu olarak topluma yansıtılması, tam da amaca uygun olarak, emperyalisti ve emperyaliste hizmete amade asıl iş yüklenicileri, yani siyasileri aklamasa da geri plana çekebilmesi nedeniyle fevkalade yanlış ve kamuoyunu aldatıcı işlev görebilir. Diğer bir deyişle, böylesi aldatıcı yaklaşım, emperyalistin ve iç siyasinin ara eleman kullanma hedefini güçlendirebileceği için de sakıncalı görülmelidir. Zira, bakan mevkiindeki bir bürokratın dahi tüm eylemlerinden siyasi kadro ve/veya liderin haberdar olma ve halkın zararına görülen gelişme ve kararlardan sorumlu olma zorunluluğu vardır. Hal böyle olunca, bir karar ve uygulama hangi kademe ajan tarafından alınır ve uygulanır olursa olsun, sorumlu kişinin siyasi lider ve iktidar kadrosu olduğu gerçeği daima akılda tutulmalıdır. 

Related Posts