Mahmut Aslan
Pir Sultan Abdal 2 Temmuz Vakfı YK Üyesi
Türkiye, Kürt meselesinin demokratik ve barışçıl yollarla çözülmesi açısından önemli bir siyasal dönemden geçmektedir. Uzun yıllardır devam eden çatışmanın sona ermesi, silahların susması ve sorunların siyasal zeminde çözülmesi kritik bir eşiktir. Şiddetin yerine siyasetin, çatışmanın yerine müzakerenin, inkârın yerine demokratik çözümün geçmesi Türkiye’nin geleceği açısından değerlidir. Ancak kalıcı barış yalnızca silahların susmasıyla sınırlı tutulamaz. Asıl mesele, silahların sustuğu günün ardından nasıl bir siyasal ve toplumsal düzen kurulacağıdır. Türkiye’nin önündeki temel soru bu nedenle yalnızca “Savaş bitecek mi?” sorusundan ibaret değildir; aynı zamanda “Nasıl bir Türkiye kurulacak?” sorusudur.
İmzacısı olduğum 53 Alevi aydının 31 Ağustos 2026 tarihinde yayınladığı Alevi Aydınlar Bildirisi bu gerekçeyle ortaya çıkmıştır. (1) Bildirinin özü nettir: Kürt sorununun demokratik ve barışçıl yollarla çözümüne karşı bir tutum söz konusu değildir. İtiraz, Yavuz Sultan Selim ile İdris-i Bitlisî arasındaki tarihsel ilişkinin günümüz çözüm arayışlarına referans olarak taşınmasınadır. Bildiride, son kırk yıllık çatışma ve şiddet döneminin sona ermesine yönelik adımlar olumlu karşılanırken, Alevilerin tarihsel hafızasında ağır anlamlar taşıyan Yavuz Sultan Selim-İdris-i Bitlisî referanslarının barış sürecinde kullanılmasına karşı çıkılmıştır. (2)
Bu itirazı barış karşıtlığı biçiminde okumak, tartışmanın özünü gözden kaçırmaktır. Bir toplumun barışı savunması, kendi tarihsel hafızasından vazgeçmesi anlamına gelmez. Aksine, gerçek barış farklı toplumsal kesimlerin tarihlerini, acılarını, hafızalarını ve kaygılarını birbirine dayatmadan ortak bir gelecek kurabilmesidir. Barışın toplumsal zemini, bir kesimin diğerinden tarihini unutmasını istemekle değil, farklı tarihsel hafızaların birbirini tanımasıyla güçlenir.

Bu itiraz bugün başlamadı
Söz konusu tartışmanın tarihsel bir geçmişi bulunmaktadır. 2016 yılında Selahattin Demirtaş’a yazdığım mektup bu durumun somut örneklerinden biridir. (3) O dönemde Kürt siyasal hareketinin demokratik siyasette yer alması, HDP’nin parlamentoda temsil edilmesi ve Kürt sorununun demokratik yollarla çözülmesini savunulurken; eş zamanlı olarak 4+4+4 eğitim düzenlemesine verdikleri desteği, Said Nursi ve Şeyh Said övgülerini, Demokratik İslam Kongresi ve Medine Vesikası tartışmalarını eleştirmiştim. Bu iki tutum arasında bir çelişki bulunmamaktadır. Demokratik siyaset, bir siyasal hareketin bütün politikalarını koşulsuz biçimde onaylamak anlamına gelmez. Bir hareketin hak ve özgürlük taleplerini desteklemek, o hareketin her tarih yorumunu, siyasal tercihini veya ideolojik açılımını doğru kabul etmeyi gerektirmez.
Demokratik siyasetin temelinde eleştiri hakkı yer alır. Bir siyasi hareket kendisine yöneltilen eleştiriyi yalnızca “Bize karşı mısın?” sorusuyla karşılıyorsa, siyaseti fikirler üzerinden değil aidiyetler üzerinden kurmaya başlar. Oysa doğru yaklaşım şudur: Kürtlerin demokratik haklarının savunulması ile Alevilerin tarihsel ve siyasal haklarının savunulması birbirinin alternatifi değildir. Kürt sorununun demokratik çözümünü savunmak, Alevilerin tarihsel hafızasından vazgeçmesini gerektirmediği gibi; Alevilerin eşit yurttaşlık talebi de Kürtlerin demokratik haklarına karşı çıkmak anlamına gelmez. Türkiye’nin gerçek demokratikleşmesi, bu iki talebi birbirine karşı konumlandırmadan birlikte güvence altına alabilmesidir. (4)
Kürtlerin demokratik temsil ve siyasal hak talepleri meşrudur. Kürt sorununun şiddetten arındırılmış siyasal bir zeminde çözülmesi Türkiye’nin demokratikleşmesi açısından zorunludur. Fakat bu durum, Alevilerin kendi tarihsel hafızaları, laiklik anlayışları ve eşit yurttaşlık talepleri konusunda sessiz kalmasını gerektirmez. Bir hakkın savunulması, başka bir toplumun hafızasının yok sayılmasını zorunlu kılmaz.
Mesele yalnızca İdris-i Bitlisî değildir
53 Alevi aydının bildirisi kamuoyunda zaman zaman yalnızca İdris-i Bitlisî tartışması biçiminde ele alınmıştır. Oysa mesele İdris-i Bitlisî figüründen ibaret değildir. (5) Mesele, tarihsel referansların günümüz siyasal projelerinde nasıl kullanıldığıdır.
İdris-i Bitlisî, Aleviler açısından sıradan bir tarihsel kişilik değildir. Yavuz Sultan Selim dönemi, Osmanlı-Safevi mücadelesi, Kızılbaşlara yönelik baskılar ve bu dönemin yarattığı toplumsal travmalar Alevi tarihsel belleğinde belirleyici bir yere sahiptir. (6) Dolayısıyla Yavuz Sultan Selim ile İdris-i Bitlisî arasındaki ilişkinin günümüz siyasal çözüm arayışlarına olumlu bir model olarak taşınması, Aleviler tarafından doğal olarak sorgulanmaktadır. Bu sorgulamayı sürece karşı çıkmak şeklinde değerlendirmek isabetli değildir.
Tartışmanın kaynağı yalnızca güncel bir polemik de değildir. Kamuoyuna yansıyan İmralı notlarında Abdullah Öcalan’a Yavuz Sultan Selim ve İdris-i Bitlisî ilişkisine gönderme yapan ifadeler atfedilmiştir. (7) Bu notların doğruluğu, eksiksizliği ve içeriği konusunda ciddi tartışmalar yaşanmıştır. DEM Parti tarafından Öcalan’ın bu bağlamda bir değerlendirmesinin bulunmadığı açıklanırken, Alevilerin sürecin dışında gösterilmesine de itiraz edilmiştir. (8) Söz konusu notları tartışmasız bir belge saymak doğru olmadığı gibi, yalnızca yalanlandıkları gerekçesiyle içeriklerindeki bütün tartışmaları yok saymak da yöntemsel olarak hatalıdır.
Ancak Öcalan’ın 16 Eylül 2026 tarihinde DEM Parti İmralı Heyeti ile yaptığı görüşmenin ardından kamuoyuna yansıyan açıklaması, bu tartışmayı yeni bir aşamaya taşımıştır. Öcalan, bu açıklamasında kendisine atfedilen İdris-i Bitlisî değerlendirmesini doğrulamıştır. “İdris-i Bitlisi’nin Sünni mirliklerle Osmanlı arasındaki ittifakını hatırlatmak, onu eksiklikleri ile beraber olduğu gibi yeniden canlandırmak değildir” diyen Öcalan, söz konusu tarihsel referansı savunmuştur. (9) Bu açıklama, daha önce yalnızca İmralı notlarına atfen tartışılan İdris-i Bitlisî referansının bizzat Öcalan tarafından benimsendiğini göstermesi bakımından önemlidir.
Temel mesele şudur: Bir tarihsel ilişkinin günümüz siyasal projesinde hangi anlamla kullanıldığı ve bunun farklı toplumsal kesimler açısından ne ifade ettiğidir. Bir toplum için siyasal ittifakın sembolü olan tarihsel bir olay, başka bir toplumun belleğinde travmanın sembolü olabilir. Demokratik siyaset, bu farklı hafızaları dikkate almayı gerektirir.
Tarihin ortaklaştırılması, tarihsel hafızaların silinmesiyle mümkün değildir. Aksine, farklı toplumsal kesimlerin kendi tarihlerini anlatabilmesi ve bu anlatıların birbirine dayatılmaması gerekir. Barışın dili, bir toplumun diğerine kendi tarih yorumunu dikte etmesi üzerine kurulamaz.
Alevi rönesansı değil, eşit yurttaşlık
Öcalan, 16 Eylül 2026 tarihli açıklamasında “Alevi Rönesansı” ifadesini de kullanmıştır. “Amaç egemenliğin değil eşitliğin ve özgürlüğün ittifakıdır. Alevi Rönesansı da bu ortak demokratik geleceğin en önemli sütunlarından biridir” diyen Öcalan, bu kavramı gündeme getirmiştir. (10)
Bu ifade, Alevi toplumu açısından sorunlu bir çağrışım taşımaktadır. Zira Alevilerin yeniden doğmaya ihtiyacı bulunmamaktadır. Aleviliğin güçlü bir düşünsel, kültürel ve tarihsel mirası vardır. Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre, Kaygusuz Abdal ve Pir Sultan Abdal çizgisi; insanı, doğayı, aklı, vicdanı, eşitliği ve adaleti merkeze alan büyük bir düşünce geleneğidir. Aleviliğin tarihsel birikimi, dışarıdan kurgulanacak bir siyasal “Rönesans” projesine ihtiyaç duymayacak kadar köklüdür.
Sorun Aleviliğin yeniden doğması değil; Alevilerin mevcut Cumhuriyet düzeni içinde eşit yurttaşlar olarak yaşayıp yaşayamadığıdır. Bu nedenle Aleviler açısından temel mesele “Rönesans” değil, eşit yurttaşlıktır.
Hukuki eşitlik ile fiilî eşitlik aynı şey değildir. Anayasa’da herkesin eşit olduğunun yazılması önemli olmakla birlikte, devletin bütün yurttaşlarına günlük hayatta gerçekten eşit davranması esastır. Cemevlerinin ibadethane statüsü tartışması, zorunlu din eğitimi, Diyanet’in yapısı, kamu hizmetlerinde mezhep temelli ayrımcılık ve liyakat sorunları Alevilerin uzun yıllardır gündeme getirdiği temel başlıklardır.
Bu talepler devletten ayrıcalık istemek anlamına gelmez. Talep edilen husus nettir: Devletin bütün yurttaşlarına eşit davranmasıdır.
Alevi yurttaş, Sünni yurttaştan daha fazla hak talep etmediği gibi daha az hakka da razı değildir. Devletin yurttaş karşısındaki konumu inanca, mezhebe, etnik kökene veya siyasal tercihe göre değişmemelidir. Laikliğin Aleviler açısından taşıdığı temel anlam budur.
Laiklik, Alevilerin devletten uzaklaştırılması değildir. Aksine, devletin herhangi bir inancı veya mezhebi diğerlerinden üstün tutmamasının güvencesidir. (11) Bu nedenle laiklik, Alevilerin eşit yurttaşlık mücadelesinin ayrılmaz bir parçasıdır.
Aleviler kimsenin aparatı değildir
Tartışmanın en önemli boyutlarından biri Alevilerin kendi sözünü söyleme hakkıdır. Alevi aydınlarının bildirisine yönelik bazı açıklamalarda, bildiriyi imzalayanların aydın kimliği sorgulanmış; bazı isimlerin geçmişte milletvekili olmaları üzerinden “sokaktan alıp getirip milletvekili yaptığımız” ifadesi kullanılmıştır. (12) Daha sonra bu sözlerin “siyasette alan açmak” anlamında kullanıldığı belirtilmiştir. (13) Ancak burada daha temel bir mesele yer almaktadır.
Aleviler siyasette açılan alanların misafiri değildir. Aleviler bu ülkenin yurttaşlarıdır. Alevi aydınların kendi tarihleri hakkında konuşabilmesi için herhangi bir siyasi hareketin iznine ihtiyacı yoktur.
Bir siyasi hareket demokratik siyasette farklı toplumsal kesimlere alan sağlayabilir. Ancak o alanı açan yapı kendisini aynı zamanda o alanın sahibi olarak görmeye başlarsa, eşitlik ilişkisi zedelenir. Aleviler herhangi bir siyasi hareketin bünyesine kazandırdığı bir toplumsal kesim değildir. Aleviler kendi mücadele tarihleri olan, kendi kurumlarını oluşturan, kendi düşünce dünyasına sahip toplumsal ve siyasal bir öznedir.
Bu nedenle Mustafa Karasu’nun 53 imzalı bildiri hakkında “Kim yönlendirdi bunları?” ve “sabotaj” ifadelerini kullanması karşısında aynı soru sorulmalıdır: İlk soru neden “Kim yönlendirdi?” olmaktadır? Neden “Ne söylüyorlar?” sorusu öncelenmemektedir?
Demokratik siyasetin temel ölçütü, bir fikrin kimin tarafından söylendiği değil, ne söylediği ve tartışmaya değer olup olmadığıdır. Bir Alevi aydının Kürt hareketini eleştirmesi, onun başka bir merkez tarafından yönlendirildiğini göstermez. Bir Kürt siyasetçisinin Alevilerin tarihsel hassasiyetlerine itiraz etmesi de onun bütün Kürt toplumunu temsil ettiği anlamına gelmez.
Toplumlar tek bir merkezden konuşmaz. Demokrasi bu çoğulluğun güvencesidir.
Öcalan eleştirilemez mi?
Tuncer Bakırhan’ın bildiriyi imzalayanlara yönelik açıklamalarında “Kürt Hareketi’ni eleştirmek, Öcalan’ı eleştirmek…” ifadeleri üzerinden kurduğu yaklaşım, temel bir demokratik soruyu gündeme getirmiştir:(14) Bir siyasal lider eleştiriden muaf mıdır?
Bir siyasi hareket, kendi dışındaki insanların tarihsel değerlendirmelerini yalnızca kendisine sadakat ölçüsüyle mi değerlendirecektir?
Demokratik siyasetin cevabı açıktır: Hiçbir siyasi aktör eleştiriden muaf değildir.
Bu durum bütün siyasi hareketler için geçerlidir. Alevi aydınların bir konuda Öcalan’ı eleştirmesi, Kürtlerin haklarına karşı oldukları anlamına gelmez. Cumhuriyet tarihindeki herhangi bir iktidarın politikalarını eleştirmek Cumhuriyet’e karşı olmak anlamına gelmediği gibi, bir siyasi hareketin bazı politikalarını eleştirmek de o hareketin temsil ettiği bütün toplumsal taleplere karşı olmak değildir.
Eleştiri, demokratik siyasetin düşmanı değil güvencesidir.
Alevilerden beklenenin “süreci desteklemek” ile “süreci eleştirmemek” arasında sıkıştırılması, demokratik katılım anlayışını daraltır. Bir süreci gerçekten demokratik yapan şey, herkesin aynı cümleyi kurması değil; farklı görüşlerin aynı siyasal zeminde ifade edilebilmesidir.
Medine’den Cumhuriyet’e
Tartışmanın daha geniş boyutunda Abdullah Öcalan’ın son yıllardaki siyasal düşüncesinde yer alan “Demokratik İslam” ve Medine Vesikası referansları bulunmaktadır. Öcalan’ın Mezopotamya İslami Araştırmalar Federasyonu Kongresi’ne gönderdiği mesajda “Demokratik İslam” kavramını Medine Vesikası’nın ruhuyla ilişkilendiren bir çerçeve sunduğu kamuoyuna yansımıştır. (15)
Bu yaklaşım tartışmaya açıktır. Aleviler açısından sorulması gereken soru şudur: 21. yüzyıl Türkiye’sinin toplumsal sözleşmesi neden 7. yüzyıl Medine’sinde aranmaktadır?
Türkiye’nin kendi siyasal ve toplumsal deneyimi, Cumhuriyet’in yurttaşlık fikri, laik hukuk devleti ilkesi, halk egemenliği ve anayasal vatandaşlık birikimi mevcuttur.
Medine Vesikası tarihsel bir belge olarak incelenebilir; İslam tarihindeki farklı toplulukların bir arada yaşamasına ilişkin tarihsel bir örnek biçiminde tartışılabilir. Ancak Türkiye’nin 21. yüzyıldaki toplumsal sözleşmesinin temel referansı yapılması farklı bir nitelik taşır.
Türkiye’nin geleceğini yedinci yüzyılın siyasal modellerinde değil, çağdaş demokratik hukuk düzeninde aramak gerekir. Türkiye’nin sorunu yeni bir dinsel sözleşme ihdas etmek değil, mevcut yurttaşlık sözleşmesini gerçekten eşit hale getirmektir.
Türkiye’nin toplumsal sözleşmesi, bütün yurttaşların eşitliği üzerine kurulmalıdır. Bu sözleşmenin referansı herhangi bir mezhep, din veya tarihsel ittifak değil; insan hakları, hukuk devleti, laiklik, demokrasi ve halk egemenliğidir.
Kürt Hareketinin laiklik çizgisinden kopuşu
Kürt siyasi hareketinin 1970’lerden bugüne izlediği düşünsel seyir incelendiğinde belirgin dönüşümler görülmektedir. PKK’nın kuruluş yıllarında, 1978’deki Fis toplantısından 1980’lerin başlarına kadar hareket, Marksist-Leninist bir çerçeveye dayanmakta ve din kurumunu devlet yapısıyla ilişkilendirmekteydi. (16) Bu konumlanma laik ve din eleştirisine dayalı bir nitelik taşımaktaydı. 2000’li yıllarla birlikte bu çerçeve dönüşmeye başlamıştır. 2013’te başlayan Çözüm Süreci döneminde Abdullah Öcalan’ın İmralı’dan yaptığı açıklamalar yeni bir dilin kurulduğunu göstermiştir. Bu sürecin en belirleyici halkalarından biri, 10-11 Mayıs 2014’te Diyarbakır’da düzenlenen Demokratik İslam Kongresi’dir. (17) Öcalan’ın çağrısıyla toplanan kongre, Kürt hareketinin resmi programıyla İslami referansları buluşturma hedefi gütmüştür. Kongrenin sonuç bildirgesinde ümmet birliği vurgusu öne çıkarılmış; laik Kemalist çerçeve ulus-devletçi bir yapı olarak nitelendirilmiştir. Bu söylem, Kürt siyasi hareketinin kurucu Marksist laiklik anlayışından ayrışmayı temsil etmektedir.
Aynı dönemde HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, TBMM’de ve medyada verdiği mesajlarda Said Nursî’yi dindar muhafazakâr Kürt seçmenine ulaşmanın simgesel figürü olarak kullanmıştır. Bu tercihin pragmatik gerekçesi, 2010’ların ortasında dindar-muhafazakâr Kürt seçmenin AKP ile HDP arasında belirleyici bir kitle oluşturmasıdır. Fakat bu pragmatizm, Kürt siyasi hareketinin Cumhuriyet’in laik Kürt yurttaşlarına seslenen damarından uzaklaşmasına ve siyasal İslam ile kavramsal ortak zeminler kurmasına yol açmıştır.
Bu dönüşümün tarihsel arka planı daha eskiye dayanmaktadır. Refah Partisi’nin 1991’den itibaren Kürt sorununa resmi söylemin dışından yaklaşmaya başlaması, Kürt İslamcılığının siyasal alanda meşrulaşmasının ilk adımlarından biridir. Dönemin RP İstanbul İl Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, teşkilat bünyesinde bir istişare kurulu kurmuş; başında Mehmet Metiner’in yer aldığı, Ali Bulaç, Abdurrahman Dilipak ve Altan Tan’ın da bulunduğu bu heyet, Erbakan’a sunulmak üzere bir Kürt Raporu hazırlamıştır. (18) Rapor, resmî ideolojinin yetersiz kaldığını ve soruna kültürel çoğulculuk temelinde yaklaşılması gerektiğini vurgulamıştır.
Refah Partisi’nin 1994 yerel seçimlerini bölgede kazanması, Kürt İslamcı hareketin ana akım Türk İslamcılığıyla buluşmasının somut göstergesidir. (19) Bu buluşma, sonraki süreçte AKP iktidarının Kürt politikasının zeminini hazırlamıştır.
Bu yakınlaşmanın kurumsal ifadesi, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bölgedeki rolünde görülmektedir. 1989’da Türkiye Diyanet Vakfı tarafından başlatılan Kutlu Doğum Haftası etkinlikleri, Hizbullahi söylemin görünürlük kazandığı bir zemine dönüşmüştür. (20) Diyanet’in resmi etkinlikleri bölgede kitlesel bir mobilizasyon aracı haline gelmiştir. Devletin laiklik ilkelerinden geri çekilerek Diyanet aracılığıyla farklı yapıları meşrulaştırması hem laik cumhuriyet hem de yurttaşların eşit hakları açısından olumsuz sonuçlar doğurmuştur.
Bu süreç, kimlik siyasetinin laiklik karşısındaki tutumunun kurucu laik çerçevenin aşındırılmasına yol açtığını göstermektedir. Yerasimos’un belirttiği üzere laik Kemalist çerçeve, farklı inanç topluluklarının varoluşsal güvencesidir. (21) Laik çerçevenin esnetilmesi, Kürt toplumundaki laik, sol ve kadın hareketlerinin düşünsel zeminini daraltmıştır.
Şeyh Said ve tarihsel hafızanın siyasallaştırılması
Tartışmaya Şeyh Said konusunun da eklenmesi gerekmektedir. 2025 yılında Şeyh Said’in ölümünün yüzüncü yılı vesilesiyle düzenlenen konferansa gönderdiği mesajda Öcalan, Şeyh Said’i tarihsel bir figür olarak değerlendirmiştir. (22)
Bu durum Şeyh Said’in tarihsel konumunun yeniden yorumlanması bakımından önemlidir. Ancak burada da aynı demokratik ilke geçerlidir: Bir tarihsel şahsiyetin bir toplum açısından taşıdığı anlam, başka bir toplum açısından farklılık gösterebilir. (23)
Türkiye’nin tarihsel olayları konusunda farklı toplumsal hafızalar mevcuttur. Şeyh Said meselesi Kürtler açısından bir kimlik meselesi olarak ele alınırken; Cumhuriyet tarihi açısından farklı akademik ve siyasal değerlendirmelere konu olmaktadır. Bu farklılıkların birbirine dayatılması yerine demokratik zeminde tartışılması gerekir.
Aynı durum Said Nursî için de geçerlidir. 2013’teki çözüm süreci görüşmelerinde Said Nursî üzerine yapılan değerlendirmeler basına yansımıştır. (24) Burada temel husus kişileri kategorize etmek değil; Türkiye’nin geleceği kurgulanırken hangi tarihsel figürlerin hangi siyasal amaçlarla öne çıkarıldığını analiz etmektir. Siyaset geçmişi bugünün ihtiyaçları doğrultusunda yeniden anlamlandırdığı için, tarihsel referansların siyasal kullanımını tartışmak zorunludur.
Bölgesel denklem ve mezhep meselesi
Tüm bu süreçleri Ortadoğu’daki gelişmelerden bağımsız ele almak mümkün değildir. Bölgesel aktörler arasındaki ilişkiler ve ittifaklar sürekli değişim göstermektedir. (25)
Bu ortamda etnik ve mezhepsel kimliklerin uluslararası siyasette araçsallaştırılması riski bulunmaktadır. Komplo teorilerine saplanmadan, bölgesel siyasette etnik ve mezhepsel fay hatlarının stratejik amaçlarla kullanılabildiği gerçeği göz önünde bulundurulmalıdır.
Türkiye’nin iç siyasal çözüm arayışlarının, bölgedeki mezhep ve kimlik gerilimlerini derinleştirecek bir dile dönüşmemesi esastır. İhtiyaç duyulan yaklaşım, bu fay hatlarının üzerinde ortak bir yurttaşlık zemini inşa etmektir.
Türkiye’nin bölgesel politikalarında iç hukuk düzenini mezhepçi veya etnik aidiyetler üzerinden şekillendirmemesi gerekmektedir. (26) Temel ilke nettir: Türkiye herhangi bir mezhepçi bloklaşmanın tarafı değil, bütün yurttaşların ortak vatanı ve demokratik hukuk devleti olmalıdır.
Asıl Soru: Türkiye’ye hangi gelecek öneriliyor?
Söz konusu tartışmalar bütüncül olarak ele alındığında temel soru ortaya çıkmaktadır: Türkiye’ye nasıl bir gelecek önerilmektedir?
İdris-i Bitlisî, Yavuz Sultan Selim, Medine Vesikası, Demokratik İslam, Şeyh Said, Said Nursî ve “Alevi Rönesansı” kavramlarının her biri münferit olarak akademik veya siyasal tartışmaların konusu olabilir. Ancak bu kavramlar aynı siyasal anlatı içinde ardışık olarak sunulduğunda, Alevilerin bu durumu sorgulaması rasyonel bir tutumdur. (27)
Öcalan’ın 16 Eylül 2026 tarihli son açıklaması, İdris-i Bitlisî referansını doğrulaması ve “Alevi Rönesansı” ifadesini kullanmasıyla bu sorgulamayı haklı çıkarmaktadır.
Çünkü Aleviler için mesele yalnızca geçmişten ibaret değildir; doğrudan gelecekle ilgilidir.
Türkiye’nin yeni siyasal düzeninde Alevilerin konumu ne olacaktır? Devlet bütün inançlara eşit mesafede duracak mıdır? Laiklik korunacak mıdır? Cemevleri ibadethane olarak tanınacak mıdır? Zorunlu din eğitimi konusundaki itirazlar dikkate alınacak mıdır? Diyanet’in yapısı eşitlik ilkesi çerçevesinde yeniden yapılandırılacak mıdır? Kamusal alanda liyakat ilkesi tam olarak uygulanacak mıdır?
Bu sorular Alevilerin günlük yaşamını doğrudan etkileyen somut konulardır. Dolayısıyla Alevilerin kaygılarını süreci kavramamak veya dış yönlendirmelerle hareket etmek şeklinde açıklamak yetersiz bir yaklaşımdır. Aleviler kendi gelecekleri hakkında söz söylemektedir.
Kimsenin Alevi’si değiliz
Türkiye’nin demokratikleşmesi, toplumdaki bütün farklılıkların tek bir siyasal merkezin etrafında konsolide edilmesiyle gerçekleşmez. Aksine, farklı toplumsal kesimlerin kendi kimliklerini ve tarihlerini koruyarak ortak bir yurttaşlık hukukunda buluşmasıyla mümkündür.
Kürtlerin siyasal haklarını savunması ne kadar meşruysa, Alevilerin kendi tarihsel hafızasını savunması da o kadar meşrudur. Kürtlerin devletle demokratik bir ilişki kurma talebi ne kadar doğalsa, Alevilerin eşit yurttaşlık talebi de o kadar doğaldır.
Alevilerin herhangi bir siyasi hareketin doğal müttefiki, yedek gücü veya toplumsal tabanı olarak görülmesine itiraz edilmektedir. Aleviler iktidarların veya diğer siyasi hareketlerin uzantısı değildir; Cumhuriyet’in eşit yurttaşlarıdır.
Talep edilen hususlar nettir: Devletin demokratikleşmesi, hukuk devletinin güçlendirilmesi, laikliğin eksiksiz uygulanması, inanç özgürlüğünün güvence altına alınması ve ayrımcılığın önlenmesidir. Bütün bu talepler herhangi bir siyasi merkezin iznine tabi olmadan ifade edilebilir. Yurttaşlık, siyasal yapıların bir lütfu değil, anayasal bir haktan ibarettir.
Barışın zemini laik ve demokratik cumhuriyet olmalıdır
Kürt meselesinin çözümü için Türkiye’nin yeni bir toplumsal sözleşmeye ihtiyacı olduğu açıktır. Ancak bu sözleşmenin zemini tarihsel mezhep ittifakları olmamalıdır. 16. yüzyıldaki siyasal ilişkiler günümüzün demokratik çözüm modeline dönüştürülemez. Medine Vesikası, 21. yüzyıl Türkiye’sinin anayasal düzeninin yerine geçirilemez. Bir toplumun tarihsel şahsiyetleri başka bir toplumun geleceğini tayin etmek üzere araçsallaştırılamaz.
Türkiye’nin önünde çağdaş ve kapsayıcı bir zemin mevcuttur: Laiklik, demokratik hukuk devleti, eşit yurttaşlık, halk egemenliği, anayasal vatandaşlık, kuvvetler ayrılığı ve hukukun üstünlüğü.
Türkiye’nin ihtiyacı geçmişin hanedan ve mezhep ittifaklarını yeniden üretmek değil; Cumhuriyet’in yurttaşlık fikrini demokratik esaslarla güçlendirmektir. Barış sürecine ilişkin temel kaygı, barışın kendisi değil; barışın inşa edileceği siyasal ve hukuki zemindir.
Laikliğin bulunmadığı bir barış, Aleviler açısından eksik bir barıştır. Eşit yurttaşlığın ve hukuk devletinin tesis edilmediği bir barış kalıcı olamaz. Gerçek barış, bir toplumun diğerine kendi iradesini kabul ettirmesi değil; bütün kesimlerin kendisini eşit ve güvende hissettiği bir düzenin kurulmasıdır.
Demokratik Türkiye, Kürt sorununun çözümü ile Alevilerin eşit yurttaşlık talebini aynı hukuk düzeni içinde güvence altına alabilecek kapasiteye sahip olmalıdır. Çoğulcu demokrasi, herkesin eşit yurttaş olduğu düzendir.
Aleviler bir siyasal projenin nesnesi veya başka bir tarih anlatısının tamamlayıcısı değildir. Aleviler kendi tarihinin ve geleceğinin öznesidir. İhtiyaç duyulan husus dışarıdan tanımlanan projeler değil; mevcut tarihsel ve kültürel mirasın özgürce yaşanabileceği eşit bir yurttaşlık düzenidir.
Sonuç olarak: Aleviler iktidarların veya siyasi hareketlerin tanımlamalarına tabi değildir. Özgür bireyler ve eşit yurttaşlardır. Eşit yurttaşlık ise bir lütuf değil, anayasal ve demokratik bir haktır.
DİPNOTLAR / KAYNAKÇA(1) Alevi Aydınlar Bildirgesi, “53 Alevi aydın isimden Abdullah Öcalan’ın ‘Yavuz Sultan Selim-İdrisi Bitlisi ittifakı’ açıklamasına tepki: ‘Arkaik ve kanlı ittifakı reddediyoruz’”, Cumhuriyet, 31 Ağustos 2026.(2) T24, “Yavuz Selim ve İdris-i Bitlisi ittifakına karşı Alevi Aydınlar Bildirgesi’ne 44 yeni imza: Toplam imzacı sayısı 97’ye yükseldi”, Eylül 2026.(3) Aslan, Mahmut, “Selahattin Demirtaş’a Mektup”, Hayyamaslan Blog, Kasım 2016.(4) Aslan, Mahmut, “Cumhuriyetin kimlikle imtihanı: Kimlik siyaseti ve Aleviler”, Cumhuriyet.(5) Aslan, Mahmut, “Mesele İdris-i Bitlisi’den İbaret Değil”, Yurtsever, 2026.(6) Kürd Araştırmaları, “Bitlisî’nin ‘Mezhep Savaşı’: Bedirxan, Dr. Şıvan ve Öcalan”, 1 Aralık 2025.(7) Rastî Haber, “Öcalan’ın çerçeve yasa öncesi görüşme notları sızdırıldı”, 19 Ağustos 2026.(8) Bianet, “‘İmralı tutanakları hayal mahsulü’”, 25 Ağustos 2026; Serbestiyet, “‘Böyle bir görüşme olmadı’”, 26 Ağustos 2026; soL Haber, “‘Madem öyle, doğrusunu paylaşın’: Öcalan’ın notlarına DEM’den bir hafta sonra yalanlama”, 24 Ağustos 2026.(9) T24, “Öcalan, kendisine atfedilen ‘Yavuz-İdris ittifakı’ benzetmesine açıklık getirdi: Amaç Aleviliği Sünnilik içinde eritmek değil, Kürtleri ve Alevileri kurucu özne hâline getirmek”, 16 Eylül 2026; Gazete Oksijen, “Öcalan’dan ‘Yavuz-İdris ittifakı’ açıklaması: Alevi rönesansı demokrasinin en önemli sütunlarından biri”, 16 Eylül 2026.(10) Medyascope, “Öcalan’dan Alevi mesajı: ‘Alevi Rönesansı ortak geleceğin en önemli sütunlarından’”, 16 Eylül 2026; PİRHA, “Öcalan: Amaç Aleviliği Sünnilik içinde eritmek değil, Alevileri demokratik ittifakın kurucu öznesi yapmak!”, 16 Eylül 2026.(11) Yerasimos, Stefanos, Türkler: Doğu ve Batı, İslam ve Laiklik (Çev. T. Keşoğlu), Ankara: Doruk Yayınevi, 2002, s. 87.(12) T24, “DEM Parti Eş Genel Başkanı Bakırhan’dan Alevi Aydınlar Bildirgesi’ne tepki: ‘Sokaktan alıp milletvekili yaptığımız isimlerin hangi aydın kimliği var bilmiyorum’”, Eylül 2026.(13) T24, “Bakırhan, Alevilerle ilgili tepki çeken açıklamalarına dair konuştu: ‘Maksadımı tam karşılamayan bir ifade kullandım, sokaktan getirmek siyasette alan açmak anlamındaydı’”, Eylül 2026.(14) T24, “DEM Parti Eş Genel Başkanı Bakırhan’dan…”, a.g.e.(15) Bianet, “Öcalan’dan Mezopotamya İslami Araştırmalar Federasyonu Kongresi’ne mesaj”, 25 Aralık 2025.(16) İrat, A. M., Kürt İslamcılığı ve Diyanet (doktora tezi), 2017.(17) İrat, A. M., a.g.e.(18) Çalmuk, F., Kürt Raporu, 2001, s. 67-30; aktaran İrat, 2017, s. 113.(19) İrat, A. M., a.g.e.(20) İrat, A. M., a.g.e., s. 246-247.(21) Yerasimos, S., a.g.e., s. 87.(22) Bianet, “Öcalan’dan Şeyh Said mesajı: İnkâr politikalarına karşı güçlü bir duruş sergiledi”, 27 Haziran 2025.(23) ABC Gazetesi, “Mahmut Aslan, Aleviler ve Şeyh Sait”, 2024.(24) Hürriyet, “‘Öcalan Gülen’e selam söyledi’”, 23 Mart 2013.(25) NATO, “The Ankara Summit Declaration”, 8 Temmuz 2026.(26) Millî Savunma Bakanlığı, “Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi”, 2026; Türkiye Cumhuriyeti İletişim Başkanlığı, “Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında Ortak Savunma Anlaşması imzalandı”, 2026.(27) Aslan, Mahmut, “Siyasal projeler ve Aleviler”, Cumhuriyet, 22 Eylül 2026.

