Kıbrıs’ta (yeniden) neler oluyor?

Gündem Sayı 37 (Ekim-Kasım 2026)
Kıbrıs’ta (yeniden) neler oluyor?

Hikmet Yaman

Doğu Akdeniz, kapitalist-emperyalist sistemin küresel hegemonya mücadelelerinde tarihsel olarak kilit bir geçiş koridoru, enerji nakil güzergâhı ve stratejik askeri konuşlanma alanı olmuştur.

Üç kıtanın birleşim noktasında yer alan Kıbrıs, Doğu Akdeniz’in kalbinde sadece coğrafi bir ada değil; tarih boyunca jeopolitik hesapların, askeri stratejilerin ve emperyalist paylaşım mücadelelerinin odağında yer almış stratejik bir üstür. Günümüzde ada, fiili olarak kuzeyde uluslararası toplumca tanınmayan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ve güneyde BM üyesi olan Kıbrıs Cumhuriyeti olarak ikiye bölünmüş durumdadır.

Ancak Kıbrıs meselesi, yalnızca iki toplum arasındaki etnik bir anlaşmazlığın veya statü krizinin ötesinde; ABD, NATO ve AB gibi küresel/bölgesel aktörlerin Doğu Akdeniz ile Orta Doğu üzerindeki hâkimiyet tasarımlarıyla doğrudan ilintilidir.

Emperyalist güçler için ada, sadece coğrafi bir kara parçası değil, bölgede aleyhlerine gelişecek her türlü muhalif harekete karşı müdahale platformudur.

Emperyalizmin adadaki varlığı

Son yıllarda ABD liderliğindeki emperyalist Batı, Kıbrıs üzerindeki askeri ve siyasi denetimini sıkılaştırmıştır. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ile imzalanan ikili savunma iş birliği yol haritaları ve kaldırılan silah ambargoları, adanın topyekûn militarizasyonuna zemin hazırlamıştır.

Baf’taki Andreas Papandreou Hava Üssü ile Mari’deki Evangelos Florakis Deniz Üssü’nün ABD ve NATO standartlarına göre genişletilmesi ve modernize edilmesi kararları, adadaki yabancı askeri varlığı derinleştirmektedir. Bununla birlikte ABD’nin Güney Kıbrıs’a yönelik onlarca yıllık silah ambargosunu kademeli olarak kaldırması ve Rum Milli Muhafız Ordusu’nu eğitim programlarına dâhil etmesi, Doğu Akdeniz’de silahlanma yarışını körüklemektedir.

Akrotiri (Ağrotur) ve Dikelya’daki sömürge artığı İngiliz egemen üsleri, Orta Doğu’daki emperyalist müdahalelerde doğrudan lojistik ve istihbarat merkezi olarak işlev görmeye devam etmektedir.

Emperyalizmin Doğu Akdeniz stratejisi yalnızca küresel aktörlerin rekabetiyle sınırlı değildir; bölgesel burjuvazilerin çıkarlarıyla da birleşmektedir. İsrail, Yunanistan, Mısır ve Türkiye burjuvazilerinin Doğu Akdeniz’deki Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) ve enerji alanları üzerindeki nüfuz mücadelesi, bu küçük adayı bir gerilim hattına dönüştürmektedir.

İsrail ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) arasındaki ilişkiler, özellikle 2010’lu yıllardan itibaren “stratejik ortaklık” seviyesine çıkmıştır.

İsrail’in açık denizdeki Leviathan ve Tamar doğal gaz sahaları ile Kıbrıs’ın Afrodit sahası coğrafi olarak birbirine çok yakındır. Bu nedenle bu ikili, gazın işlenmesi ve Avrupa pazarlarına aktarılması için iş birliği yapmaktadır.

İsrail ordusu, coğrafi yapısının uygunluğu ve stratejik derinlik sağlaması nedeniyle Kıbrıs adasında zaman zaman kara ve hava tatbikatları gerçekleştirmektedir. Ayrıca Baf ve Mari’deki üslerin kullanımı ve radar/istihbarat paylaşımı konularında aktif iş birliği vardır.

Ayrıca, İsrail, Kıbrıs ve Yunanistan üzerinden kendi elektrik şebekesini Avrupa kıtasına bağlayacak deniz altı kablo projelerinde ortak konumdadır.

Mısır açısından da Kıbrıs, hem Doğu Akdeniz’deki doğal gazın küresel pazarlara satışında bir transit merkez hem de Kuzey Afrika ve Akdeniz’deki güvenliğinin anahtarıdır.

İdku ve Damietta bulunan tesisler bölgenin en gelişmiş Sıvılaştırılmış Doğal Gaz (LNG) işleme tesislerindir. Mısır ile Kıbrıs arasında imzalanan anlaşmalar uyarınca, Kıbrıs açıklarındaki Afrodit ve Cronos sahalarından çıkarılacak gazın boru hatlarıyla Mısır’a taşınması, Mısır’daki tesislerde sıvılaştırılarak sıvı gaz (LNG) şeklinde Avrupa’ya ihraç edilmesi planlanmaktadır.

Mısır’ın başkenti Kahire merkezli kurulan Doğu Akdeniz Gaz Forumu’nun kurucu üyeleri arasında Mısır, İsrail, GKRY, Yunanistan ve İtalya yer alır. ABD ve AB ise bu foruma gözlemci olarak katılmıştır. Bu forum, bölge gazının Mısır üzerinden pazarlanmasını ve Türkiye’nin oyun dışı bırakıldığı bir enerji mimarisi oluşturulmasını amaçlamaktadır.

Başka bir yazının konusu olarak Doğu Akdeniz’deki bu paylaşım ve planların bunlarla sınırlı olmadığı açıktır.

Kıbrıs’ta yeni masa: BM neden geri döndü?

2017 yılında Crans-Montana’da sonuçsuz kalan müzakerelerin ardından uzun süre sadece iç siyaset ve iki taraf abileri(!) Türkiye ve Yunanistan’a ilişkiler dışında uluslararası siyaset açısından siyasi bir donma yaşayan ada, 2026’da yeniden Birleşmiş Milletler diplomasisinin merkezine taşındı. BM Genel Sekreteri António Guterres’in girişimleri, BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Özel Temsilcisi María Ángela Holguín’in temasları, Kıbrıs Türk toplumunun lideri Tufan Erhürman ile Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Nikos Christodoulides arasındaki görüşmeler ve yeniden gündeme gelen 5+1 formatı, Kıbrıs sorununun yeniden uluslararası diplomasinin aktif dosya konularından biri haline geldiğinin göstergesi olarak okunabilir.

En başta su soruyla başlamak gerekir:

Birleşmiş Milletler (BM), resmi olarak KKTC adıyla bir devleti tanımıyor. O halde neden Kuzey Kıbrıs siyasi temsilcileriyle görüşüyor?

Ayrıca BM üyesi ama fiili olarak sadece Rum tarafı temsiliyeti üzerinden Kıbrıs Cumhuriyeti 2004’ten beri Avrupa Birliği üyesi. Ancak sözünü ettiğimiz süreç esas olarak BM’nin siyasi çatısı altında ilerliyor. Ayrıca ABD, Doğu Akdeniz’deki güvenlik ve enerji ilişkileri üzerinden bu sürecin önemli aktörlerinden biri olarak öne çıkıyor.

Karmaşık gibi görünen bu tabloyu anlamak için Kıbrıs sorununa yalnızca “Türk tarafı–Rum tarafı” ikiliği ya da arka planda “garantör ülkeler” olarak Türkiye ve Yunanistan üzerinden değil, uluslararası hukuk, emperyalist güç dengeleri, NATO, AB, ABD, Türkiye ve Doğu Akdeniz’deki jeopolitik rekabet birlikte düşünülerek bakmak gerekiyor.

Kısa bir hatırlatma yaparsak:

15 Kasım 1983 tarihinde Kıbrıs Türk tarafının Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC)’nin kuruluşunu ilan etmesinden sonra BM Güvenlik Konseyi’nin 541 sayılı kararı, ilanı hukuken geçersiz kabul etti ve devletlerden Kıbrıs Cumhuriyeti dışında başka bir Kıbrıs devletini tanımamalarını istedi. 1984 tarihli 550 sayılı karar da aynı çizgiyi sürdürdü.

Bugün de uluslararası tanınma bakımından tablo değişmedi. KKTC’nin Türkiye dışında hiçbir devlet tarafından tanınmış değil.

Ancak bu hukuki durum Kıbrıs’ta yaşayan iki halkın arasına koyulan sınır taşları ya da uluslararası hukuk kurallarına sıkıştırılacak kadar da basit değil.

BM’nin Kıbrıs’taki varlığı 1983’teki ilandan değil, çok daha eskiden geliyor.

1964’te Güvenlik Konseyi’nin 186 sayılı kararıyla UNFICYP, yani BM Barış Gücü kuruldu. Görevi başlangıçta adadaki çatışmayı önlemekti. 1974 sonrasında ise ateşkes hatlarının gözetilmesi, tampon bölgenin korunması, insani faaliyetler ve siyasi çözüm çabalarına destek gibi görevler üstlenerek adada askeri varlık olarak yer aldı.

Ada de facto olarak iki ayrı siyasi-idari yapı tarafından yönetiliyor. Kuzeydeki yapı uluslararası olarak tanınmasa da kendi kurumlarına, yönetimine ve siyasi iradesine sahip. Dolayısıyla adada herhangi bir siyasi çözüm aranacaksa Kıbrıs Türk toplumunun siyasi temsilcileriyle görüşmek zorunlu hale geliyor.

Buradan bir kolaycılıkla seni tanımıyorum çıkartılamaz. Ancak başta ABD emperyalizmi olmak üzere tümüyle kapitalist emperyalist dünyanın kontrolündeki BM’ nin Kuzey Kıbrıs için BM’nin kullandığı dil de burada dikkat çekici; BM, kuzeydeki yapıyı “KKTC hükümeti” olarak tanımıyor; “Turkish Cypriot leader / Kıbrıs Türk toplumu lideri” gibi ifadeler kullanıyor. Aynı şeyin Rum yönetimi için de geçerli olduğunu belirtmek gerekir.

2026 görüşmelerinde de BM, Guterres, Tufan Erhürman ve Nikos Christodoulides ile ayrı ayrı ve birlikte görüşürken tarafları iki toplumun siyasi liderleri olarak muhatap aldı. Temmuz 2026’daki görüşmelerin ardından Guterres, iki liderin ve üç garantör devletin yeni bir 5+1 toplantısına hazırlanma konusunda mutabık kaldığını açıkladı.

Bu nedenle ortada hukuki tanıma değil, siyasi müzakere zorunluluğu bulunuyor. Ancak bunu neden istedikleri ve neler yaptıkları önemli.

2025’ten itibaren BM Genel Sekreteri’nin kişisel temsilcisi María Ángela Holguín yeniden aktif biçimde devreye girdi. 2026’nın başında Holguín’in girişimleriyle Christodoulides ve Erhürman arasında doğrudan görüşmeler başladı. Ocak ayında gerçekleşen görüşmede Erhürman, görüşmenin “yardımcı” olduğunu ifade ederken, iki liderin Holguín’in olmadığı dönemlerde de doğrudan görüşmeye devam etmesi gerektiği üzerinde duruldu.

26 Ağustos 2026 tarihinde iki taraf lideri BM nezdinde yeniden görüştü ve yapılan açıklamaya göre görüşmelerin daha düzenli olarak, haftada bir kez, gerektiğinde daha sık görüşme konusunda anlaşmaya varıldı.

Temmuz sonunda ise Guterres’in adaya ziyareti ile daha hızlı bir tempoda ve daha geniş bir kapsamla devam etti.

Guterres, iki liderle görüştükten sonra, güven artırıcı önlemler, müzakere yöntemi, müzakerelerin içeriği gibi başlıklarda olgunlaşarak yeni bir 5+1 toplantısı düzenlenmesi gerektiğini açıkladı.

5+1 ne anlama geliyor?

Bu ifade yalnızca Kıbrıslı taraflar değil, üç garantör devletin Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin de dâhil olduğu genişletilmiş formatta +1 olarak BM dâhil olduğu bir süreci ifade ediyor.

Bu format bize Kıbrıs sorununun klasik bir “iki toplumun anlaşmazlığı” olmaktan çok daha fazlası olduğunu gösteriyor.

Çünkü Kıbrıs meselesi, Türkiye ile Yunanistan ilişkilerini, NATO içindeki dengeleri, İngiliz askeri üslerini, Doğu Akdeniz enerji kaynaklarını, AB, Türkiye ilişkilerini, Ortadoğu’ya yönelik askeri ve lojistik hatları kapsayan bir şekilde emperyalizmin Ortadoğu ve Doğu Akdeniz planlarının çok önemli bir parçası.

Henüz 5+1 gerçekleşmiş değil, Şimdilik beklenti “Holguin Ekim’de Kıbrıs’a gelip taraflarla görüşecek, gelişmeleri yoklayacak, liderlerin ilerleme eğilimlerini sınayacak ve geri dönüp BMGS’ye aktaracak “ şeklinde özetlenebilir.

NATO ve Kıbrıs

7-8 Temmuz 2026 tarihleri arasında düzenlenen NATO zirvesi ajandasında Kıbrıs doğrudan resmi bir başlık veya gündem maddesi olarak yer almadı.

Bunun temel sebebi, NATO ile Avrupa Birliği (AB) arasındaki ilişkilerde yaşanan tıkanıklıktır. BM üyesi olarak resmi Kıbrıs Cumhuriyeti (Güney Kıbrıs) bir NATO üyesi değildir ve Türkiye, GKRY’nin NATO toplantılarına ya da ortaklık mekanizmalarına katılımını veto etmektedir. Benzer şekilde, Yunanistan ve GKRY’de Türkiye’nin AB güvenlik mekanizmalarına katılımını engellemektedir. Bu veto dengesi nedeniyle, Kıbrıs meselesi NATO’nun resmi bildiri ve ajandalarına doğrudan bir başlık olarak girememektedir.

Buna rağmen, Ankara Zirvesi’nin en çok konuşulan, diplomatik kulisleri en çok meşgul eden konularından biri Kıbrıs ve Doğu Akdeniz oldu. Zirve arka planında yürütülen “kenar diplomasisi” çerçevesinde, Avrupa ülkelerinin liderlerin Cumhurbaşkanı Erdoğan ile gerçekleştirdiği ikili temaslarda Kıbrıs sorunu ve Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanları/enerji projeleri doğrudan masaya getirildi. AB tarafı, Türkiye-AB ilişkilerinin canlanması için Doğu Akdeniz’de gerginliğin azaltılmasını ve Kıbrıs müzakerelerine dair olumlu adımları şart koşmaya devam etti.

ABD Başkanı Donald Trump ile yapılan görüşmelerde, Türkiye’ye yönelik CAATSA yaptırımlarının kaldırılması ve F-35 programına geri dönüş kapısının aralanması konuları tartışıldı. Doğu Akdeniz’deki askeri dengeler ve bölgedeki güvenlik mimarisi (özellikle ABD’nin son yıllarda Güney Kıbrıs ile derinleştirdiği askeri işbirlikleri göz önüne alındığında) bu görüşmelerin en sıcak arka plan konularından biriydi.

Kıbrıs’ın bölünmüşlüğü ve çözümsüzlük siyaseti

KKTC’nin bağımsızlığının tanınmaması ve adanın kuzeyinin askeri ve iktisadi olarak Türkiye’ye bağımlı kılınması; güneyin ise AB ve ABD eksenli bir güvenlik ve ekonomi politikasına entegre edilmesi, her iki taraftaki egemen sınıfların işine yarayan bir “statu quo” yaratmıştır.

Her iki taraftaki egemen güçler ve milliyetçi odaklar, çözümsüzlükten siyasi ve iktisadi rant devşirmektedir.

Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rum emekçiler, milliyetçi söylemler ve emperyalist müdahalelerle birbirine düşmanlaştırılmakta; ortak yaşam ve bağımsız bir gelecek tasavvuru bastırılmaktadır.

“Şimdi ne olacak?” sorusuna verilecek yanıt, pasif bir kehanet değil, sınıf mücadelesinin ve anti-emperyalist hattın görevlerini tanımlamayı gerektirir.

Çözümün kaldıracının emperyalist devletlerin diplomasi masalarının değil; bir karşı mücadele hattı olduğu açıktır.

Kıbrıs’ın mevcut durumu, emperyalizmin Orta Doğu ve Doğu Akdeniz’deki egemenlik tırmanışının bir yansımasıdır. “Şimdi ne olacak?” sorusunun yanıtı, süregelen paylaşım savaşlarında taraf olmakta değil; emperyalist işgallere, üslere ve milliyetçi kışkırtmalara karşı örgütlü bir mücadeledir.

Related Posts