Mekke İttifakı ve İsrail merkezli Batı Asya

Mercek Sayı 37 (Ekim-Kasım 2026)

ABD’nin bölgeden çekilme takvimini uzun zaman önce belirlediği ancak işletemediği koşullarda ortaya çıkan, kamuoyuna "bölgesel barış ve istikrar" söylemiyle sunulan ancak belirsizlikle tarif edilen Mekke İttifakı, kendisinden arzulanılanı sağlayabilecek güçte gözükmese de karanlık hesaplara hizmet edebileceği kadar parçalarının başını belaya sokmaya da müsait bir tablo ortaya koyuyor.

Mekke İttifakı ve İsrail merkezli Batı Asya

Çağlar Tekin

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan 7 Ağustos’ta ‘Mekke Anlaşması’ adı verilen bir savunma anlaşması imzaladı.

Suudi Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan, anlaşmayı “bölgenin güvenliğini ve istikrarını etkileyen tehditlerle mücadele etmek için çabaları birleştirme yönündeki ortak arzunun bir doruk noktası” olarak niteledi.

Mekke İttifakı ve İsrail merkezli Batı Asya – görsel

Pakistan Başbakanı, hırsızlığı ile ünlü ve sabıkalı Şahbaz Şerif, ‘tarihi bir anlaşma’ olarak nitelediği anlaşmanın nesiller boyu sürecek bir ‘barış kalkanı’ görevi göreceğini ve “Müslüman dünyasına refah getireceğini” söyledi.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ise “anlaşmanın kolektif caydırıcılık ilkesine dayandığını ve başka bir devleti hedef alan bir ittifak olarak yorumlanmaması gerektiğini” dile getirdi ve “tüm kardeş ülkelerin katılımına açık olduğunu” belirtti.

“Anlaşma”ya göre NATO’nun 5. maddesine benzer bir biçimde anlaşmaya taraf olan ülkelerden birine yapılacak bir saldırının, tümüne yapılmış sayılacak olduğu da belirtiliyor.

“Anlaşma”yı tırnak içine almam, söz konusu sözleşmeye ilişkin Pakistan Büyükelçiliğinin yayınladığı bir metinden ibaret olması. Malum, TBMM’de onaylanmamış hiçbir anlaşma ülke için geçerli değildir ama esas mesele de burada değil. Zira Türkiye uzun zamandır yasasız ve anayasasız bir muz cumhuriyeti kıvamında, esas mesele gerçekten ortada bütünlüklü bir sözleşmenin olmaması. Bu da tarafların manevra alanlarını oldukça geniş kılıyor, haliyle güvenilirliğini de zayıf. Ama anlaşmanın ortaya çıkış süreci bu anlamda belirsizlikleri kendi belirlediği alanda ortadan kaldırma potansiyeli de taşıyor. Bu karışık cümleyi daha anlaşılır kılmak için neden ortaya çıktığına da bakmak gerekiyor.

ABD, yıllardır askeri anlamda bölgede gücünü azaltmak istiyor. Bunu yazılı olarak ilk defa 2015’te, Barrack Obama döneminde deklare etti.

“Anlaşma”ya göre NATO’nun 5. maddesine benzer bir biçimde anlaşmaya taraf olan ülkelerden biri ABD’nin bölgeden çekilme takvimini uzun zaman önce belirlediği ancak işletemediği koşullarda ortaya çıkan, kamuoyuna "bölgesel barış ve istikrar" söylemiyle sunulan ancak belirsizlikle tarif edilen Mekke İttifakı, kendisinden arzulanılanı sağlayabilecek güçte gözükmese de karanlık hesaplara hizmet edebileceği kadar parçalarının başını belaya sokmaya da müsait bir tablo ortaya koyuyor.

Obama’nın 2015 Ulusal Güvenlik Stratejisi (NSS), ABD dış politikasında doğrudan askeri müdahalecilikten kaçınmayı, Ortadoğu’daki askeri yükü azaltmayı ve yeni kontrol merkezi olarak Çin’e karşı Asya-Pasifik bölgesine kaydırmayı hedefleyen “Pivot to Asia” (Eksenin Asya’ya Kayması) doktrininin resmileştiği, ilan edildiği dönemi temsil ediyor.

Tek kutup- çok kutup

Obama döneminde açıklanan bu plan, İsrail merkezli bir bölge tasarımının artık gerçekçi olduğu üzerine kurulu. Bunun hazırlık aşaması AKP’nin de iktidara taşındığı Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) olarak anılan süreç.

Bunu, ABD’nin Sovyetler Birliği’nin çözülmesi ile oluşan tek kutuplu dünyanın düzeninin, 2007 Münih Güvenlik Konferansı’nda Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in ilan ettiği “yeniden çok kutuplu dünya” oluşumuna dönüş olasılığını kısıtlama adımı olarak da okuyabiliriz.

BOP, kapitalizmin mevcut hegemonik yapısında oluşan çatlamaları ve Sovyet etkisi ile hiyerarşinin dışında bağımsız bir alanda politika geliştiren ülkeleri politik İslam ile “terbiye” ederek hizaya sokma süreci olarak da okunmalı. Nitekim Libya’da, Suriye’de, Irak’ta, İran’da soğuk savaş döneminin koşullarında ortaya çıkan devlet yapılanmaları için bu anlamda yolun sonu da demekti bu. Plan bu idi en azından. Irak ve Libya’da kolaylıkla işleyen süreç Suriye’de zaman ve enerji kaybetse de istenilen sonuç, İsrail merkezli bölgeye boyun eğme, bir biçimde yaratıldı. Ancak süreç elbette “evde”, Washington’da planladığı gibi de ilerlemedi. Nihayetinde şimdilik İran önünde ABD önemli bir darbe yedi.

Bu darbe bir yandan ABD’nin güç yitiminin sembollerinden en kritiği olarak öne çıksa da, Washington yönetiminde sözünün ağırlığı olduğu ülkeleri farklı biçimde değerlendirmenin yollarını da arıyor.

Mekke İttifakı, biraz da bu arayışın sonucu. Bu ittifak ile bir yandan bölgenin güçlü devletlerine belirli sınırlar içerisinde hareket serbestisi vererek İsrail’in altına uysalca konumlanmalarını diğer yandan da İsrail’in bölge halklarında sahip olduğu nefreti, başka ülkeleri kullanarak aşma adına atılan adımlardan birisi olarak okumalı.

Mekke İttifakı bu anlamda öznel ve üye devletlerin tarihsel konumları, siyasi pozisyonları itibariyle de nesnel anlamda İran’a karşı bir konuma sahip. Söz konusu ülkelerin yönetimleri, öncelikle Suriye’de yönetimin değişmesi, böylece ABD-İsrail merkezli siyasete karşı kurulan ve özellikle 2000’lerde giderek ağırlığı artan Direniş Ekseni’nin kırılması ile kritik bir mutluluk yaşadılar.

İsrail’in ağırlığının artması ise bu üç ülke için çok da büyük bir sorun değil. Zira emperyalist hiyerarşi içerisinde İsrail’in her koşulda kendilerinden üstte bir pozisyona sahip olması hepsinin kabulü. ABD-NATO merkezli, sermaye sınıfına dayanan bir egemenlik modelinde iseniz zaten bu sıralamada İsrail’in her koşulda altında kalacağınızı kabul etmişsinizdir. Nitekim Filistin’de soykırım yapılırken dahi İsrail’e hizmet etmeleri bundan bağımsız bir başlık değil. Suudi Arabistan’ın Pakistan ve Türkiye’den ayrı olarak Lübnan iç siyasetinin dizaynında belirleyici bir role sahip olması, bu tablonun da Hizbullah’ı düşman sayması yine aynı denklemin unsurlarından.

İki tip liderlik

Bölgede iki lider tipi üzerine bir ayrım yapmak gerekirse, bunların bağımsızlık üzerine kurulu hülyası olanlar ile koltuğunu koruma merkezli olarak ayırabiliriz. Farkındayım, burada sınıfsal konumlar, tarihsel konjonktür vs denkleme dahil değil. Ama bu ayrım özellikle bölgemiz için hayati. Mustafa Kemal’den Nasır’a, Esad’dan Nasrallah’a uzanan hatlardan biri günümüz itibariyle önemli oranda yok olmuş durumda. İkinci hat ise bugünün koltuk için her şeyi yapabilen sıradan isimleri ile dolu ve bugün ağırlık ikincisinde. Mekke İttifakı da zamandan bağımsız olarak ikinci tip liderliğin İsrail merkezli bölge için inisiyatif alması durumu.

Her üç ülke liderliklerinin ufku da İsrail merkezli bir bölgede paylarına düşecek olanı büyütmekten ve koltuklarını korumaktan ibaret.

Suriye örneği

Bunu Türkiye’nin Suriye savaşında oynadığı rol ve yeni rejim üzerinden elde ettikleri ile de görebiliriz. Temelde Suriye’de yaşanan rejim değişikliği Türkiye’nin aleyhine, aynı zamanda da AKP’nin lehine.

İsrail ile ve IŞİD/HTŞ örgütü yönetiminde bir ülke ile sınır komşusu olmanın Türkiye’nin emekçi sınıfları için olumlu bir yanı olduğunu iddia edecek olanın çıkması pek mümkün değil, ayrıca zayıflamış ve İsrail’in tek Arap düşmanı olma niteliğini 180 derecelik bir dönüşüme kurban vermiş bir komşu için ancak bu söylenebilir.

Ancak durum AKP için ve temsil ettiği Türkiye asalak/patron sınıfı için durum bunun tam tersi.

Yüksek teknoloji, teknoloji ağırlıklı üretim gibi rollere sahip olmayan, tekstil ve inşaat gibi emek yoğun sektörlere yoğunlaşan Türkiye patron sınıfı, AKP’nin dövizi baskılayan ekonomi politikaları ile yitirdikleri ihracat merkezli üretim niteliklerini ucuz/köle işgücü ile kapatmayı arzuluyor. Ayrıca 14 yıl boyunca yıktıkları Suriye’nin Arap sermayesi ile yeniden onarımından düşecek kimi ihalelerin hayallerini kuruyorlar. Türkiye’nin IŞİD/HTŞ militanları ile dolup taşası, İsrail’den yola çıkacak olası bir aracın kimse durdurmadan Hatay sınırımıza kadar gelebilecek olması gibi endişe başlıkları, kar hayallerinin yanında anlam taşımıyor. Zaten böyle kaygılar asgari yurtseverlik gerektirir ve patron sınıfında asgari ölçekte de olsa yurtseverlik bulunmaz. Fıtrata ters denilebilecek örneklerden.

Suriye içine kurulması planlanan sanayi kentleri de ucuz emeğe hasretlerini giderme üzerine kurulu. Bugün Türkiye’de 500 dolar civarında olan asgari ücreti fazla bulan patronlar Suriye’de 100 dolar ücretle çalışacak milyonlarca işçi olmasının sevincini yaşıyorlar. Evet, daha 2 sene önceye dek, savaşın son günlerinde dahi elektrikten petrole, ekmekten sağlık ve eğitime sosyalist devletlerde rastlanabilen devlet desteğine sahip Suriyeliler çok düşük ücretlerle yaşayabiliyorlardı. Ancak bu ay patlak veren ve HTŞ rejiminin tabanı sayılan Sünnilerin isyanı olarak ortaya çıkan eylemler, Suriye’nin neoliberal ekonomi modeli ile tanışmasının tam da 2. yılında yaşandı. Bizlerin yıllarca “özelleşecek güzelleşecek” söylemleri ile tanıştığımız özelleştirme/yağma düzeni ile Suriye yeni tanıştı. Savaş sebebi ile günde sadece 4-6 saat sağlanabilen elektriğe kesintisiz ulaşılabileceği hayali, özelleştirme ile yok oldu. Elektrik Türk firmalarının eline geçti ve 40 kat kadar zamlandı. Böylece hiç ulaşılamayan bir başlığa dönüştü.

Hayaller ve gerçekler

Hayallerin bir kısmı Pakistan ve AKP için ortak, Suudi parasından pay. Prens Muhammed Bin Selman için bu bilinen bir gerçek. Ama basit ve hızlıca çözeceğini düşündüğü Yemen direnişinin kararlılığı, ikbali için gözden çıkarabileceği paranın miktarını da paralel biçimde artırıyor.

2015 yılında, kısa süre sonra yanına Birleşik Arap Emirlikleri’ni de alarak başlattıkları işgal girişimi hezimetle 2023’te son bulsa da İran’ın düşmekte olduğu veya zayıfladığı algısı ve yeni denklemde daha güçlü bir rol arzusu ile yeniden açıldı. İran’ın dini lideri Hamaney’in cenazesine giden Yemen heyetinin dönüşünde havaalanı pistlerini yok eden saldırılarla başlattıkları savaş, Sanaa’dan 2015’ten beri uygulanan hava-deniz-kara ambargosuna aynı şekilde yanıt buldu. Ve elbet ABD’nin “3 günde bitirme” hevesi ile İran’a başlattığı saldırılarla çok benzer bir kadere sahip hale geldi.

Pakistan’ın kesinlik içermeden keskinlik içeren Riyad’a destek açıklamalarına Ankara’dan daha temkinli çıkışlar eşlik etse de Ankara’nın İran-Yemen karşıtı pozisyonu sanırım kimsenin reddedebileceği bir durum da değil. Özellikle Suudi Arabistan’ın “Mekke’ye Yemen saldırı girişimi” olarak yaydığı yalan, AKP’nin de Pakistan’ın da hevesini artırsa da toplumlarda henüz bir inandırıcılık yaratabilmiş durumda değil. Bu arada, Suudi Arabistan 2018’de de Kâbe’ye balistik füze ile saldırıldığı iddiasını ortaya atmış ancak mumu yatsıya kadar dahi yanmamış, ortalığa aslı astarı olmayan bir yalan saldığı kısa sürede anlaşılmıştı. Yani Riyad, Kâbe’yi yıktırmakta kararlı olduğunu açık etse de inandırıcı bir pozisyona sahip değil. İnanıyormuş gibi yapanların niyeti ise petrodolar…

ABD’nin birlik planı

ABD ise bu durumda tam da düşündüğü birlikteliği sağlama olanağı görüyor. Suudi Arabistan’ı bir süredir İsrail’e iten ABD, bu süreçte Veliaht Prens’in Yemen’e saldırılarında yardım talep ettiği Trump Riyad’ın talebini iki kere de reddetti. Bu tabloya dahil olan İsrail ise açık destek verme teklifinde bulundu ama bir soykırım yönetiminin açık desteğini Selman dahi kaldırabilecek durumda değil. Bu, İbrahim Anlaşmasına dahil olarak İsrail ile resmen normalleşme adımına yaklaşmakta çekinceleri olan, ilişkileri eskisi gibi gayri-resmi yürütmekten yana olan Riyad’ı zora sokuyor. Hele ki Gazze’de süren soykırıma karşı silaha uzanmış Yemen’e karşı İsrail’i sürme planı için…

Sonuç yerine: Risk potansiyeli

ABD’nin yeni bölge düzeninde İran’ı zayıflatarak ancak İsrail’in de belirli bir güç dengesini aşmasını istemeyerek yürüyen bu üç ülke için de risklerle dolu bir tarla bölge. İsrail’in şımarıklık seviyesi, beklenmedik anlarda koltuğuna aşık isimleri boşluğa düşürme potansiyeline de sahip. Binbir türlü olasılığın içerisinden tek birisi bile anlatmak istediğimi aktarmamda yardımcı olabilir diye düşünüyorum. Şam’ın İsrail’in belirlediği HTŞ’nin eline geçmesinin ardından Ankara ile Tel Aviv arasında yapılan hegemonya bölüşümü, son olarak İsrail’in Türkiye sınırında yer alan Ebu Duhur’a dahi Türkiye’nin konuşlanmasını engellemesi ve Ankara’nın da buna ses çıkartamaması ile iptal oldu. Oysa Halep’in güneyi İsrail’in kuzeyi ise AKP’nin olacaktı. Ancak İsrail, sınıra kadar indi. Bu, AKP’nin olağan koşullarda çok ses çıkartamayacağı bir tablo, kürsülerde durum öyle olmasa da AKP yönetimi yerini biliyor. Ancak söz konusu üste askeri konuşlanmanın başlamış olması halinde haddini bilse dahi adım atmak zorunda kalabilirdi ve İsrail’in kimliği bu adım için AKP’yi rezil etmeyi kendisi için zorunlu kılacaktı. Basit, ancak “koltuğundan daha değerlisi” olmayanlar için yanıtlanması çok güç bir denklem…

Related Posts