Erkin Öztok
Aksa Tufanı operasyonu sonrasında İsrail’in karşısında duran grupların içerisinde Kızıldeniz’de önce İsrail iltisaklı gemilere el koyan, sonrasında ise bunu bütün Batı’nın Kızıldeniz’den geçen ticaret yollarını kapatmaya vardıran bilinen adıyla Husiler, kendilerine verdikleri isimle ise Ensarullah Hareketi özellikle dikkatleri üzerine topladı. Gazze’de geçici ateşkes sağlanmasıyla Kızıldeniz’den gemilerin geçişine izin verdiler. Fakat İran’a yönelik emperyalist saldırganlığa tepki olarak İsrail hedeflerini ve bölgedeki emperyalist üslerini hedef alarak tekrar sıcak çatışmaya girdiler. Husiler’i tekrar dünya gündemine oturtan ise Suudi Arabistan’ın saldırı denemesine, Suudi destekli güçleri büyük bir bozguna uğratarak Yemen’in Kızıldeniz kıyılarına komple hâkim hale gelmeleri oldu.
Batı medyasının ve dış haberler konusunda neredeyse sadece Batı medyasından beslenen Türk medyasının sığ yorumlarıyla sanki son birkaç yılda ortaya çıkmış ve bu güce ulaşmış gibi gösterilen Husilerin geçmişine ve dolayısıyla modern Yemen’e dair kısa bir analizle durumu açıklamaya çalışacağız.
Batı medyasının ve dış haberler konusunda neredeyse sadece Batı medyasından beslenen Türk medyasının sığ yorumlarıyla sanki son Yemen’in sorunları ve çözüm yolları ile ilgili detaylı bir belge olan “Modern Yemen Devleti için Ulusal Vizyon” yol haritasında; cehaletin ortadan kaldırılması, kadın işgücünün artırılması, sanayi üretimi ve imalatta kendi kendine yeterliliğin sağlanması, bağımsız petrol arama çalışmaları ve Yemen’in kooperatif tarım modelinin güçlendirilmesi öne çıkmaktadır. Ambargoya ve saldırılara rağmen Yemen’in ayakta kalabilmesi, bununla da yetinmeyip Batılı güçlere Kızıldeniz’i dar edebilmesi bu vizyonun başarısını göstermektedir.

Başlamadan önce kısa bir özet olarak; Husilerin öncülüğündeki Yemen Direnişi başkent Sana başta olmak üzere Yemen’in nüfus bakımından büyük bir bölümünü elde tutuyor, kısaca Yemen’deki egemen güç diyebiliriz. Yemen ordusunun büyük bir kısmı da Husilerle birlikte hareket ediyor. 2015’te başlayan Suudi Arabistan öncülüğündeki gerici Körfez monarşileri ve işbirlikçilerinin saldırılarını durdurmayı başarmış bir güç aynı zamanda. Askeri kabiliyetleri yüksek ve uzun süreli ambargoya rağmen başarıyla idare edebilmiş bir hükümet söz konusu.
Yemen’in kısa modern tarihi
1911’de Osmanlı’dan fiilen bağımsızlığını kazanan Kuzey Yemen, Lozan antlaşmasıyla resmen bağımsız oldu. 1934’te yaşanan Suudi Arabistan-Yemen Savaşı, Suudi Arabistan’ın tarihsel olarak Yemen’e bağlı olan Necran, Cizan ve Asir vilayetlerini ilhak etmesiyle sonuçlandı. O tarihten 2014’e kadar Suudi Arabistan Yemen’in iç işlerinde etkili oldu. 1911’den 1962’ye kadar Kuzey Yemen’i yöneten krallık, 27 Eylül 1962 tarihinde gerçekleşen darbe ile Yemen Arap Cumhuriyeti ilan edildi. Darbe Nasırcı ve Pan-Arabist olsa da özellikle Suudi Arabistan’ın etkisiyle, çeşitli çatışmalar sonucunda sağcı cumhuriyetçiler hâkim hale geldi. 1974’te ülkede Albay İbrahim el-Hamdi darbe yapıp iktidara geldi. Kalkınmacı politikalar uygulayan, ülkede aşiretlerin gücünü kıran ve bu haliyle Suudi Arabistan’ın hedefi haline gelen el-Hamdi 77’de aşiretlerin başlattığı ayaklanma sonrası şaibeli bir cinayete kurban gitti. Ülkeyi 2012 yılına kadar yönetecek olan, Suudi Arabistan’la iyi ilişkileri savunan Ali Abdullah Salih iktidara geldi.
Güney Yemen’de ise 1967’de Ulusal Kurtuluş Cephesi tarafından kovulana kadar İngilizler egemendi. 1967 -1990 arasında Yemen Demokratik Halk Cumhuriyeti adıyla Sovyetlere ve sosyalizme yakın bir devlet egemen oldu. 1990’da ise iki Yemen birleşti. Birleşen Yemen’in Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih oldu. Bu sıralarda ise Ensarullah hareketi bir güç haline gelmeye başlamıştı ve Güney Yemen’deki sosyalistleri tasfiye etmek amacıyla saldırıya girişen Salih’e karşı protestolara başlayarak ilk ciddi sınavlarını verdiler.
Husiler kimdir ve nasıl güçlendiler
Yemen’de bulunan Şiiler arasında Şiiliğin Sünniliğe en yakın kolu olan Zeydilik hâkim durumdadır. Husi ailesi ise Zeydiler arasında güçlü bir nüfuza sahiptir ve kendilerini peygamber soyuna dayandırır. Husi ailesinin 1980’lerde önde gelen kişilerinden olan Bedreddin Husi, diğer Zeydi alimlerle çeşitli dini ve siyasi sebeplerle ayrışmaya başladı. İran’ın ve 12 imam görüşünün etkileri bu ayrışmada barizdi. Bedreddin el-Husi, Zeydiliği Caferilikle harmanlayarak daha güncel bir çehreye büründürmeye çalışıyordu. Aynı zamanda bölgede Suudi Arabistan’ın desteğiyle yayılan Vahabi ve Selefi hareketlere karşı da mücadeleye önem vermekteydi. Siyasal anlamda ise diğer Zeydi alimleri, kendisi de Zeydi olan ülkenin başkanı Ali Abdullah Salih ile yakın ittifak içindeydi. Bedreddin el-Husi’nin oğlu Hüseyin el-Husi’nin kuruluşunda önemli bir rol oynadığı ve hızla yaygınlaşan İnanan Gençler (Şebab Mü’min) örgütü ise daha muhalif bir tavır sergiliyordu. Güney Yemen ve Kuzey Yemen’in 1990’da birleşmesi sonrası geçilen çok partili rejimde bu hareket Al- Hak partisi içinde siyasetine devam etti. Bu hareket Lübnan Hizbullah’ı ve Hamas ile sadece siyasal arenada kalmayan, sosyal alanda oldukça etkin kurumlara sahip ve 2004 sonrasında silahlı kanadını da oluşturan bir hareket olmasıyla benzeşmektedir.
1993 seçimlerine katılan ve Hüseyin el-Husi’nin milletvekili seçildiği Zeydi ağırlıklı Al-Hak Partisi, Yemen Sosyalist Partisi ile ittifak (koalisyon) kurdu. 1994 yılında Güney Yemen, Ali Abdullah Salih yönetiminin sosyalistlere yönelik baskılarına tepki göstererek bağımsızlığını ilan etti. Bunun üzerine Salih, Suudi Arabistan destekli ‘İslami Cephe’ paralı askerlerini de kullanarak Güney’e karşı kanlı ve yıkıcı bir askeri askerî harekât başlattı. Hüseyin el-Husi ise Salih’in bu işgaline karşı çıktı ve memleketi Saada’da savaşı protesto etmek amacıyla oturma eylemleri düzenledi. Bu sıralarda grup henüz silahlı bir yapıya sahip değildi. Bu eylemler Salih’in güvenlik güçleri tarafından Hüseyin el-Husi’nin evinin yağmalanmasına yol açtı ve ardından düzinelerce aile üyesi tutuklandı. Hüseyin El-Husi 1997’de seçimlere katılmadı ve din dersi vermek üzere (aslında siyasi çalışmalarını güçlendirmek amacıyla) Saada kentine geri döndü. Bu dönemde aynı zamanda Ali Abdullah Salih, Müslüman Kardeşler’in bir kolu olan Islah Partisi’ne yönelik operasyonlarda da bulunmuş ve bu yapılanmaya dönük operasyonlarına Al-Hak partisi ve dolayısıyla Hüseyin El-Husi destek vermiştir.
2003-2004 yıllarında Ali Abdullah Salih, artık kendini Ensarullah Hareketi olarak tanımlayan Husilere dönük askeri bir operasyona bahane arayışı içerisindeydi. İşte burada günümüzde de devam eden Ensarullah Hareketi’nin İran’ın kukla örgütü olduğu tezi üzerinden hareket etti. Salih o dönemde Ensarullah’ın İran’dan silah ve finansman aldığını iddia etmiş, WikiLeaks belgelerinde ortaya çıktığı üzere bu iddia Sana’daki ABD büyükelçiliği tarafından bile yalanlanmıştı. İşin komik yanı Suudi Arabistan 2015’teki müdahale için de aynı tezi kullanacaktır. Ensarullah Hareketi’nin İran’la ilişkileri Batı ve Körfez monarşilerinin saldırıları dolayısıyla zamanla artmış olsa dahi kendi bağımsız karakteri bariz bir yapılanmadır.
2004’te Ensarullah hareketine saldırıya geçen Salih hükümetinin birlikleri Hüseyin el-Husi’yi öldürmeyi başardı, hareketin başına ise kardeşi Abdülmelik el-Husi geçti. Hareket 2010 yılına kadar 6 savaş adını verdikleri çatışmalarla Salih hükümetini ve doğrudan askeri operasyonlara katılan Suudi Arabistan’ı püskürtmeyi başardı ve Saada şehri ile çevresinde kontrolü büyük ölçüde sağladı. 2011 yılında Arap Baharı’nın etkisiyle Salih iktidarına karşı protestolarda Ensarullah Hareketi ve müttefikleri aktif rol aldı. Bu süreç Salih’in iktidardan çekilmesi ve yerine yardımcısı Abdurabbu Mansur el-Hadi’nin geçmesiyle, iktidara ise Müslüman Kardeşler’in parçası olan Islah Partisi’nin gelmesiyle sonuçlandı.
Ensarullah Hareketi, Suudi Arabistan’a yakın, neoliberal politikaların uygulayıcısı bu iktidara karşı muhalefette kaldı. 2013 yılında artan sorunlar neticesinde yükselen tepkiler ile yeni yönetime karşı olan Salih ve Ahmar ailelerinin desteğini alarak, Islah Partisi destekli aşiret ve milis gruplarını bozguna uğratarak Amran şehrini ele geçiren Husiler, muhalefetteki gücünü iyice artırdı. Ensarullah Hareketi 2014’te; artan mazot fiyatları, devletin pek çok üründen desteğini çekmesi, yoksullara dönük yardımların askıya alınması, derinleşen ekonomik sorunlar karşı, dejenere olmuş hükümetin yerine Yemen’in çeşitli hiziplerini, gruplarını daha iyi temsil eden bir hükümet gelmesi talepleriyle diğer toplumsal gruplar ile kitlesel gösteriler organize etti. Özellikle başkent Sana’da büyük kitlelere ulaşan oturma eylemleri bazı kazanımlar elde etse de halk hareketi bunların yetersiz olduğunu belirterek devam etti. Hükümet güçlerinin göstericilere ateş açıp pek çok göstericiyi öldürmesiyle Ensarullah Hareketi’nin silahlı kanadı başkent Sana’ya girdi. Eski başkan Salih’e bağlı birliklerin desteğini de alan Ensarullah öncülüğündeki güçler ülkenin nüfusunun büyük bir kısmının yaşadığı bölgeleri ele geçirdi. 21 Eylül Devrimi olarak adlandırılan bu sürecin sonunda Abdurabbu Mansur el-Hadi ülkeden kaçtı. Peşi sıra ise Suudi Arabistan öncülüğündeki gerici koalisyonunun Yemen’e dönük müdahalesi başladı.
Bu müdahale sonrasında yaşananlara sonraki başlıkta değinmek üzere kısaca Ensurallah Hareketi ve müttefiklerinin, ekonomik ve sosyal alanda nasıl bir politik hatta sahip olduklarını belirtmek üzere 2019 yılında açıkladıkları Modern Yemen Devleti için Ulusal Vizyon’a kısaca değinelim. Temelinde ulusal kalkınmacı ve kendi kendine yeterliliği temel alan, Afrika’da ve Ortadoğu’daki sömürgeci karşıtı liderlerin görüşlerine benzer bir belge olarak öne çıkmaktadır. Yemen’in sorunları ve çözüm yolları ile ilgili detaylı bir belge olan bu yol haritasında; cehaletin ortadan kaldırılması, kadın işgücünün artırılması, sanayi üretimi ve imalatta kendi kendine yeterliliğin sağlanması, bağımsız petrol arama çalışmaları ve Yemen’in kooperatif tarım modelinin güçlendirilmesi öne çıkmaktadır. Ambargoya ve saldırılara rağmen Yemen’in ayakta kalabilmesi, bununla da yetinmeyip Batılı güçlere Kızıldeniz’i dar edebilmesi bu vizyonun başarısını göstermektedir.
Suudi Arabistan öncülüğündeki körfez monarşilerinin Yemen’i 2015- 2022 arasında boğma çabaları nasıl hüsranla sonuçlandı?
21 Eylül Devrimi’nin ardından Suudi Arabistan liderliğindeki gerici Körfez koalisyonu, Batılı emperyalist güçlerin açık lojistik ve askeri desteğiyle Yemen’e yönelik kapsamlı bir askeri müdahale başlattı. Bu müdahalenin temel amacı, Yemen halkının kendi kaderini tayin etme iradesini kırmak, Suudi yörüngesindeki kukla el-Hadi rejimini yeniden tesis etmek ve Yemen’in bağımsızlaşmasının önüne geçmekti.
Ancak yürütülen acımasız hava bombardımanları, ağır kara harekatları ve ülkeyi kıtlığın eşiğine getiren abluka politikaları, Ensarullah öncülüğündeki Yemen Direnişi’ni geriletmekte başarısız oldu. Husiler, askeri kabiliyetlerini ve asimetrik savaş stratejilerini geliştirerek yalnız kalmayıp; Yemen ordusunun yurtsever unsurlarını, yerel aşiretleri ve yoksul halk kitlelerini ulusal savunma hattında birleştirmeyi başardılar. Suudi destekli paralı askerlerin ve Körfez monarşilerinin sahada uğradığı ağır askeri hezimetler, Suudi Arabistan’ın kendi topraklarındaki stratejik petrol tesislerinin (Aramco gibi) ve askeri hedeflerin vurulmasıyla sonuçlandı. 2022 yılına gelindiğinde, uygulanan tüm insani ve askeri boğma girişimlerine rağmen Yemen Direnişi, başkent Sana dahil nüfusun yoğun olduğu kritik bölgelerdeki egemenliğini koruyarak Körfez koalisyonunu fiilen yenilgiye uğrattı ve ateşkes müzakerelerine zorladı.
Yemen Direnişi ve Husiler 2023’ten beri süren İsrail, ABD ve Körfez monarşilerinin saldırılarına nasıl kafa tutabiliyor?
2023’teki Aksa Tufanı operasyonu, Yemen direnişi için yeni bir cephe açtı. Husiler, Gazze’ye yönelik saldırılara tepki olarak İsrail’e giden veya İsrailli şirketlere ait gemileri hedef almaya başladı. Kısa sürede bu eylemler, Batı’nın Kızıldeniz üzerinden yürüttüğü ticaret yollarını felç edecek bir boyuta ulaştı. 15 Kasım 2023 ile 31 Temmuz 2024 arasında Husiler, Kızıldeniz ve Aden Körfezi’nde en az 134 saldırı gerçekleştirdi; aralarında 31 petrol ve doğalgaz tankerinin bulunduğu çok sayıda gemi hedef alındı. Husiler, ABD ve İngiliz savaş gemilerine, hatta uçak gemilerine varan hedeflere yönelik saldırılar düzenleyerek küresel deniz ticaretini ve enerji güvenliğini doğrudan tehdit etti.
ABD ve İngiltere’nin Ocak 2024’ten itibaren Husilere yönelik hava saldırıları, direnişi kırmak yerine daha da pekiştirdi. Bu saldırılar, Yemen direnişinin İran-ABD savaşının en kritik cephelerinden biri haline geldiğini gösteriyor. Husiler, ABD’nin bölgedeki askeri üslerini ve İsrail hedeflerini vurmaya devam ederek “direniş ekseni” içindeki konumlarını sağlamlaştırdı. Direnişin başarısının sırrı, sadece askeri kabiliyetlerinde değil, aynı zamanda 2019’da açıklanan “Modern Yemen Devleti için Ulusal Vizyon” gibi kendi kendine yeterliliği ve ulusal kalkınmayı temel alan politikalarında yatıyor. Ambargoya ve saldırılara rağmen ayakta kalabilmek, hatta Batılı güçlere Kızıldeniz’i dar edebilmek, bu vizyonun somut bir başarısıdır.
Savaşın son döneminde Yemen direnişi, stratejik inisiyatifi tamamen ele geçirerek Kızıldeniz kıyısının tamamına hâkim oldu. 2026 Eylül başında Husi güçleri, üç koldan başlattıkları koordineli bir saldırıyla önce stratejik liman kenti el-Muha’yı hükümet güçlerinden aldı. Ardından 18 saat süren çatışmaların sonucunda Bab el-Mendeb Boğazı’nın ortasındaki Mayyun (Perim) Adası, Hanîş takımadası ve Zukar Adası’nın kontrolü sağlandı. Suudi ve batı destekli kukla güçler, “Batı kıyısında kontrolümüz altında bulunan bütün bölgeler düştü” açıklamasını yapmak zorunda kaldı. Husi güçleri yalnızca 9 gün içinde 5.400 kilometrekarelik bir alanı ele geçirerek 2022 ateşkesinden bu yana en büyük toprak değişimini gerçekleştirdi. Bu ilerleyiş, Husilerin daha önce ağırlıklı olarak füze ve dronlarla yürüttüğü uzaktan saldırı stratejisinden, liman ve ada gibi kalıcı caydırıcılık sağlayan kara hedeflerini ele geçirmeye yönelik yeni bir aşamaya geçtiğini gösteriyor. Bab el-Mendeb’in kontrolü, İran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki mevcut etkisiyle birleştiğinde, dünyanın en kritik iki deniz geçidinin aynı anda İran ve müttefiklerinin gölgesinde kalması anlamına geliyor. Küresel petrol ticaretinin yaklaşık %10’u, küresel bütün ticaretin ise %12’sini taşıyan bu geçidin kaybı, Asya-Avrupa arasındaki tedarik zincirlerinde ciddi bir kırılganlık yaratmış durumda. Husiler kısa bir operasyonel aranın ardından bu yazı yazıldığı sıralarda Yemen’in 3. büyük şehri olan Taiz’i kuşatmak ve muhtemel olarak kısa sürede ele geçirmek üzereydi.
Mekke Antlaşması ne anlama geliyor, Türkiye için riskleri nedir?
Mekke Antlaşması, Suudi Arabistan’ın Yemen direnişi karşısında yaşadığı askeri ve stratejik tıkanıklığın bir sonucu olarak ortaya çıktı. Suudi Arabistan, Husilerin İsrail ve ABD hedeflerine yönelik saldırıları karşısında kendi güvenliğini sağlamakta zorlanınca, müttefiklerini acil toplantıya çağırdı. Antlaşma, Suudi Arabistan’a yönelik saldırılar karşısında Türkiye ve Pakistan gibi ülkelerin savunma iş birliğini devreye sokmayı öngörüyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, “Mekke İttifakı olarak yakından takip ediyoruz. Askeri ihtiyaçları özellikle belli teknik konularda olabilir, bunu karşılama yönünde sıkıntımız olmaz” diyerek Türkiye’nin tutumunu ortaya koydu. Ancak bu antlaşma, Türkiye için ciddi riskler barındırıyor.
En büyük risk, Türkiye’nin İran ile doğrudan cepheleşmeye çekilmesidir. Husiler, İran ile yakın askeri ve siyasi ilişkilere sahip ve İran’ın bölgedeki en önemli müttefiklerinden biri konumunda. Türkiye’nin Mekke Antlaşması çerçevesinde Husilere karşı askeri bir angajmana girmesi, ister istemez Türkiye-İran ilişkilerinde belirsizliklerle dolu bir cepheleşme yaratacaktır. Türkiye’nin Husilerle doğrudan çatışmaya girmesi, karşısında sadece Yemen’deki bir silahlı grup değil, aynı zamanda İran’ın bölgesel nüfuz ağını bulacağı anlamına gelir. Bu durum, Türkiye’yi İsrail ve ABD’nin yanında konumlandırarak, bölgedeki anti-emperyalist direniş hattıyla bağların komple kopmasına sebep olabilir.
İkinci risk, Türkiye’nin Yemen bataklığına çekilmesidir. Yemen, Osmanlı’dan bu yana dış güçlerin hâkimiyet kurmakta zorlandığı, çetin arazi koşullarına sahip bir coğrafya. Ancak teknik destek ve savunma sanayi iş birliği adı altında başlayacak bir angajman, zamanla Türkiye’yi fiili bir savaşın içine çekebilir.
Üçüncü risk ise, Mekke Antlaşması’nın Türkiye’ye Suudi Arabistan’dan beklediği güvenlik katkısını sağlamamasıdır. NATO üyesi Türkiye’nin, Suudi Arabistan’ın güvenliği için kendi askerini riske atması, Ankara’nın elde edeceği stratejik kazançla orantılı değildir. Suudi Arabistan’ın Yemen’de uğradığı hezimet, bu ülkenin güvenlik şemsiyesi altına girmenin Türkiye’ye bir fayda sağlamayacağını göstermektedir. Diğer taraftan hem abluka hem de rafinerileri ile ekonomik merkezlerinin sürekli vurulması, Suudi Arabistan’dan hükümetin beklediği ekonomik desteği zora sokmaktadır. Türkiye, bölgesel istikrarı ve kendi güvenliğini önceliklendirmeli, emperyalist saldırganlığın bir parçası haline gelmekten kaçınmalıdır. Yemen direnişinin on yıllardır süren mücadelesi, dış müdahalelerin bu coğrafyada asla kalıcı bir çözüm üretemeyeceğini kanıtlamıştır.

