Behiç Oktay
Almanya için Alternatif (AfD), geçtiğimiz yılın Şubat ayında federal seçimlerinde oyların %20,8’ini alarak Almanya Federal Meclisi’nin ikinci büyük partisi haline geldiğinde, başta Almanlar olmak üzere dünya geneline burjuva basınının büyük bölümü şaşkınlığını gizleyemedi. Oysa şaşılacak pek bir şey yoktu. Bu parti yoktan yere var olmadı. Tam tersine, Almanya’nın ve genel olarak kapitalizmin ve onun çürüyen siyasi aktörlerinin enkazı üzerinde yükseldi. Alman devletinin iç istihbarat servisi BFV’nin AfD’yi “aşırı sağcı” ilan etmesi bile bu yükselişin önüne geçemedi. Tersine, AfD’nin oyu bu adımdan sonraki yerel seçimlerde de artmaya devam etti. Çünkü görünen o ki Alman halkı yanlış bir seçeneğe yönelmiş olsa da bu durumu pek de umursamıyor. Ya da belki de umursuyor ve ona rağmen destek veriyorlar.
Peki tüm bular nasıl ve neden oldu? Nasıl oldu da Almanya’da Nazilere benzer politikalar izleyen bir parti tekrar yükselişe geçebildi? Burada asıl mesele, tek bir partinin ideolojik sapkınlığı değil, düzen siyasetinin dünya ölçeğinde içine girdiği çözümsüzlük ve bu çözümsüzlüğün, sınıf bilincinden yoksun bırakılmış kitleleri nereye sürüklediğidir.
Ekonomistler partisinden aşırı sağın gövde gösterisine
AfD, 2013 yılında iktisatçı Bernd Lucke, gazeteci Konrad Adam ve CDU’dan kopan Alexander Gauland tarafından, Euro bölgesindeki başta Yunanistan olmak üzere farklı ülkeleri kurtarma paketlerine ve ortak borçlanmaya karşı çıkan bir teknokrat muhalefeti olarak siyaset sahnesine çıktı. Ancak bu görüntü uzun sürmedi. 2015 yılı itibariyle Almanya’ya doğru yoğunlaşan mülteci akınıyla birlikte AfD, göç karşıtlığı ve etnik milliyetçilik ekseninde hızla sertleşti. Bu durum, parti içine yerleşen, AfD’yi legal siyaset için bir araç olarak gören Nazi çevrelerinin zaman içinde partiye girerek etki alanını artırması sonrasında harekete geçen Flügel (Kanat) adlı ve Björn Höcke etrafında örgütlenen hizip, yayınladıkları Erfurt Deklarasyonu ile partinin ağırlık merkezini liberal bir teknokrat çizgiden Nazizm’e yakın bir milliyetçi çizgiye kaydırdı. Bugün gelinen noktada AfD, yalnızca göçmen karşıtı söylemleriyle değil, Almanya’nın Nazi geçmişiyle kurduğu mahcubiyet duygusuna doğrudan meydan okuyan bir dille öne çıkıyor.
AfD’nin liderliği, özellikle de mevcut lider Alice Weidel, bu tarihsel bağı bilinçli biçimde bulandırmaya çalışıyor. Nitekim Elon Musk ile yaptığı söyleşide Hitler’e “komünist ve sosyalist” diyebilecek kadar ileri gitmesi ve Nazizm ile AfD arasındaki büyük farkı bu şekilde göstermeye kalkışması, tam da bu bulandırma stratejisinin bir parçasıdır. Hitler ile kendilerini zıt kutuplara yerleştirerek hem kendini kurban, mağdur hem de Nazizm’den uzak olarak sunuyor.

Almanya’da düzenin krizi: Burjuva siyasetinin çözümsüzlüğü
AfD’nin seçmen tabanının son seçimlerde bu kadar genişlemesini yalnızca bir ideolojik kaymayla açıklamaya kalkışmak, meselenin can alıcı noktasını gözden kaçırmak olur. Bu yükseliş, düzen siyasetinin, yani CDU/CSU, SPD, Yeşiller gibi geleneksel düzen partilerinin, artık kapitalizmin yapısal krizine ikna edici hiçbir cevap üretemediği anlamına geliyor. Krize yanıt veremediği gibi halkı da ikna edemiyorlar. Alman sanayisinde işsizlik artıyor, enerji maliyetleri sermaye sınıfını zorlamaya devam ediyor, bürokrasi ve düzenleme tartışmaları bir türlü sonuca bağlanmıyor. Merkezin sağı da solu da, sermayenin çıkarları ile emekçi kitlelerin gündelik yaşam koşulları arasındaki açılan makasa dokunmadan, gölge boksu yaparak geçici çözümlerle idare etmeye çalışıyor.
Almanya’da düzenin krizi: Burjuva siyasetinin çözümsüzlüğü AfD’nin seçmen tabanının son seçimlerde bu kadar genişlemesini yalnızca bir ideolojik kaymayla açıklamaya kalkışmak, meselenin can alıcı noktasını gözden kaçırmak olur. Bu yükseliş, düzen siyasetinin, yani CDU/CSU, SPD, Yeşiller gibi geleneksel düzen partilerinin, artık kapitalizmin yapısal krizine ikna edici hiçbir cevap üretemediği anlamına geliyor. Krize yanıt veremediği gibi halkı da ikna edemiyorlar. Alman sanayisinde işsizlik artıyor, enerji maliyetleri sermaye sınıfını zorlamaya devam ediyor, bürokrasi ve düzenleme tartışmaları bir türlü sonuca bağlanmıyor. Merkezin sağı da solu da, sermayenin çıkarları ile emekçi kitlelerin gündelik yaşam koşulları arasındaki açılan makasa dokunmadan, gölge boksu yaparak geçici çözümlerle idare etmeye çalışıyor.
İşte tam bu noktada, sistemin kendisini değil yalnızca yönetim biçimini sorgulayan, ama en azından öfkeyi düzen haricinde bir yöne kanalize eden bir aktöre ihtiyaç doğuyor. AfD, başta eski Doğu Almanya’nın sanayisizleşmiş, düşük ücretli ve nüfusu eriyen bölgelerinde en güçlü parti haline gelerek tam da bu boşluğu dolduruyor. Elbette bu durum yalnız Almanya’ya özgü bir durum değildir. Fransa’da, İtalya’da, Avrupa’nın birçok ülkesinde ve ABD’de de benzer hareketler de aynı krizin farklı coğrafyalardaki tezahürleri olarak ortaya çıkıyor. Kitleler, düzenin partilerinin artık kendilerine hiçbir şey vaat edemediğini sezdikleri anda, düzen dışı görünen, ama aslında düzen içi bir başka kanat olan, arayışlara yöneliyor. Burada bizler için ana mesele, bu öfkenin kendiliğinden ilerici bir yöne akmayacağıdır. Bu öfke ve yılgınlık, aynı bir akarsu gibi yönlendirilmediği takdirde, onu yönlendirmeyi başaran en gerici kanallardan en kestirme yoldan giderek hedefine varmaya uğraşır.
Atlantik’in iki yakasında kimlik siyasetinin iflası
Burada Almanya ile Amerika arasındaki farka dikkat çekmek gerekiyor. ABD’de son dönemde öne çıkan sol dalga, sol liberalizmin uzun süredir sınırlarına hapsolduğu kimlik siyasetinden kısmen sıyrılarak, İsrail karşıtlığı, işçi sınıfı, sanayi bölgeleri, yaşam pahalılığı gibi temaları öne çıkaran bir dile kaydı. Bu, bugüne kadar sol siyasetin genel olarak sınıf siyasetini terk etmesinin ve kimlik siyasetinin sahte dünyasında kaybolmasının ne kadar büyük bir yanlış olduğunun önemli bir göstergesidir. Seçildikten sonra ne yaparlarsa yapsınlar, bu kişiler seçmen desteğini kimlik siyasetinden uzaklaşarak alabilmişlerdir.
Atlantik’in iki yakasında kimlik siyasetinin iflası Burada Almanya ile Amerika arasındaki farka dikkat çekmek gerekiyor. ABD’de son dönemde öne çıkan sol dalga, sol liberalizmin uzun süredir sınırlarına hapsolduğu kimlik siyasetinden kısmen sıyrılarak, İsrail karşıtlığı, işçi sınıfı, sanayi bölgeleri, yaşam pahalılığı gibi temaları öne çıkaran bir dile kaydı. Bu, bugüne kadar sol siyasetin genel olarak sınıf siyasetini terk etmesinin ve kimlik siyasetinin sahte dünyasında kaybolmasının ne kadar büyük bir yanlış olduğunun önemli bir göstergesidir. Seçildikten sonra ne yaparlarsa yapsınlar, bu kişiler seçmen desteğini kimlik siyasetinden uzaklaşarak alabilmişlerdir.
Almanya’da ise tablo bunun tam tersi bir yönde ilerliyor. SPD, Yeşiller ve Sol Parti gibi aktörler, hala büyük ölçüde kültürel kimlik eksenli bir söylemde ısrar ediyor. Sınıfsal eşitsizlik, sanayi işçisinin geleceği, bölgesel kalkınma gibi meseleler geri planda kalıyor. Doğu Almanya’nın sanayisi çökmüş, işsizliğin ve göçün iç içe geçtiği bölgelerinde bu, solun ikna gücünü büyük ölçüde tüketiyor. AfD ise bu boşluğu, kâğıt üzerinde sosyal görünen ama özünde milliyetçi bir çerçeveye oturttuğu vaatlerle dolduruyor. Sonuç olarak, meşru bir sınıfsal öfke, kimlik siyasetinin çekim alanından kopamayan bir sol karşısında, ırkçı bir çerçevenin içine hapsoluyor.
Emperyalist hesaplar
AfD’nin dış politika çizgisi, AB içinde ulusal egemenlik vurgusu etrafında dönüyor. Ama bu vurgunun arkasında, belirli sermaye fraksiyonlarının somut çıkarları yatıyor. Avrupa Birliği’ne karşı parti, zaman zaman AB’den çıkışı (Dexit) gündeme getiriyor, Brüksel bürokrasisine sert biçimde karşı çıkıyor. Bu, AB regülasyonlarından rahatsız olan orta ölçekli sermaye kesimlerinin talepleriyle örtüşüyor.
Emperyalist hesaplar AfD’nin dış politika çizgisi, AB içinde ulusal egemenlik vurgusu etrafında dönüyor. Ama bu vurgunun arkasında, belirli sermaye fraksiyonlarının somut çıkarları yatıyor. Avrupa Birliği’ne karşı parti, zaman zaman AB’den çıkışı (Dexit) gündeme getiriyor, Brüksel bürokrasisine sert biçimde karşı çıkıyor. Bu, AB regülasyonlarından rahatsız olan orta ölçekli sermaye kesimlerinin talepleriyle örtüşüyor.
Rusya konusunda ise Batı’nın yaptırım politikalarına ve Ukrayna’ya silah yardımına mesafeli duruyor. Çünkü AfD ucuz Rus doğalgazına dönüşü savunuyor. Bu, yalnızca bir jeopolitik tercih değil, enerji ihtiyacı oldukça fazla olan Alman sanayisinin üretim gücünü geri kazanma hesabının bir yansıması olarak görülebilir.
Almanya’nın büyük sanayi ve finans sermayesi resmi düzeyde ve şimdilik AfD’ye mesafeli duruyor. Alman büyük sermayesi, açık pazarlara, kendileri açısından nitelikli göçmen işgücüne ve AB’ye entegre bir Almanya’dan kâr sağlıyor, dolayısıyla AfD’nin korumacı çizgisi büyük sermayenin kısa vadeli çıkarlarıyla tam örtüşmüyor. Ama orta ölçekli sanayi, enerji kullanımı yoğun sektörler ve özellikle Doğu Almanya’daki küçük ve orta ölçekli işletme sahipleri arasında AfD’ye sempati büyüyor. Bu nedenle yüksek enerji maliyetleri, göçmen işgücü politikaları ve AB düzenlemeleri konusunda AfD’nin söylemi bu kesimlerde karşılık buluyor. Bu durum sermaye sınıfının artık tek bir politik hatta oturmadığı ve bir blok olmaktan çıktığının önemli bir göstergesidir.
Asıl çarpıcı olan, bu tablonun okyanus ötesinden aldığı destek. Dünyanın ilk dolar trilyoneri olan Elon Musk, 2025 başındaki seçim kampanyası döneminde AfD’ye açık destek verdi. Kendi sahibi olduğu X platformunda defalarca “Almanya’yı yalnızca AfD kurtarabilir” mesajları paylaştı, Alman basınında AfD lehine bir yazı kaleme aldı, Ocak 2025’te Alice Weidel ile X’te bir saati aşkın canlı bir söyleşi yaptı. Musk, ayrıca partinin bir etkinliğine video bağlantıyla katılıp Almanya’nın “geçmişin suçluluğunu” geride bırakması gerektiğini söyledi.
Bu müdahale, tesadüfi bir sempatiden ibaret değil. Tesla’nın Berlin yakınlarındaki fabrikası üzerinden Almanya’da doğrudan yatırımı bulunan Musk, düzenlemelerin gevşetilmesinden, göçmen işçi rejiminin değişmesinden ve AB’nin dijital/rekabet düzenlemelerinin zayıflatılmasından doğrudan kazançlı çıkabilecek bir aktör. Trump yönetimiyle organik bağları olan bir sermaye figürünün, bir Avrupa ülkesinin seçimine bu denli açık müdahale etmesi, seçimlere müdahale eleştirilerine rağmen göz göre göre gerçekleşti ve gerçekleşmeye devam ediyor. ABD’deki teknoloji sermayesinin etkili bir kesimi, regülasyon karşıtlığı ve kültürel muhafazakarlık çerçevesinde Avrupa’nın daha sağ hareketleriyle ortak çıkar iliş kileri geliştiriyor. Bu çıkar ortaklığı, batı değerleri, yozlaşma karşıtlığı vb. şekillerde öne çıksa da özünde küresel sermayenin ve onun yeni ortaya çıkan sektörlerinin kendi hegemonyalarını tesis etme çabasının bir parçasıdır.
Sonuç: Siyaset boşluk tanımaz
AfD’nin yükselişini yalnızca “aşırı sağın geri dönüşü” diye okumak, meselenin can damarını kaçırmaktır. Bu bir tesadüf ya da sürpriz değil, düzen siyasetinin sermayenin çıkarları ile emekçilerin ihtiyaçları arasındaki açılan makası kapatamamasının, sol siyasetin ise sınıf siyasetini kimlik siyasetinin gerisine itmesinin doğrudan sonucudur. Almanya’da geleneksel burjuva partiler ekonomik durgunluğa, göç ve enerji krizine ikna edici cevaplar üretemezken, tarihsel kökleri Nazi dönemiyle örtüşen bir parti, kâğıt üzerinde “çözüm üretiyor” görüntüsüyle bile bu boşluğu doldurabiliyor. Partinin AB, Rusya, Çin ve ABD’ye dönük politikaları, Alman ve Amerikan sermayesiyle kurduğu ilişkiler, bu yükselişin sıradan bir “protesto oyu” dalgası olmadığını, küresel sermayenin sağ ile kurduğu stratejik ittifakın Avrupa ayağı olduğunu gösteriyor. Bu boşluk, sınıf bilincinden beslenen gerçek bir alternatifle doldurulmadığı sürece, emekçilerin öfkesi hayal kırıklıkları ile sonuçlanmaya devam edecek.

