Doç. Dr. Onur Alp Yılmaz
Türkiye sosyal demokrasisinin Kürt sorunuyla ilişkisi, inkârdan demokratik tanımaya uzanan düz bir ilerleme hikâyesi değildir. Dahası sosyal demokratların bu konuya dair homojen bir yaklaşıma sahip olduklarını söylemek de son derece güçtür. Zira Ecevit toprak düzenini ve bölgesel eşitsizliği görmüş, fakat Kürtlerin kolektif siyasal varlığını tanımazken, SHP ise kimlik inkârını ve devlet şiddetini sorunun parçası saymış, ancak bu açılımı güçlü bir sınıf ve emperyalizm çözümlemesiyle birleştirememiştir. Özgür Özel ise Kürt sorununu açıkça kabul ederken, “Terörsüz Türkiye” sürecini iktidarın rejim stratejisi ve Ortadoğu’daki emperyalist yeniden yapılanmayla birlikte okumakta yetersiz kalmıştır. Geleneğin temel açmazı, sınıfsal eşitliği, ulusal-demokratik eşitliği ve anti-emperyalizmi aynı program içinde kuramamaktır. Bu farklılıkların gerisindeki ortak sınır, Kürt sorununu kimi zaman bölgesel eşitsizlik içinde eritmek, kimi zamansa demokratik haklar alanına sıkıştırmak; böylece ulusal eşitsizliğin sınıfsal ve uluslararası ilişkilerle nasıl birleştiğini açıklayamamaktır.
Bu nedenle bu makale, Türkiye sosyal demokrasisinin Kürt sorununa yönelik farklı yaklaşımlarını kendi tarihsel ve siyasal bağlamları içinde ortaya koyarken, ancak elbette bunları sosyal demokrasiden sosyalist bir program bekleyerek değil, ulusal eşitsizlik ile sınıf ilişkileri ve emperyalist bağımlılık arasında kurdukları ya da kuramadıkları bağlar üzerinden Marksist bir eleştiriye tabi tutacaktır.

Ecevit ve sınıfın ulusal soruna ikamesi
Ecevit’in yaklaşımının güçlü yanı, Doğu ve Güneydoğu’daki eşitsizliği maddi ilişkiler içinde açıklamasıdır. Zira o, devletin özel sektörün gitmediği bölgelerde “öncü ve doğurgan” yatırımlar yapmasını ve toprak reformunu savunmuştur. Onun DSP dönemindeki koruculuğu kaldırma, Türkçe dışındaki dilleri sınırlayan düzenlemeye son verme ve GAP’ı toprak reformuyla birleştirme önerileri de meseleyi yalnızca asayiş sorunu saymadığını gösterir. Hiç şüphesiz bu yaklaşım, bölgesel eşitsizlik dahil her türlü eşitsizliği piyasaya bırakan neoliberalizmden ileridedir.
Fakat Ecevit, bu maddi çelişkilerden bir Kürt sorunu olduğu sonucuna ulaşmaz. O, Kürt sorunundan ziyade bir sömürü sorunu bulunduğunu savunmuş ve sorunu yarı feodalite, geri kalmışlık ve ihmal edilmişlikle açıklamıştı. Böylece Kürt köylüsünün topraksızlığını görürken, onun dili ve kimliği baskı altına alınan, siyasal temsili kuşkuyla karşılanan bir halka mensup olduğunu gözden kaçırmıştı. Bunun sonucunda Kürtlerin yaşadığı dilsel, kültürel ve siyasal eşitsizlikleri sınıf ilişkileriyle bağlantısı içinde ele almak yerine, meseleyi topraksızlık, feodalizm ve bölgesel geri kalmışlık sorunlarına indirgemişti.
Yani Kürt sorunu basit bir ekonomizmle sınırlı kalıyor ve adeta toprak reformu anadil hakkının, kamucu yatırım siyasal temsilin alternatifi gibi savunuluyordu. Oysa Kürt emekçisi hem sermaye ve toprak sahibi sınıflarca sömürülürken hem de devletin monokültüralist anlayışı içinde eşitsizleştiriliyordu. Buna karşın Ecevit Kürtleri sosyal adalet düzenine dâhil etmek istemiş, fakat bu düzene “Kürtler” olarak katılmalarını bölünmeyle eşanlamlı saymıştı.
Hiç şüphesiz Ecevit’in Irak’ın parçalanmasına ve ABD’nin bölge politikasına dönük kaygıları değersiz sayılamaz. Fakat “ecnebi kışkırtma” içerideki eşitsizliği tali hâle getirdiğinde anti-emperyalizm, mevcut devlet biçiminin savunusuna indirgenir. Oysa Marksist anti-emperyalizm dış müdahaleyle birlikte onun kullanabildiği iç çelişkileri ve devletin Kürtlere dönük baskısını da açıklamak zorundadır.
SHP ve demokratik kopuşun sınırı
SHP’nin 1990’da yayımladığı ve 1989 Raporu olarak bilinen çalışma, bu bakımdan gerçek bir kopuşu temsil eder. Rapor, başlığında hâlâ “Doğu ve Güneydoğu sorunları” ifadesini taşısa da kimliğin reddini, asimilasyonu, insan hakları ihlallerini, OHAL’i ve koruculuk sistemini aynı sorunun parçaları olarak ele almıştı. Kürtçenin kullanılması, bu dilde yayın ve özel eğitim önündeki engellerin kaldırılması savunulmuş, PKK ile Kürtlerin siyasal temsil talebi birbirinden ayrılmıştı. SHP’nin 1992 Nevruz’unda yaşananlardan devleti sorumlu tutan raporu ile 1994 tarihli Şimdi Barış Zamanı bildirisi, bu yönelişin geçici bir tutum olmadığını da göstermişti.
Bu, Ecevit’in “kalkındırılacak bölge halkı”ndan “hak sahibi siyasal özneye” geçemediği noktada demokratik bir ilerlemeydi. Ancak elbette SHP de sosyalist bir senteze ulaşmıyordu. Daha açık bir ifadeyle rapor, ekonomik geri kalmışlığı dışlamasa ve asıl yeniliğini haklar alanında kursa da güvenlik düzeninin hangi mülkiyet ilişkileri ile bölgesel sınıfları koruduğu aynı ölçüde derinleştirmiyordu. Yani açılım, sınıf siyasetinin gerilediği ve neoliberalizmin kurumsallaştığı dönemin sınırlarını aşamıyordu.
Baykal dönemindeki reddiyeci politikaların ardından Kılıçdaroğlu dönemindeki eşit yurttaşlık, hakikat komisyonu, düşük seçim barajı ve parlamenter çözüm önerileri SHP mirasına dönüş anlamına geliyordu. CHP, 2015’te çözüm sürecinin Meclis dışında, iktidar ile İmralı arasındaki görüşmelere sıkıştırılmasına itiraz etmiş ve sürecin şeffaf, denetlenebilir ve parlamenter bir zeminde yürütülmesini savunmuştu. CHP’nin hükümete yönelttiği 22 soru da CHP’nin çözümün kendisinden çok, AKP’nin izlediği yöntemi ve barış beklentisini kendi iktidarını sürdürmek amacıyla kullanma ihtimalini sorunsallaştırdığını gösteriyordu.
Dolayısıyla CHP’nin bu dönemdeki tutumu, Kürt sorununun reddi değil, çözüm sürecinin iktidar tarafından tek taraflı biçimde yönetilmesine dayanan bir eleştiriye dayanıyordu. Ancak bu eleştiri de sürecin sınıfsal ve uluslararası boyutlarını tartışmaya açmaktan imtina ediyordu.
Özetle, Ecevit’in kalkınmacılığı ulusal sorunu tanımadığı için eksik, SHP’nin demokratik cesareti ise mülkiyet ve emperyalizm sorunlarını geri plana ittiği için sınırlıdır. Sosyalist çözümleme ise birinden sınıfı, diğerinden hakları seçemez. Zira ikisini devlet ve dünya sistemi içindeki ilişkileriyle birlikte kurmak zorundadır.
Barışın güvenlikleştirilmesi
Aslında bugünkü sürecin yalnızca adı bile iktidarın sınırını gösterir. “Terörsüz Türkiye”, çözülmesi gereken bir Kürt sorunundan değil, ulaşılması gereken bir devlet güvenlik sorunundan hareket eder. Böylece barış; yurttaşların eşitliği, demokratik temsil, kayyımların kaldırılması, anadil, bölgesel adalet ve geçmişle yüzleşme üzerinden değil, örgütün silahsızlandırılması ve devletin denetim kapasitesinin genişlemesi üzerinden, yani negatif tanımı üzerinden tanımlanır. Böylesi bir barış demokratikleştirilemez, aksine güvenlikleştirilir. Başka bir ifadeyle, daha önce “terörle mücadele” nasıl izlenen yöntemi, kullanılan araçları ve iktidarın amaçlarını tartışma dışına çıkaran ahlaki bir zırh ürettiyse, bugün aynı işlev “barış” kavramına yükleniyor. Sürecin içeriğini, aktörlerini, iktidarın niyetini veya uluslararası bağlantılarını sorgulayanlar barış karşıtı ilan edilirken böylece barış, demokratik müzakerenin konusu olmaktan çıkarılarak dokunulmaz bir güvenlik paradigmasına dönüştürülüyor. Yani söylem değişse de iktidarın izlediği siyaseti ahlaki zırhlarla tartışılmaz kılma biçimi sabit kalıyor.
Elbette bu süreci Türkiye’nin diğer gelişmelerinden de ayırmak mümkün değildir. Ülkeyi ortak iradeleriyle otoriter rejime götüren AKP ve MHP’nin, hiçbir kurumsal güvence vermeden demokratikleşmenin taşıyıcısına dönüştüğünü kabul etmek için elimizde hiçbir maddi neden yoktur. Bir yanda kayyımlar, siyasal tutuklular, CHP’ye dönük yargı operasyonları ve cumhurbaşkanı adayını siyaseten tasfiye girişimi; diğer yanda iktidarın sınırları içinde çalışan bir “barış” komisyonu vardır. Komisyonun demokratikleşmeyi görev alanı dışında sayması, kapalı güvenlik sunumları ve çerçeve yasada ağırlığın Meclis’ten yürütme ile güvenlik aygıtına kayması aynı otoriter mantığın sonuçlarıdır.
Bu, ayrıntıları önceden yazılmış gizli bir anlaşma iddiasını gerektirmez. Ancak siyasal sonuç ortadadır: Milliyetçi seçmene terörün biteceği, Kürt hareketine sistem içinde alan açılacağı umudu verilirken muhalefet ittifakı parçalanmakta; DEM Parti iktidarın belirlediği varlık-yokluk denklemine çekilmektedir. Savaş döneminde güvenlik korkusuyla kurulan hegemonya, bu kez barış beklentisiyle düzenlenmektedir.
Bugüne kadar savaşın maliyeti Türk ve Kürt emekçilere yoksulluk ve otoriterlik olarak dönerken güvenlik bütçeleriyle beslenen çevreler ise güçlendi. Şimdi Suriye’nin yeniden inşası, ticaret yolları ve ucuz emek iktidara yakın sermaye için yeni birikim alanları açıyor. Savaşın kazananları barışın imkânlarına da el koyuyorsa ortaya çıkan şey toplumsal barıştan çok, barışın ulvi değerinin egemenlerin çıkarlarına uyarlanmasından ibarettir.
Diğer yandan bu süreci, dışarıda yaşananlardan ayırmak da mümkün değildir. ABD’nin SDG ile ilişkisi, Şara’nın kravat merasimiyle Suriye’nin başına geçmesi, İsrail’in Gazze’den İran’a uzanan saldırganlığı ve Türkiye’nin istediği bölgesel rol aynı denklemdedir. Erdoğan kendisini ABD’nin Suriye ve İran siyasetinde vazgeçilmez ortak olarak sunarken, örgütün Türkiye ve Suriye’deki silahlı varlığının tasfiyesini bu uyumun karşılığı olarak istediği sır değil.
Bu, Washington’ın bütün aktörleri yönettiği bir komplo anlatısı değildir. Rusya, İran, Çin, Türkiye ve Kürt hareketi hiç şüphesiz kendi çıkarları için eylemeye devam ediyor. Ancak yerel iradenin göreli özerkliği, içinde hareket ettiği emperyalist yapıyı da ortadan kaldırmıyor. Tam da bu momentte sosyalist çözümlemenin rolü açığa çıkıyor: Kürtlerin haklarını “dış güçler” söylemiyle bastıramayacağı gibi emperyalist desteği “özgürleşmenin” doğal müttefiki de saymamak. Dolayısıyla sosyalizmin simbiyotik bir ilişkiye sahip olduğu anti-emperyalizmin gerektirdiği gibi sosyalistler açısından temel mesele son derece açıktır: Bütün bloklara karşı Türk ve Kürt emekçilerinin bağımsız iradesini savunmak ve kurmak.
Özgür Özel döneminin açılımı ve sınırı
Özgür Özel, “Kürtler sorunlarımız çözüldü diyene kadar Kürt sorunu vardır” sözüyle sorunun varlığı ya da yokluğuna dair tartışmayı devletin kararından çıkarıp onu yaşayanların deneyimine bağladı. Kayyım uygulamasını, tutuklu seçilmişleri, siyasal katılım engellerini, hak ihlallerini ve yoksulluğu birlikte anması da Kürtleri yalnız kalkınmanın nesnesi sayan Ecevitçi anlayıştan ileridedir. CHP’nin komisyon raporunda anadil hakkı, yerel yönetimler, Terörle Mücadele Kanunu ve şiddet içermeyen fiillerin suç sayılmaması hakkında somut öneriler bulunması bu demokratik hattın yalnızca sözden ibaret olmadığını da gösterir.
Özel’in “Terörsüz Türkiye” ile “demokratik Türkiye”nin iç içe ilerlemesi gerektiğini söylemesi de iktidarın önce teslimiyet sonra reform anlayışına açık bir itirazdır. 19 Mart sonrasında bunun yanına tutuksuz yargılamayı koyması, kayyımları ve siyasi tutukluları sürecin sınavı sayması önemlidir. 2026’da ABD ve İsrail müdahalelerine karşı geç de olsa daha açık bir dil kurması da dış boyutuna tamamen yabancı olmadığını gösterir.
Sorun, bu doğruların aynı nedensel çözümlemede birleştirilmemesinde saklıdır. Özel, Trump yönetiminin saldırganlığına, CHP’ye yönelik yargı darbesine ve barış ihtiyacına ayrı ayrı değinse de “Terörsüz Türkiye”nin ABD’nin bölgesel planlarıyla Erdoğan’ın iktidarını kalıcılaştırma arayışını hangi maddi bağlarla birleştirdiğini açıklamaz. Bu nedenle CHP (Yeni Parti), doğrudan hedef alındığı halde sürecin kurucu çerçevesini iktidara bırakırken, komisyona katılımını da başlı başına demokratik müdahale sayar.
Doğrudur… Meclis, kapalı pazarlıklardan daha meşru bir zemindir. Fakat gündemi, bilgi akışını ve uygulamayı yürütme belirliyorsa parlamentonun varlığı demokratik denetim anlamına gelmez. Muhalefetin katılımı sınırları değiştiremediği ölçüde iktidara çoğulcu görüntü kazandırır. Zira demokratikleşmenin komisyonun yetki alanını aştığının söylenmesi, CHP’nin (Yeni Parti) hak taleplerinin sürecin özü değil vitrin süsü sayıldığını bütün çıplaklığıyla ortaya koymuştur.
Gerçekte ise sürecin belirleyici müzakere hattı Meclis ile toplum arasında değil, iktidar ile Öcalan arasında kuruluyor. İktidar bir yandan Kürtlerin seçilmiş belediye başkanlarını kayyımlarla görevden uzaklaştırırken, diğer yandan Kürtlerin temsilini Öcalan’ın şahsında merkezileştiriyor. Böylece Kürtlerin seçilmiş temsilcileri, farklı siyasal eğilimleri ve sınıfsal çıkarları tali hâle getiriliyor. Öcalan’ın kendi statüsüyle Kürtlerin statüsünü özdeşleştirmesi de bu temsil tekelini pekiştiriyor. Bu bakımdan süreç, kayyım uygulamasını ortadan şöyle dursun, Öcalan’ı Kürt toplumunun çoğul iradesinin yerine geçirilen bir tür “kolektif kayyım” konumuna taşıyor.
Sözün özü, Türkiye sosyal demokrasisi Kürt sorununa yaklaşırken ya sınıfsal eşitsizliği öne çıkararak Kürtlerin kolektif siyasal eşitsizliğini tali hâle getirdi ya da demokratik hakları savunurken bu hakları sınırlayan sınıf ilişkilerini gözden kaçırdı. Üstelik bugün bunlara bir başka sınır daha eklendi: Emperyalist merkezlerle uyum kurmadan iktidara gelinemeyeceği yönündeki sosyal demokrat kabul, Kürt sorununu Türkiye’nin bağımlılık ilişkileri ve Ortadoğu’nun yeniden düzenlenmesiyle birlikte ele almayı imkânsız kılıyor. Bu da karşı karşıya olduğumuz şeyin yalnızca düşünsel bir eksiklik olmasından ziyade sosyal demokrasinin iktidar stratejisinden kaynaklanan siyasal/yapısal bir sınırlılığa evrilmesine sebep oluyor.
Bu parçaları aynı çözümleme ve program içinde birleştirmek ise sosyalistlerin tarihsel görevidir. Toprak reformu, kamusal yatırım ve emek örgütlenmesi ile anadil hakkı, yerel demokrasi ve seçilmiş iradenin korunması birleştirilmelidir. Bunlara, Türkiye’yi emperyalist pazarlıkların dışına çıkaracak bağımsız bir dış politika da eşlik etmelidir. Kaldı ki Türk ve Kürt emekçilerin ortaklığı, farklılıkları susturan soyut bir kardeşlik söylemiyle değil, siyasal kararlar ve toplumsal servet üzerinde eşit söz sahibi olmalarıyla kurulabilir. Kalıcı barış da ancak sınıfsal sömürüyü, ulusal eşitsizliği ve emperyalist bağımlılığı birbirinin alternatifi olarak değil, aynı siyasal mücadelede birbirini bütünleyen parçalar olarak gören bir siyasal anlayışla mümkündür.
Başka bir ifadeyle, silahların susması ölümü durdurabilir ve elbette bu başlı başına değerlidir. Fakat aynı iktidar bloğu savaşı da barışı da kendi ömrünü uzatmak için kullanabiliyorsa, sosyalistlerin görevi sessizliği barış sanmak değildir. Gerçek barış, yalnız çatışmanın değil, çatışmayı yeniden üreten sınıfsal sömürünün, ulusal eşitsizliğin ve emperyalist bağımlılığın da ortadan kaldırılmasıyla mümkündür.
Yararlanılan Kaynaklar
Yılmaz; Onur Alp, CHP’s Discourse on the Kurdish Question: Continuities or Ruptures?, İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, 2017.
Yılmaz; Onur Alp, Türkiye’de Sosyal Demokrat Harekette İdeolojik Dönüşüm: Demokratik Sol Parti (1985-2004), Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü, Yayımlanmamış Doktora Tezi, 2021.
Dipnotlar
1 Doç. Dr., Siyaset Bilimci.
2 CHP, CHP’nin Türkiye’nin Kürt Sorununa Bakışı, Çözüm Çerçevesi: 22 Soru 22 Cevap, 2015.

