Suriye’de “Devrim” hayallerinin çöküşü: “Şam Devrimi” ve “Rojava Devrimi”ne ne oldu?

Sayı 37 (Ekim-Kasım 2026) Sis Çanı

Spot: Türkiye’de ve Suriye’de aynı anda Kürt hareketi ile İslamcı iktidarın eşzamanlı olarak hemhal olmasını arkasında manasız komplo teorileri aramanın gereği yok, mesele oldukça açık. Başat güçler arasındaki büyük mücadelede “vekalet savaşı” vermek isteyen aktörlerin bunlara uyduracağı kılıfların da bir anlamı yok. Emperyalizm var olduğu müddetçe; sermayesiyle, şirketleriyle ve askerleriyle bölgedeki hegemonyasını devam ettirdiği sürece, Uğur Mumcu’nun deyimiyle dünyanın bütün istihbarat örgütlerinin kol gezdiği yerde bölge halklarının gerçek anlamda özgürleşmesi mümkün görünmemektedir.

Suriye’de “Devrim” hayallerinin çöküşü: “Şam Devrimi” ve “Rojava Devrimi”ne ne oldu?

Ali İhsan

Esad sonrası İslamcıların “Şam Devrimi” beklentisi

İslamcılar açısından da diğer mevcut dünya düzeni taraftarları açısından da Esad dönemi bir çeşit zulüm dönemi olarak ifade edilmiştir. Bu durum ise emperyalizmin gözlüğünden bakıldığında eşyanın tabiatına uygundur. Esad rejiminin demokrasi terazisinde tartmaya kalktığımızda olumlu sonuçlar vermeyeceği açıktır. Öte yandan Ortadoğu’nun emperyalist işgal sürecinde hangi gerekçe ile olursa olsun belirli bir noktada “direniş” noktasında bir pozisyon aldığı da ortadadır. Suriye’yi istedikleri gibi dizayn edemeyen emperyalizm, pek çok konuda olduğu gibi dünyada sanki sadece orada varmış gibi “insan hakları”, “demokrasi” vb. ihlaller dosyasını açmış ve rejimin itibarını uluslararası kamuoyu önünde zedeleyen bir çaba içine girmiştir. Bunu yaparken de şüphesiz Esad’dan istediğini alamayan rejim muhaliflerini arkasına alarak gerçekleştirmiştir.

İslamcı muhalefet de bunun uzağında değildir. Hatta Esad sonrasında sevinç çığlıklarının en çok yükseldiği kesim olması sebebiyle tam da bu işlerin merkezindedir. Emperyalist terörün Ortadoğu’daki en güçlü ayağı olan IŞİD artığı gruplardan kurulu bir hükümet ile göreve gelen İslamcılar, bu olayların perde arkasındaki gelişmeler ve 2011’den beri ABD’den Esad’a dönük tehditvari açıklamalar hiç olmamış gibi ve sanki kendi başlarına bir mücadeleden galip ayrılmışlar gibi ilginç bir mutluluk yaşamaktadır. Amerikan emperyalizmin Ortadoğu’da zemini kendiyle uyumlu gruplara açması yeni karşılaştığımız bir olay değildir. Taliban’a verdiği destekle netleşen ve Irak’ın ilk işgal girişiminden bugüne kadar devam eden süreçte ABD’nin rahatsız olduğu rejimlere muhalif olan tüm grupların bir şekilde ABD’nin yörüngesine girerek güdümlü bir “özgürlük” mücadelesi verdiğinin sayısız örneği bulunmaktadır. Suriye de bu listeye eklenen en güncel örnektir. Amerikan emperyalizminin varlığı sayesinde güç elde edebilen bir rejim değişikliğini “devrim” olarak nitelendirmek ve sanki tüm dünyadan yalıtık bir alanda yaşıyormuş gibi iktidara karşı kendi gücüyle “halk savaşı” destekçisi rolüne soyunmak ya çok köklü bir aymazlıkla ya da bu emperyalist operasyonun bir parçası olmakla açıklanabilir.

Suriye’de “Devrim” hayallerinin çöküşü: “Şam Devrimi” ve “Rojava Devrimi”ne ne oldu? – görsel

Amerikan bayraklı “devrim”lerden ve emperyalist güçlerin gölgesine sığınarak iktidara gelmekten memnun ve bunu bir “özgürlük mücadelesi” diye pazarlayacak kadar köleleşmiş zihinlerin geldiği nokta ortada.

Rojava’da “Otonomist”, “Komünalist” ve “Eko-Anarşist” hayallerin sonu

Rovaja uzun yıllardır sembolik bir tahayyül malum. Çok daha büyük bir idealin ulaşılması en muhtemel parçası olarak ilgi gören bir deneyim. Ortadoğu’da Kürtlerin kimi zaman özerk kimi zaman ise bağımsız yaşam taleplerinin tarihi üzerine konuşmaya elbette gerek yok. Dört ülkeye yayılan makro bir idealin Suriye’deki ayağı olan Rojava’daki durum uzun bir süredir burada “devrim” kelimesi ile kullanılmaktadır. Buradaki beklenti Kürtleri de aşmış uluslararası ölçekte çok sayıda kendisini sol içinde tanımlayan kişilerin ve grupların gündemine girmiştir. Hatta Esad’a karşı yürütülen emperyalist operasyona Rojava’daki “devrim” beklentisi için dolaylı olarak destek veren bu kişiler ve gruplar Esad sonrası süreci de önemli bir beklenti ile karşılamıştır.

Halbuki işin en başında 2012’den beri inşa edilmeye çalışılan “demokratik konfederalizm” ilkesine uygun olarak kantonlar ve halk meclisleri bulunmaktaydı. Burada inşa edilmeye çalışılan model her türlü tartışmaya açık olmasına rağmen bir ideali temsil ediyordu. Buradaki tek sorun özgürlük ve devrim eksenli ideallerin kendisine engel olarak yalnızca Esad rejimini görmesiydi. Muhtemelen pek çok yerde olduğu gibi burada da inanılan şey “Esad gitsin de gerisi bir şekilde çözülür” kolaycılığıdır.

Bu hayaller iki noktada suya düştü. Bunlardan ilki SDG’nin Şam yönetimi ile uzlaşmasıdır. Yeni iktidarın Kürtlere dönük hiçbir umutvari girişimi olmamasına rağmen karar alıcı mekanizmaların kendi arasında bir uzlaşmaya vardığı görülecektir. Burada dikkat edilmesi gereken esas nokta karar alıcı pozisyonda olan kişilerin kimi ne ölçüde temsil ettiğidir. Sorgusuz sualsiz önderlik makamına gelen kişilerin kendi kitlesini ne ölçüde temsil ettiğine dair hiçbir veri olmadan SDG’nin “Kürtler adına” Şam yönetimi ile uzlaşması tartışılması gereken bir konudur. Ancak bu Türkiye’de de tartışmaya elbette açılmamıştır. Sebebi herkesin malumu…

İkincisi ile Kürtlerin IŞİD kökenli bir iktidardan “demokratik” adımlar atmasını beklemeleridir. Batı fonları ile bölge rejimlerini tehdit etmek için icat edilmiş, kendinden olmayan herkesin öldürülmesini temel amaç belirleyen ve bunu meşru gören güdümlü bir “İslami” örgütten hangi demokratik hak ve taleplerin elde edilebileceği ilk günden itibaren tartışılması gereken bir şeydi. Ancak maalesef pratik siyaset görüntüdeki “demokratik talep” ve “özgürlük” söylemlerinden çok başka bir denkleme sahip. Mesele resmen şu noktaya geldi: “Bana istediklerim verilsin de kimin nasıl vereceği önemli değil”… Bir yanda Rojava’da “devrim” bekleyen sosyalist, komünalist ve anarşist gruplar var. Özellikle de artık sırf bu nedenle ve Türkiye’deki tecrübe nedeniyle de dilimize pelesenk olmuş Bookchin tezleri retorikte dolanıyor ancak emperyalist bir operasyonla devrilen iktidarın yerine bizzat onun fonlandığı bir terör örgütü meşru iktidar oluyor ve ondan “demokrasi” bekleniyor. Beklemek de yetmiyor bir de uzlaşma sağlanıyor ve örgüt kendisini feshediyor. Karşılığında ne ediyor? Orası epey muğlak. Geçtiğimiz günlerde bölgede “anadilde eğitim” eylemi yapıldı ancak bu çok da ses getiren bir eylem olmadı. Çünkü tüm bunların uzlaşma olmadan ve SDG kendini feshetmeden ve Colani’nin kendi üzerindeki hükümranlığını kabul etmeden hallolması gerekirdi. Yine bir “kervan yolda düzülür” hikayesinin daha hayal kırıklığı ile sonuçlandığını görüyoruz.

Çünkü yalnızca Suriye’de değil makro meselenin kendisinde de hiç dikkat edilmeyen, ciddiye alınmayan, lafta kalan ve hiçbir zaman siyasi pratiğe uygulanmayan temel bir gerçek var: Bu bölge bir uluslararası çatışma alanıdır ve maalesef bölge aktörlerinin önceliği demokrasi değil mevcut çatışma içinde kazanım elde etmektir. Bu kazanımlara nasıl sahip olunduğu ve aktörlerin temsil ettiği kitlelerle nasıl paylaşıldığı hiçbir zaman sorun edilmez. Oldukça mesnetsiz bir biçimde tüm aktörler meşru görülmektedir ve onların belirli ideolojileri ve idealleri temsil ettiği iddiası tartışmaya kapalıdır. Başka bir deyişle Suriye Kürtleri özelinde konuşacak olursak SDG tek ve meşru temsilcidir, attıkları tüm adımlar bölgedeki tüm Kürtlerin yararınadır, SDG’nin herhangi bir kazanımı bütün Kürtlerin ve “özgürlük mücadelesinin” kazanımıdır. Bu şekilde her şeyi idealize edip meşrulaştırabilirsiniz ancak pratik siyasetin bu dinamiklerle çalışmadığı ve kaynağı belli olmayan “çıkarlara” göre atılan her adım bir şekilde meşrulaştırılabilir ve kitleler üzerinde hegemonya aracına dönüşen “özgürlük” retoriği sizin adınıza karar verenlere karşı bir suskunluğa sebep olabilir. Rojava bunun günümüzdeki en iyi örneğidir.

Özgürlük yalnızca Esad rejimine karşı kazanılan ve IŞİD arttığı uluslararası terör örgütü ile dahi uzlaşmayı meşru gören bir pragmatizm batağına gömülmüş, yalnızca bölgedeki Kürtlerin değil arkasındaki uluslararası “muhalif” grupların da beklentilerini boşa çıkarmıştır. İktidarla anlaştığı için iktidar olduğunu zannetme sanrısı SDG yöneticilerini esir almış gibi. Halbuki ne bir silahlı gücü kaldı ne de çok güvendiği petrol gelirleri. Bu uzlaşmayı da maalesef herhangi bir radikal ideolojinin başarısı gibi sunmak maalesef mümkün değil. Şam yönetimi Alevi köylerinde katliamlar yaparken bundan hiç haberleri yokmuş gibi davranmalarını da bir kenara not etmek lazım… Zira Öcalan’ın “İdris-i Bitlisi”yi andığı ve “maksadından saptırıldı” diyerek sümenaltı edilen olayın arkasındaki bilinçaltını gözden kaçırmamak lazım.

Türkiye için dersler

Bu olaydan Türkiye için dersler çıkarmak epey kolay. Çünkü gidişatta epey benzerlikler var. Üniter yapı ve nispeten daha merkezi ve dengeli bir siyasetin İslamcı bir iktidar eliyle yıkımına şahit olduk. “Eski”yi temsil edene karşı “muhalif” olan her kesimin sözde “özgürlük” ve “devrim” hayalleri ile Amerikan bayrağı gölgesinde ortaklaştığını gördük. Tarihin çöplüğüne gönderildiği iddia edilen “eski”nin gidişinin mutlu olmak için yeterli olduğunu ve geleceğin herkes açısından mutlaka kazanımla sonuçlanacağına inanıldığını gördük. Yıkılan rejimin çok öncesine dayanan bir tarihselliğe sahip olmasına rağmen yalnızca tek bir iktidarı ve kişiyi kendi hayallerine engel olarak gören bir ulusal hareketin kendi talepleri ile hiçbir işi olmayan, pragmatik ve geçici bir “ortağa” kendisini teslim ettiğini gördük. “Hesaplaşma” adı altındaki içi boş retoriğe sığınıp olmayan bir hegemonya ile mücadeleden kendine “cesaret” payı çıkaranların emperyalist operasyonlardan medet umduğunu gördük.

Bunlar çok benzer hikayelerdir…

ABD, Ortadoğu’da zemin düzlüyor. İran, Çin ve Rusya’nın bölgesel faaliyetlerine karşı bölgeyi dikensiz bir gül bahçesi yapmak istiyor. Türkiye’de ve Suriye’de aynı anda Kürt hareketi ile İslamcı iktidarın eşzamanlı olarak hemhal olmasının arkasında manasız komplo teorileri aramanın gereği yok, mesele oldukça açık. Başat güçler arasındaki büyük mücadelede “vekalet savaşı” vermek isteyen aktörlerin bunlara uyduracağı kılıfların da bir anlamı yok. Emperyalizm var olduğu müddetçe; sermayesiyle, şirketleriyle ve askerleriyle bölgedeki hegemonyasını devam ettirdiği sürece, Uğur Mumcu’nun deyimiyle dünyanın bütün istihbarat örgütlerinin kol gezdiği yerde bölge halklarının gerçek anlamda özgürleşmesi mümkün görünmemektedir. Uluslararası dayanışmanın egemenlerle değil, egemenlerin dayattığı sisteme karşı inşa edilmesi gerekir. Özgürlük ve demokrasi taleplerini bölgesel çıkarlara indirgeyip geri kalan her şeye suskun kalmanın uzun vadede ne ile sonuçlanacağını hepimiz biliyoruz.

Related Posts